12 Mayıs 2015 Salı

 
                  JOHANN STRAUSS'A KAVUŞMANIN BÜYÜSÜ*
İnsan olmanın en güzel yanı; sevginin sonsuzluğunun, ruhlara dokunuşlarını ve kalpleri okşayışlarını derinden hissetmektir. Bu hissedişler, kimi zaman yaşadığınız çağı sizinle paylaşan insanlara, kimi zamansa arkalarında bıraktıkları eserleri aracılığıyla, çağlar ötesinden günümüze yansıttıkları ışıklarıyla gönlünüzü kamaştıran sanatçılara yönelik olarak gerçekleşebilir. Bunun da ötesinde, bahsedilen his yıldızcıklarının, bilinç düzeyiyle bağlantılı olarak, insanların dışındaki varlıklara saçılabilmesi de mümkündür.
 
Viyana'nın ağaçlarla çevrili, yayalara ve bisikletlilere ayrılmış  geniş yollarında yürürken yukarıdaki tanımlamalara uyan bir ruh hâli içindeydim. Ayaklarımın altında hışırdayan kuru yaprakların melodilerini yüreğimde duyarken, attığım her adımda yepyeni bir medeniyetin aydınlıklarını keşfettiğimi hissediyordum. Huzur ve güven duygusunun hâkim olduğu bu kentte, insanlar son derece yumuşak başlı ve yaşama bağlı tavırlar sergiliyorlardı. Kimbilir, belki de onlardaki durgun suları andıran bu hâller, dalga dalga yayılan huzurun ve güvenin kendiliğinden oluşmasını sağlıyordu?
Ülkeleri oluşturan kentlerin, zaman içinde âdetâ birer simge hâline gelmiş  karakterleri vardır. Bazı kentler, modern yaşamın olanaklarıyla bütünleşirken insana özgü değerleri de aynı oranda kucaklayabilme becerisine sahiptir. Bunda,  o kentin genelinde, geleceğe duyulan güven duygusunun fazlasıyla etkisi vardır. Böyle kentlerde yaşayan ve  yaşama dâir emin olma hisleriyle dolan insanlar için, kendi varlıkları başta olmak üzere, etraflarına ve diğerlerine  ılımlı şekilde davranmak hiç de zor değildir. Davranışlarındaki sıcaklık ve zarâfet, içlerinden dışlarına yansıyan bir ışık gibi hem kendilerini, hem de çevrelerini  sarıp sarmalar. Onlar, ellerindeki olanakların bilincinde olmakla birlikte, bu olanakları insanî değerleri temel alarak kullanırlar. Özgür ama aynı zamanda  çevrelerine karşı son derece duyarlı davranışlar sergilediklerinden, toplumsal birliğin sürekliliğini de sağlarlar. Öyle olur ki: sanki onlardan yayılan olumlu enerji caddelerde, parklarda, dükkânlarda.. aklınıza gelen hemen her ortamda etkisini gösterir.
İşte, benim için Viyana bu grupta yer alan, tüm bu meziyetlerle süslenmiş, çocukluğumdan beri hayâl dünyamın en özel köşesinde yer etmiş kentlerden biridir. Sanatın, kültürün ve zarâfetin berrak bir gökyüzü kaynağından pırıltılı damlalar hâlinde ziyâretçilerinin üzerine serpiştirildiği bir masal diyârıdır. Viyana'yı ziyâret etme şansını yakalamış olanların, gözlerinin çevrildiği her yerde, attıkları her adımda, özellikle sanatın güzelliklerine dâir ipuçlarına rastlamamaları olanaksızdır. Tabi bu durum, biraz da böylesine  büyüleyici  bir kenti ziyâret eden kişinin, sanatın rengârenk bir mozayiği andıran parçalarından hangisine ilgi duyduğuyla bağlantılıdır.
 
Sanıyorum, çocukluk yaşlarımdan itibâren edebiyatın dışında, müzik, resim ve heykel sanatına olan merakımın halâ devam etmesi nedeniyle olsa gerek, Viyana'yı keşfetme gayretlerim, ruhumda aydınlık açılımlar yaratmıştı. Kendi alanlarında tarihe damgasını vurmuş sanatçıların  eserleriyle ilk kez  karşılaşmak,  yüreğime ve zihnime apayrı deneyimler sunmuştu. Müzik dinletileri, yüzyıllardan bu yana  özenle korunarak sergilenen tabloların yer aldığı müzeler, güzel sanatların farklı dallarına âit eserlerin yer aldığı açık alanlar bu deneyimlerin kaynağını oluşturuyordu. Yine de tüm bunların arasında biri vardı ki, ondan bahsetmeden geçmek gerçekten olanaksız:
 
Müzik, insan dediğimiz karmaşık varlık için ruha şifâ, zihne aydınlık, benliklere boyut kazandıran olağanüstü bir araçtır. Dokunduğu varlığı yeni baştan yaratan tılsımlı bir yanı vardır. Onu bu noktalara taşıyanlarsa, elbette ki notalara âhenk kazandırarak onları vazgeçilmez kılan sanatçılardır. Bu sanatçılar içinde öyleleri vardır ki onlar, elleri ve yürekleriyle dokundukları sıradanlıklara, sıradışılık kazandırabilme becerisine sahiptirler. Bundan dolayı da, yüzyıllar boyunca eserleri dinlenir, söylenir ve gönüllerde en üst noktalarda yaşamaya devam ederler.
 
Ürettikleriyle günümüze kadar ulaşmış klâsik müzik bestecilerinin her biri, yüreğiyle diğer yüreklere dokunmayı başaracak kadar yüce gönüllü, saygı duyulası sanatçılardır. Ama içlerinde öyle biri vardır ki, daha çocukluk yaşlarımdan itibâren beni büyülemiş, eserlerini duyduğum an yüreğimdeki nehirleri harekete geçiren, zihnimi ve duygularımı bulutların ötesinde seyahate çıkaran bambaşka bir konumdadır. Bu, seçerek sevmekten öte, ruhsallıkların benzerliğinden yola çıkan, kendiliğinden gelişen, açıklanması olanaksız bir yakınlık galiba. Öyle olmasa, henüz ilkokul çağlarındaki bir çocuğun, televizyondaki klâsik müzik konserlerini izler ve dinlerken, o bestecinin eserleri çalmaya başlayınca içinin içine sığmaması söz konusu olabilir miydi hiç?
 
Elbette ki hayır!
 
Johann Strauss'tan bahsediyorum. Hani, "Valsin Kralı" olarak bilinen, operetleriyle de tanınmış  19. yüzyılın Avusturyalı Klâsik Batı Müziği  bestecisi var ya,  işte onu anıyor kalemim bu satırlarda. Viyolonist ve aynı zamanda besteci olan,  kendisiyle aynı adı taşıyan babasından ayrılması için  "Genç Strauss" olarak da adlandırılıyor. Strauss, müzisyen olmasını istemeyen babasından gizli olarak keman dersleri alan, üstelik bu konuda  yalnızca annesinin desteğini görmüş biri. İlk valsini 6 yaşında besteleyen Johann'ın bu eseri 15 yaşındayken seslendirilmiş. Sanatçı henüz 19'undayken ilk konserini vermiş. Aradan geçen zaman içinde  oğul Strauss, kurduğu orkestrasıyla eserlerini uzun süre Viyana'da icrâ etmiş. Sonraları Rusya, Polonya, Almanya ve İngiltere başta olmak üzere Avrupa'nın hemen hemen bütün kentlerinde konserler vermeye devam etmiş.
 
Anlayacağınız, dinleyeni alıp bambaşka diyarlara götüren,"Sabah Yaprakları", "Sanatçının Yaşamı", "Güzel Mavi Tuna", "Viyana Ormanları", İmparator Valsi" ve "Şarap, Kadın ve Şarkı" valslerinin yanı sıra,  "Yarasa", "Çingene Baron" ve "Venedik’te Bir Gece" gibi operetlere de hayat veren Strauss, bir döneme damgasını vurarak gönülleri fethetmiş bir sanatçı.
 
Yeri gelmişken küçük bir ayrıntıyı hatırlamakta yarar var:
 
Johann Strauss'un, valslerini icrâ ederken keman çalarak orkestrasını yönetme şekli "Vorgeiger" olarak biliniyor. Avusturyalı kemancı ve  orkestra şefi "Willi Boskovsky" bu geleneği uzun yıllar boyunca sürdürmüş.  Aynı geleneği benimseyen Strauss eserlerinin yorumcusu olan şefler arasında "Herbert von Karajan" ve "Riccardo Mutti" gibi klâsik müziğin önemli isimleri de yer alıyor.
 
Günümüzde bu geleneğin en büyük temsilcisi, kemanıyla dinleyicilerini gülümsetmeyi başaran Hollandalı Keman Sanatçısı ve Besteci "Andre Rieu"dur. Kurduğu  "Johann Strauss Orkestrası" ile birlikte dünyayı dolaşan sanatçıyı dinleyip de hayran olmayan var mıdır acaba?  Müziğe saygınlık kazandıran ve notaların asâletini yansıtan Johann Strauss bestelerini, dinleyicilerine tüm derinliğiyle sunabilen  Andre Rieu'yu,  bir konser programında canlı olarak dinleyebildiğim için kendimi  her zaman çok şanslı hissetmişimdir. Belki de bu sâyede, Strauss'un ezgilerinin tatlı okşayışlarına teslim olan  yüreğimin seslenişleri, bir kez daha masmâvi denizlerin huzur dolu dinginliklerini hatırlatmıştır bana.
 
Galiba tüm bunlardan dolayı, omzunuzda çantanız ve fotoğraf makinenizle Viyana'nın geniş caddelerinde yürürken, sanatın güzelliklerine teslim olmuş bir kentin keşfedilmeyi bekleyen o büyüleyici yanını fark ediyorsunuzdur, kimbilir? İnsanlara, özellikle yaşlı ve düşkünlere verilen değeriyle, temizliğiyle, trafik düzeniyle ve kentin geneline yayılan ferahlatıcı enerjisi ve güvenilirliğiyle, kendinizi belki de yaşadığınız ülkeden çok daha huzurlu hissettiğiniz bir kentte bulunmak size bambaşka hisleri armağan ediyor.
 
Benim de yaşadığım buydu sanırım. Güneşin pek de cömert sayılamayacağı  soğuk bir sonbahar gününde, Viyana'nın geniş caddelerinden birinde yürüyordum. Bir kenti yaya olarak keşfetmeye çalışmanın merak ve heyecanı içindeydim. Önüme çıkan tabelâları okuyarak, rastgele girip çıktığım ara sokaklarda kimi zaman tarihî binalara, kimi zamansa bir anıta rastlıyordum. Kendimi bir sonraki sahnesinde neyle karşılaşacağımı bilmediğim bir filmin içindeymiş gibi hissediyordum. O gün için belirlediğim bir güzergâh, gitmek için özellikle plânladığım bir yer de yoktu. Sürprizlere ve keşiflere açık bir gün olsun istiyordum. Uzunca bir süre yürümüş olmalıyım. Başımı çevirdiğim tarafta dükkânların geniş vitrinlerine düşen ağaç gölgelerini fark ettim.  Hiç neden yokken  birdenbire caddenin karşısına geçerek,  sâdece yayalara ayrılmış olan, araçlara kapalı yürüyüş yolundan devam etmeyi istedim. Ilık rüzgârın dokunuşları ve ağaçlardan dans ediyormuşçasına dökülen yaprakların görüntüsü, masalımsı bir ortamı çağrıştırıyordu. Nasıl olduğunu anlayamadan,  sanki görünmez sihirli bir elin beni çekmesiyle yemyeşil bir parka doğru bilinçsiz bir şekilde yöneldiğimi hatırlıyorum. Tam da o anda, güneş somurtkanlığını bir yana bırakıp, tüm içtenliğiyle gülümseyivermişti. Uçsuz bucaksızmış izlenimi veren parktaki dev ağaçlar, çimenler, çiçekler de güneşi sevinçle selâmlıyorlardı. Ansızın, neler olduğunu anlayamadığım bir anda, Johann Strauss'un güneşin ışıklarıyla yıkanan o büyüleyici anıtı karşımda beliriverdi.
 
Bu nasıl bir sürprizdi böyle!  
 
Johann Strauss, elindeki kemanıyla valslerin en güzelini çalıyor gibiydi. Anıtının önündeki çiçekler, sonbahar olmasına rağmen  canlı renkleriyle ona eşlik ediyorlardı. Turistler, heykelin önünde dakikalarca duruyor ve besteciyi hayranlıkla seyrediyorlardı. Bu arada fotoğraf makineleriyle o ânı ölümsüzleştirmek için  âdetâ birbirleriyle yarışıyorlardı.
 
Hiç bilmediğim  ve tanımadığım bir ülkede, üstelik hiçbir şekilde plânlamadığım bir gezi esnasında böyle bir deneyimi yaşamak bana târifsiz bir heyecan ve mutluluk yaşatmıştı. O an anladım ki: Eğer bir insan gerçekten gönlünde birilerine (bu insanlar çağlar öncesinde yaşamış olsalar bile), mânevî bir değere, yaşamsal bir amaca içtenliğiyle yer verdiyse, er-geç, kendisi bunun farkında dahi olmadan, o şey  evren tarafından o insana sunuluyor. Yeter ki, özünde saklı olan en katışıksız yanıyla bu bütünleşmeyi sağlayabilme gayreti içinde olsun.Viyana'ya gidince pek çok sanatsal değerle bire bir karşılaşma olanağım oldu olmasına; ama Johann Strauss'la buluştuğum o büyüleyici ânı ömrüm boyunca unutmayacağım...
 
Anlar, zihinlerimizde, yüreklerimizde ve fotoğraflarda sonsuzlaşırlar. Viyana'nın en büyük ulusal parklarından biri olan Stadtpark'da, ziyâretçilerini tüm asâletiyle selâmlayan "Johann Strauss Anıtı", orada karşılaştığım Japon gençlerinin de katkılarıyla fotoğraf makinemdeki önemli kareler arasındaki yerini aldı. Böylece dünyanın neresine gidilirse gidilsin,  sanatın sonsuz kucaklayıcılığını ve insanları birleştirici yanını bir kez daha derinlerden algılamış ve hissetmiş oldum.
 
(*): IHLAMUR, Mayıs 2015, Sayı 30
 
 
 
 
 
 
 
 

22 Nisan 2015 Çarşamba


                                                  SÜT TENCERESİ*

Döndü Hanım, kısa boylu ve tombul bir kadındı. Sabahın çok erken saatlerinde kalkardı. Kocasını işine, çocuklarını da okullarına uğurladıktan sonra evdeki işlerini ağır bedeninden beklenmeyecek  kıvraklıkla öğlene kadar tamamlardı. Öğleden sonraları pek evinde durmazdı. Her gün farklı bir komşusuna veya bir akrabasına gider, evin diğer bireyleri eve dönene kadar tüm zamanını dışarıda geçirirdi.

Kış mevsiminde gezmek onun açısından pek de zevkli sayılmazdı. Günler kısaydı; ev işlerinden arta kalan zamanda gidilen arkadaş toplantıları çabuk kararan havalar nedeniyle tatsız tuzsuz gelirdi ona. Oysa, güneşin  uzun saatler boyunca sıcak gülümseyişleriyle insanları ve doğayı kucakladığı aylarda gezmenin tadı bir başkaydı. Hele yaşadıkları o küçük mahalledeki komşularıyla, ikindi vakti kapı önlerinde oturmanın tadı yok mu, dünyalara değişilmezdi.

İç Anadolu’da yaz mevsiminin en sıcak saatleri yaşanıyordu. Ara mahallelerdeki iki-üç katlı evlerin balkon kapıları ve pencereleri, biraz olsun serinleyebilmek umuduyla ardına kadar açılmıştı. Rüzgârın en ufak belirtisi dahi yoktu. Yaz tatilinin de etkisiyle mahalledeki çocuklar evlerindeydiler. Daha önceleri birkaç yaramaz çocuğun kaçamak olarak dışarıda oynamaya çıkmalarının sonu hüsran olmuş, çocukları güneş çarpmıştı. Öğle saatleri; anneleri gardiyan, çocukları da birer mahkûm hâline getiriyordu. İkindi vaktine kadar süren bu durum, güneşin yavaş yavaş batmasıyla birlikte tam tersine dönüyordu. Dışarıda oyun oynamak için ikindiye kadar sabırla bekleyip sokağa çıkma yasağına uyan çocuklar, annelerinin onlara izin vermeleriyle birlikte sevinç çığlıkları atarak kendilerini sokağa atıyorlardı. Bununla da kalmayıp, bozuk paralardan ibâret olan harçlıklarıyla mahalle bakkalına koşuyorlar; çikolata, gofret, gazoz.. ne varsa paralarının yettiği kadar dilediklerini satın alıyorlardı. Anneler çocuklarına ses çıkarmıyorlar, saatlerce evde hapis olduktan sonra  zafer çığlıkları atan yavrularının bir dediklerini iki etmiyorlardı. Çocuklar için, ikindi vakti tüm enerjilerini attıkları çok özel bir zaman dilimini işaret ediyordu.

Anneler ve yaşlı teyzeler içinse havanın biraz serinlediği saatler; kapı önlerinde dedikoduların yapıldığı, dantellerin örüldüğü, çekirdek çıtlandığı ve kahve falına bakıldığı zamanlar anlamına geliyordu. Her akşamüstü, kapı önü mesaisine yetişmek için gün içinde var gücüyle çalışan kadınlar, ter içinde de olsalar asla arkadaşlarına verdikleri sözden dönmüyorlardı.  

"O kapı önünde oturulacak, o kadar!" diyen gizemli bir sesin bir dediğini iki etmiyorlardı, vesselâm.

Döndü Hanım, o gün de her zaman olduğu gibi öğlene kadar evinin işleriyle meşgul olmuştu. Tatilde olan çocuklarının yaramazlıklarından ve evi kirletmelerinden kadıncağıza âdetâ gına gelmişti. Elindeki süpürgeyle ufaklıkların peşinden koşturup duran, "Gelmeyeyim sizin yanınıza!" diye haykıran bir anneyle, "Yakalayamazsın ki, yakalayamazsın ki!" diye odanın içinde dört dönen yaramazların sesi sokaktan duyuluyordu. Anne ve çocuklar, eski filmlerdeki, kızılderilileri kovalayan kovboylara benziyorlardı. Çocuklar evin içinde koşturmaktan yorgun düşmüşler, ilerleyen saatlerde bulundukları odadaki divanların üzerinde uyuyakalmışlardı. Evlâtlarının yaramazlıklarından perişan olan Döndü Hanım da, biraz olsun dinlenebilmek için televizyonu açmış ve bir koltuğa kurulmuştu. Kısa süre içinde o da oturduğu koltukta uyuyakalmıştı. Uyandığında aradan iki saat geçmişti. Ufaklıklar hala uyuyorlardı. Sıcaktan ter içinde kalan Döndü Hanım, elini yüzünü yıkayarak kendine gelmeye çalıştı. Yarı uykulu hâlde mutfağa gitti ve öğlen sütçünün getirdiği bir kova sütü henüz kaynatmadığını farketti. "Hazır çocuklar uyurken şu sütü kaynatayım da soğusun. Kalkınca taze taze içerler." diye düşündü. Sütü kısık ateşe koyup mutfak balkonuna çıktı. Güneş yavaş yavaş etkisini kaybediyor, hava serinlemeye dönüyordu. Mahalle komşuları kapı önü mesâilerine çoktan başlamışlardı bile. Üstelik yan sokaktan ayaklı gazete olarak bilinen iki komşu hanım bulundukları mahalleye, ikindi oturmasına gelmişlerdi. Döndü Hanım, meraklı bir yapısı da olduğundan, başını  balkondan aşağıya sarkıttı. Komşular bir yandan çekirdek çıtlıyor, diğer yandan dedikodu yapıyorlardı. Nasıl da güzel bir ortam vardı onun için!

Döndü Hanım'ın uykusu tam olarak açılmamıştı. Belli ki kahveye ihtiyacı vardı. Tam kendine kahve yapmak üzere mutfağa giriyordu ki, aşağıdan ona seslenildiğini duydu:

"Döndü Abla, gelsene kız! Kısmetlisi olur diye kahveyi bir fincan fazla yaptık. Gel de birlikte içelim. Lâflarız biraz."

Döndü Hanım, önce komşularına çocuklarının uyuduğunu ve  henüz kapı önü mesâisine başlayamayacağını söylemeyi düşündü. Ama olur muydu şimdi? Hazır, en sevdiği komşuları gelmişti mahallelerine. Sonra, kimbilir ne havâdisleri vardı gene? Kaçırılır mıydı  tüm bunlar? Zâten sabahtan beri, iş yapacağım diye canı çıkmıştı. Yaz sıcağından her yeri yapış yapış olmuştu. Üstelik üzerinde hala sersemlik vardı. Dışarıya çıkıp biraz hava alsa mutlaka açılırdı. "Çocuklar uyuyorlar nasıl olsa, kahvemi içer  hemen eve dönerim."  diye düşündü.

Aradan geçen dakikalar mahallenin kadınları için tam bir şenlik zamanını andırıyordu. Dedikodular, kahkahalar, bakılan kahve fallarına yapılan yorumlar almış başını gidiyordu. Döndü Hanım, kahvesini çoktan içmişti. Yan mahalleden gelen misafir kadının baktığı bütün fallar çıkıyor denilince,  o da fincanını ters çevirmiş sırasının gelmesini bekliyordu. Falcı kadının uzun uzadıya baktığı fallar dinleyenleri hayal dünyasına sürüklüyordu. Pembe dizilere fazlasıyla meraklı olan bu kadın grubu için, fallar da bir bakıma dizilerde olduğu  gibi sonu belli olmayan masallarda gezinti anlamına geliyordu. Bu gezintiyi kaçırmak olmazdı.

Döndü Hanım aradan geçen saatlerin farkında değildi. Fal baktırma sırası ona geldiğinden, pür dikkat komşu kadının söylediklerini dinliyordu. Nereden para gelecek, çocuklarının geleceği ne olacak, kocası daha iyi bir iş bulabilecek mi, hakkında konuşan art niyetli akrabaları var mı, bu yaz kimlerin düğünü olacak, tüm bunları bilmesi gerekiyordu. Ne de olsa, böyle önemli konuların cevabı kahve telvesinde yazılıydı. Fal bakan kadın, komşularının kendisini merakla ve ilgiyle dinlediklerini görünce iyice ballandırarak anlatmaya devam ediyordu.

Tâ ki Döndü Hanımın evinden dumanların çıktığını ve çocukların çığlık seslerini duyana kadar...

Mahalleye yayılan yanık kokusu hala geçmemişti. İtfaiyenin zamanında yetişmesi sonucunda, neyse ki Döndü Hanımın çocukları zarar görmemişlerdi. Ancak her iki çocuk da çok korkmuşlar ve ağlamaktan perişan olmuşlardı. Ocaktaki sütün yanarak mutfağın yarısını tanınmaz hâle getirmesi akıl alacak gibi değildi. Mutfaktaki perdeler, ahşap dolaplar, yerdeki kilimler tutuşmuştu. İtfaiyecilerin söylediğine göre, mutfak balkonunun ve diğer odalardaki pencerelerin karşılıklı açık olmaları alevin şiddetlenmesine ve kısa sürede yayılmasına neden olmuştu. Ne ilginçtir ki, süt tenceresinin dibi tutup alev almaya başladıktan ve alevler ocağın dışına sıçradıktan sonra, ocağın tüpü bitmişti. Eğer eski tüp yerine ocağa takılı yeni bir tüp olsaydı, yangın iyice şiddetlenecek ve  işin içine patlamalar da karışacaktı. O zaman yalnızca Döndü Hanım'ın evi için değil, mahalledeki diğer evler  için de tehlike çanları çalacaktı.

Yangının söndürülmesini komşuları, işten dönen kocası ve iki çocuğuyla birlikte uzaktan seyreden Döndü Hanım, korkudan ve üzüntüden gözyaşlarını tutamıyordu. Küçük bir ihmal nelere mâl olmuştu işte!

Görünen o ki: yan mahalledeki komşu kadının baktığı falın tam tersi çıkmıştı. Maddî kayıp, mutluluk yerine hüzün...

Kahve telvesi bir tek şeyi doğru söylemişti: "Ailece kenetleneceksiniz."

Küçük bir mahallede çıkan yangını söndürmeye çalışan itfaiyecileri seyretmek, pembe dizileri seyretmeye benzemiyordu. O dizilerde birbirine sıkıca sarılan, ikisi çocuk dört insanın buruk sevinçleri anlatılmıyordu. En zor anların, özellikle aile bireylerini en fazla kenetleyen tılsımlı değnek olduğundan dem vurulmuyordu...


(*) İstanbul Bir Nokta, Nisan 2015, Sayı 159

13 Nisan 2015 Pazartesi



                  KÜLTÜRLERİN IŞIĞINDA TURNA OLGUSU* 

Turnalar, pek çok  kültürde yüzyıllardan bu yana güvercinlerden sonra en kutsal kuş türleri arasında sayılmıştır. Orta Asya'dan, Japonya ve Kore'ye kadar oldukça geniş bir kuşakta; mutluluğun, şansın, barışın ve uzun yaşamın simgesi olarak görülmüştür. Avustralya yerli danslarında, Yunan ve Roma mitlerinde, Mısır mezarlarında, Amerikan yerlilerinin totemlerinde ve Rus kültüründe turnalara ayrı bir önem verilmiş; sanatsal ve kültürel temalarda turna kuşunun özelliklerinden yararlanılmıştır. Turnaların göklerde özgürce gezen, uzun mesâfelere uçabilen, hayatları boyunca tek eşli yaşayan canlılar olmasından etkilenen insanlar, onların bu yönlerini kültürlerine özgürlük ve huzur  simgeleri olarak yansıtmışlardır.

Bu güzel kuşun adını nereden aldığını mı sordunuz? Hemen söyleyelim:

Kaynaklarda belirtildiğine göre; Turna adının, kökenini Japonca'dan aldığı tahmin ediliyor. Japonca'da  "Turu" sözcüğü turna anlamına geliyor. Dizi, tâkip anlamındaki "Tu" ile  "ryudo" dan gelen  ve bizdeki "akmak" fiilinin anlamını karşılayan "Ru" sözcüklerinin birleşmesinden türediği düşünülüyor. Böylece benzer seslerin kullanımı sâyesinde turna adı, Azericede "Durma", Türkmencede "Durna", Kazakçada "Tırna", Kırgızca, Özbekçe ve Uygur Türkçesinde "Turna" şeklinde telâffuz ediliyor.

Uzun boyunlu ve uzun bacaklı  göçmen kuşlar olan turnaların, çok kıymetli olduğu kültürlerin başında Japon kültürü gelir. Japon inancına göre bin adet turna kuşu origamisi** yapılarak dilek tutulduğunda, bu dileğin gerçekleşeceğine inanılır. "Kâğıttan Bin Turna Kuşu Efsânesi"ne göre, hasta bir insan eğer bin adet kâğıttan turnayı katlarsa, tanrılar bu kişinin dileğini yerine getirecek ve onu sağlığına kavuşturacaklardır. Hattâ bu inançla bağlantılı olarak  yaşanmış bir hikâye de anlatılır:

 
1945'te Hiroşima’daki evlerinin yaklaşık 1 mil uzağına atom bombası atıldığında Sadako Sasaki, henüz iki yaşında bir bebektir. On yıl boyunca normal bir yaşantı süren çocuk, ne yazık ki oniki yaşındayken doktorların "Atom Bombası Hastalığı"  adını verdikleri kan kanserine yakalanır. Küçük kız, o sıralar kendisi gibi atom bombasından etkilenen yaşlı bir kadınla  arkadaşlık etmektedir.Yaşlı kadın çocuğa "Kâğıttan Bin Turna Kuşu" efsanesini anlatır ve ona bin adet turna kuşu origamisi yaparak dua ederse iyileşeceğini söyler. Bunun üzerine Sadako, büyük bir azimle kağıt turnaları katlama işine koyulur. Fakat ne acıdır ki turnaları katlarken, "Kanatlarınıza huzur yazacağım; böylece tüm dünyada uçabileceksiniz.” diyen küçük kızın ömrü, yalnızca 644 turna kuşunu katlamaya yeter. Bunun üzerine kalan origamiler, Sadako'nun arkadaşları tarafından tamamlanarak küçük kızın cenaze törenine götürülür. Onunla birlikte gömülen turnalar, o günden bu yana barışın ve nükleer silâhsızlanmanın uluslararası sembolü hâline gelir.

 
Dilden dile dolaşan bu yaşanmış olay, Hiroshima'da Dünya Çocuk Barış Günü'nün oluşturulmasına zemin hazırladığı için oldukça önemlidir. Bu vesileyle, Sadako'nun  elinde bir turna kuşu bulunduran heykeli yapılarak Barış Parkı'na dikilmiş, acı da olsa bu özel gün ölümsüzleştirilmiştir. Her sene Ağustos ayında kutlanan barış gününde, dünyanın çeşitli ülkelerindeki çocuklar tarafından yapılan turna kuşu origamileri Hiroshima'ya gönderilerek, dünyada acı çeken çocukların ortak hisleri turnalar aracılığıyla yansıtılır.

 
Japonlar açısından turnanın önemine işâret eden  farklı  bir efsaneye daha değinmeden geçmeyelim:

“Düşen Pirinç Başakları Efsanesi” ne göre, bir pirinç tarlasındaki tohumları yiyerek veya gagasında pirinç saplarını taşıyarak tarlanın üzerinde süzülen bir turna kuşu, o yıl tarladan bol pirinç elde edileceğinin müjdecisi sayılır. Bu nedenle, tarlasının üzerinde turna kuşu gören Japon çiftçileri şanslı olduklarına inanırlar.

 
Görüyoruz ki Japon kültüründe; yaşamın, mutluluğun, barışın, güzelliğin, şans ve bereketin sembolü olarak görülen turnalar, pek çok hikâyenin ve efsanenin ana temasını oluşturmaktadır.


Turnaları, kültürünün önemli bir parçası olarak görenler yalnızca Japonlar değil elbette. Çin kültüründe de turna kuşlarına büyük önem veriliyor. Vêfa ve iyiliğin sembolü olarak görülen turnalar, Japon pirinç üreticileri için olduğu kadar, Çinli çiftçiler için de bereket sembolü olarak kabul ediliyor. Bunda, pirinç tarlalarının üzerinde uçan turnaların,  yetiştiricilere o yılın bereketli geçeceğinin işâretini çok önceden vermelerinin payı da oldukça büyük.

Sırası gelmişken; Çin kültüründe turnaların önemine dâir anlatılan bir hikâyeyi aktaralım:

Bir adam, yaralı bulduğu bir turnanın yarasını sarar. Yarasını sardığı turna, kısa bir süre sonra  güzel bir kadına dönüşür ve adamın evine gelir. Kadına âşık olan adam onunla evlenir. Kadın çok güzel elişleri yapar ve kocası da onları satarak zengin olur. Ne var ki kadıncağız günden güne zayıflamaya başlamıştır. Karısının neden zayıfladığını bir türlü anlayamayan adam, bir gün gizlice onu seyrettiği sırada kadının aslında bir turna olduğunu ve elişlerini yapmak için tüylerini kullandığını görür. İşte ne olduysa o anda olur; seyredildiğini fark eden kadın tekrar turnaya dönüşür ve uçarak gözden kaybolur. Yeryüzüne iyiliği getiren turna, tekrar göklere döner.

 
Bir Çin efsanesindeki atasözünde de şöyle denilmektedir: “Turna bin yıl yaşar, kaplumbağa on bin yıl.”

 
Bundan dolayı olsa gerek: Çin'de, uzun hayatı ve mutluluğu simgelediklerine inanılan  turna ve kaplumbağaların, sanat eserlerini oluştururken sanatçılara ilham kaynağı olması.


Benzer bir yaklaşımla, dördüncü yüzyılda yazılmış Çince bir kitap olan Sinsenden'de turna, gökyüzünde muhteşem güzelliğiyle uçan,  zarif ve asil görünümlü perimsi bir kuş olarak betimlenmiştir.

 
Anlaşılan o ki: turna kuşları Çin kültürünü de fazlasıyla etkilemiş; halk öykülerinde, geleneklerde ve atasözlerinde derin anlamlar yüklenerek önem kazanmıştır.

Peki bizim kültürümüzde turna kuşlarının bir anlamı yok mudur?

 Olmaz olur mu hiç? Vardır elbet.

Geniş bir coğrafyada ve farklı kültürlerde yer edinmiş olan bu göçmen su kuşlarına, Anadolu kültüründe de büyük önem verildiğini görüyoruz. Kültürümüzdeki yaygın bir inanışa göre turnalar; uğur, bereket, mutluluk ve huzurun simgesi olmanın dışında saflığın, temizliğin, vefânın, dürüstlüğün, sevginin, onurun ve özgürlüğün de simgesidirler. Bu nedenle, Anadolu insanı turnaların yuvasını bozmaz; avlandığı takdirde avcısının başına felâketler getireceğine inandığı için turnaları avlamaz. Tabi tüm bunlar, geleneklerine bağlı insanımızın yüreğine yerleştirdiği değerlerdir. Günümüzde zaman zaman bu değerleri hiçe sayan insanların, özellikle avlanma konusundaki duyarlılıklarının kaybolduğu görülmektedir. Yine de bu tarz durumlar, turnaların kültürümüzdeki önemini ve onlara bakış açısını değiştirmemektedir.

Anadolu kültürünün birçok yerinde turnaların izlerine rastlanır. Bu izler, motifler hâlinde ölümsüzleştirilir. Turna motifleri; halılara, kilimlere ve giyim eşyalarına işlenir. Bebeklerin beşiklerinde de bu inceliklerle dolu motifler yaygın olarak kullanılır. Uğur getirmesi için gelinlerin başına takılan turna teli(tüyü) ise, aynı zamanda genç kızların güzelliğinin bir simgesi olarak görülür.

 
Anadolu Türk halk edebiyatında "turna" motifini açıklayabilmek için bu motife kaynaklık eden kuşla ilgili olarak bilgilerimizi tazelemekte yarar vardır:


Türk halk edebiyatına konu olan kuş: Anadolu'daki bütün lehçe ve ağızlarda  "turna/durna" olarak adlandırılan, leylek büyüklüğünde, uzun bacaklı, zarif boyunlu, parlak tüylü ve  güzel gözlü göçmen bir su kuşudur. Boyu 110 – 120 cm’yi bulan turnanın başının arka tarafında geriye doğru sarkan bir zülfü vardır. Tepesi, kanatlarının ucu, boynunun bir bölümü kara renktedir. Kanatlarında göz alıcı mâvi, kırmızı ve yeşil tüyler bulunur. Genellikle step gibi kurak ovalarda, sıklıkla nehir vâdilerinde, göllerde ve bataklık yerlerde yaşar.

 
Dünyadaki 15  turna türünden ikisi; "turna" ve "telli turna" ülkemizde düzenli olarak görülür. Anadolu kültüründe derin izler bırakan turnalar, işte bunlardır.


Yapılan araştırmalar göstermiştir ki: turnalar tek eşlidirler; eşleri  doğal etkenlerle ölünce bâzen yüz yıl kadar sürebilen uzun ömürleri boyunca tek başlarına yaşarlar. Sevgide bağlılığın, dostlukta vefânın en güzel örneklerini simgelerler. Ne  ilginçtir ki, biz insanlardaki  büyüklere saygı anlayışı turnalarda da gözlenir. Yaşlanan ana ve babalarının geçimlerini temin eden turnalar, ailelerine bağlılıklarıyla bilinirler.

 
Turnalar, avcılardan çok korktuklarından devamlı tedirginlik yaşarlar. Olur ya, avcının biri bir turnanın eşini vurarak öldürüverir. İşte bu, turna kuşu için kahredici bir durumdur. Yalnız kalan turna, kendini suya bırakarak  ölümü seçer.


Kültürümüzde; göklerde özgürce süzülen turnaların Gök Tanrı'yı temsil ettiğinin varsayılması, onlara kutsal bir kimlik kazandırmıştır. Aynı kutsallık anlayışı, İslâm tasavvuf geleneği içinde de yer almaktadır. Özellikle Alevîlikte, turna ve güvercin kutsal sayılan iki kuştur. Hz. Ali' yi temsil eden turna, Alevî-Bektaşi folkloru açısından büyük önem taşır. Ahmet Yesevi turnaya dönüşebilirken, Hacı Bektaşi Veli'nin güvercine dönüşebildiğine inanılır. Cem âyinlerinin önemli bir unsuru olan semahlardan biri de "Turna Semahı" dır. Bu semahtaki dönüşler, turnanın uçuşunu çağrıştırır. Turnaların gökyüzündeki hareketlerini yansıtan figürlerle gerçekleştirilen dönüşler, Hak'la buluşmayla sonlanır. Sesi Hz. Ali'ye benzetilen turna, kuzeyden güneye ve güneyden kuzeye göç ederken selâm getirir; selâm götürür.

Buna yakın bir yaklaşımla; turna kuşlarından esinlenerek oluşturulan ve geleneksel kültürümüzde yer alan oyunlarımız da vardır. Sözgelimi: Erzurum'da oynanan "Turna Barı"nda kullanılan temel figürlerin kökeni, yine turna kuşlarının kendilerine has hareketlerine ve davranış biçimlerine dayanmaktadır.

Buradan da anlaşılıyor ki: turna kuşu kültürümüzün en dikkate değer noktalarında karşımıza çıkmaktadır. Bunların başında, özümüzü ve sözümüzü en anlamlı şekilde yansıtan  türkülerimiz gelmektedir.


Anadolu insanı; türküler sâyesinde acılarını ve sevinçlerini dile getirmiş, sevgiliye duyduğu aşkı ve hasreti türküler aracılığıyla ifâde etmiştir.Yâre yollanan ve ondan gelen  selâmlar, türküler sâyesinde derin anlamlar kazanmıştır. Bu selâmların kökeninde, yârdan uzak kalmanın yarattığı hüzünlü ruh hâli vardır. Ayrılık kimi zaman yüce dağlara bağlanır; kimi zamansa ayrılığın sebebi olduğuna inanılan kaderden şikâyet edilir. Bâzen hasretin acısını biraz olsun hafifletsin diye ovalara, taşlara seslenilir; bâzen de güllerle konuşulur, ceylânlarla dertleşilir. Bağrı yanık insanımız, acısını dindirmek için türkülere sığınır.


Turnaların,  gökyüzünün sonsuzluğunda uçarken kanatlarını çırpışları  tıpkı müziğin notaları gibi âhenklidir. Onların bu simgesel görüntülerinden yola çıkılarak yapılacak değerlendirmeler, kültürümüzün içindeki somut değerlerini de anlaşılır kılacaktır. Turna kuşlarının türkülerimizde bu kadar geniş yer alması, kuşkusuz onlara duyulan sevginin açık bir göstergesidir. Göçmen bir kuş olduğundan diyar diyar gezen ve haber getirip götürme görevini üstlenen turnalar gurbette kalanın duygularına tercüman olurlar. Onlar, göçmenliğin zorluklarını çok iyi bilirler; acısını da elbette. Üstelik, göçtükleri her yere aşk ve vefâ duygusunu da  taşırlar. Bunu, tıpkı geçici olarak yerleştikleri her yere buruklukla karışık şiirsel bir duygu ve anlam saçtıkları gibi yaparlar.

 
Türkülerimizde turna simgesinin sıklıkla kullanılmasının kökeninde, üç farklı temanın yer aldığını görüyoruz:


İlk olarak; turnanın haber götüren yanı dikkatimizi çekiyor. Teknolojinin henüz gelişmediği dönemlerde insanlar doğal olarak dumanla veya güvercinlerle iletişimi sağlıyorlardı. Gurbete gidenler, vatanından ve sevdiklerinden ayrı kalanlar, haberleşmek için daha sonraları turnalardan da yararlandılar. Kuşkusuz bunda, insanların turna kuşlarıyla kurdukları duygusal bağın etkisi büyüktür. Bu etki  sâyesinde, uzun mesâfelere özgürce uçabilen turnalar en kıymetli haber taşıyıcıları olarak görülmüş, onların bu özellikleri türkülere yansıtılmıştır.

Türkülerin ana temasını oluşturan halk şiirlerinin temelinde de bu yaklaşım vardır. Turnalar, şairlerin sevdikleriyle haberleşmesinde aracı olacaktır. Şairin yüreğinin sesini sevgilisine taşıyan turna, sevgilisinden de şaire haberler getirecektir. Gün gelir, şair bir çift turnanın yan yana durduğunu görür. Buna epeyce canı sıkılır. Çünkü onlardan haber bekleyenler vardır. Bu yüzden şair turnalara yalvarır:


"Seversen Mevlâyı kalma yollarda.
  Sizi bekleyen var bizim ellerde"  (Bir Çift Turna) diyerek, turnaların kendisinden aldıkları haberi bir an önce sevdiğine götürmelerini ister.

 
Turnaların pek çok özelliği gibi seslerindeki yanıklık da insanları fazlasıyla etkilemiştir. Özellikle şairler, eşinden ayrılan turnanın dertli dertli ötmesiyle, yüreklerindeki ayrılık acısı arasında benzerlikler kurmuşlardır. O zaman mısrâları yine dile gelmiş ve:

 
"Turnam dertli öttün, derdimi deştin.
  El vurdun, yâremin başını açtın." (Bir Çift Turna) denilerek turnaya sitem edilmiştir.

 
Bunun nedeni, şairin de tıpkı turna gibi gurbet ellere düşmesi nedeniyle, onun acısının benzerini yaşamasıdır.

 
Turnalar kilometrelerce uçabilen ve havada kalabilen kuşlardır. Şair bunu da bildiğinden, turnaların hiç durmadan kendi memleketinin üzerinden geçip gidecekleri endişesini taşır. O zaman  onlara yine dizeleriyle seslenir ve der ki:


“Fazla gitmen bizim köye varınca,
 Selâm söylen eşe dosta sorunca.”

 
Ya şu, Anadolu insanının yüreğinde yer etmiş "Allı Turnam" türküsündeki yanıklık, hüzün ve sevinç dolu duygu sarsıntılarına ne demeli?

 
Şair, turna kuşu sılaya varınca, önce ona ne söylemesi gerektiğini tembihler. Ne de olsa, onu umutla bekleyenlerin umutlarının kırılmaması için, onlara önce güzel şeyler söylenmelidir.

 

" Allı turnam bizim ele varırsan.
   Şeker söyle kaymak söyle bal söyle.”  denmesi bu yüzdendir.

 
  Ardından:


“Eğer bizi sual eden olursa,
  Boynu bükük benzi soluk yâr söyle.” denilecek ve kendi durumundan eş, dost ve sevdiği haberdar edilecektir.

 
Anlaşılan o ki: turnalar, parlak ışık huzmeleri gibi türkülerimizin içine sızmış ve  haber gönderen ve  bekleyenler arasında görünmez duygu silsilesi ve aydınlıklar yaratmışlardır.

 
Anadolu insanı, turnaları sadece haber götüren değil, aynı zamanda  uzaktaki sevdiklerinden haber getiren bir sembol olarak  da görmüştür.


Pir Sultan Abdal'ın, yüce dağ başından süzülerek gelen turnaya seslenmesi buna en güzel örnek değil midir?

Şair'in:

"Yüce yüce dağlardan mı gelirsin,
  Hayır mı gök turnam yârdan ne haber?” dedikten sonra, yârinden ayrı kaldığı için çektiği hasreti turnaya anlatması ve yârinin de kendisi gibi hasret çekip çekmediğini öğrenmek istemesi, onun haber getiren turnalara yönelişini anlatmaz mı bizlere?

 
Bununla birlikte; tasavvuf kültüründe Anadolu erenleriyle turnalar arasında bir bağlantının kurulduğunu hatırlamakta yarar var. Erenler, tıpkı turnalar gibi belli bir yerde duramazlar; diyar diyar gezerler. Onların bu özelliği "Bir Çift Turna" türküsünde ne de güzel anlatılmıştır:

 
"Konup göçmek erenlerin işidir,
  Konup göç ki söylenesin dillerde.”

 
Türkülerimizde yer alan turna kavramlarından biri de, turna kuşuyla dertleşilmesi ve söyleşilmesi şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Gurbet ellerde hasret çeken veya bir derdi olan Anadolu insanı, ozanın sazıyla ve dizeleriyle temsil edilir.

 
Ozan: “Gitme turnam gitme bir sualim var” dedikten sonra, “Turnam neden düştün sen bu yollara?” diye sorar. Sonra:


“Ağlamışsın gözlerinin yaşına
  Uğramışsın zemherinin kışına” mısrâları ile turnanın durumunu iyi görmediğinden ve onun hâlinden anladığından dem vurur.

 
Turnalarla söyleşilen türkülerde ana temanın, genellikle aşk acısı  ve ayrılık olduğunu görüyoruz. Turnalarla kendisi arasında bir bağ kuran ozan, turnaların ayrılık ateşinde yanmalarını istemez ve onları gurbet yollarından geri döndürmeye çalışır. Aslında bu gayretlerinin yönü ve dizelerindeki haykırışları turnaların gölgesinde kendine, kendi yüreğine dönüktür. Sonra, dile gelir duygular:


“Geldim gurbet ele geri dönülmez
  Kim öldüğü kim kaldığı bilinmez
  Ölsem gurbet elde gözüm yumulmaz
  Anam, bacım bir ağlarım yok benim”

 Tüm bu bilgilerin ışığında denebilir ki:

Çağlar boyunca; tabiat unsurlarının, bitkilerin, hayvanların ve özellikle de kuşların dünya ve Anadolu kültürünün oluşması ve şekillenmesinde önemli rolleri olmuştur. Turna kuşları da kendilerine yüklenen anlamlar sâyesinde önemli bir simge hâline gelmişler, sonsuzluğa çırptıkları kanatlarıyla yüreklerin derinlerinde gizlenmiş duyguları birer birer açığa çıkarmışlardır.

Umberto Eco'nun deyişiyle:

Turnalar; yazı yazmayı bilmeden, uçarken en güzel mektupları yazmışlardır.



** Japon Kültüründe Kâğıt Katlama Sanatı

 

 YARARLANILAN KAYNAKLAR:
 

♦ Türkülerde Turna, Gıyasettin AYTAŞ, Yard. Doç. Dr., G.Ü. Gazi Eğitim Fak.

♦ Okan CAN, National Geographic

♦ Jenneifer ACKERMAN, National Geographic

 www.hbvdergisi.gazi.edu.tr


(*): IHLAMUR, Nisan 2015, Sayı 29

 





 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 











 

 

 

 

 

25 Mart 2015 Çarşamba




                   SİNTRA İSTASYONUNDA BİR AFRİKALI*

"Tam da tren seferlerinin aksadığı günü bulmuşuz!" diyen delikanlının, yaklaşık iki saattir istasyonda beklemekten dolayı kızgın ve sinirli olduğu her hâlinden anlaşılıyordu. Yanındaki arkadaşı,gâyet sakin ve karşısındakini rahatlatan bir ses tonuyla delikanlıya dönerek:

"Öyle deme Koray, hiç bilmediğimiz bir şehrin, bize oldukça yabancı olan tren istasyonlarından birinde, en azından kendimize oturacak gölgelik bir yer bulabildik. Bu kalabalıkta, güneşin altında ayakta beklemiyoruz ya!" diye cevap verdi. Sonra da tebessüm dolu bir ifâdeyle:

"Üstelik az önce sorduğumuzda, istasyon görevlileri hesapta olmayan bir şekilde elektrik hatlarında bir arızanın meydana geldiğini ve giderilmesi için çalışıldığını söylemediler mi? Onların da elinde değil ki. Adamlar, utanarak özür dilediler bir de." diye devam etti.

Koray arkadaşının cevabından hoşnut olmamış, yüzünü asmıştı. Ardından Tuğrul'un iyimser yapısıyla alay edercesine:

"Dostum biliyor musun, sana şaşıyorum, nasıl oluyor da dünyayı hep toz pembe görebiliyorsun, sence dünyadaki her şey rayında mı gidiyor?" diye sordu. Sonra sorduğu sorunun cevabını beklemeden:

"Bana kalırsa, senin hayattaki her şeyi olumlu yönüyle düşünmen, hep şu okuduğun kitapların etkisiyle oluyor. Tasavvufmuş, hümanistlikmiş, evrensel algılama gayretleriymiş, bunlar çekip çeviriyor seni. Gençliğine yazık be dostum! İnsan hayata bir defâ geliyor, öyle değil mi? Ne diye yoruyorsun kendini boşyere?" deyiverdi.

Tuğrul, üniversiteden arkadaşı olan Koray'ın söyledikleri karşısında bir an için duraksadı. Ona kızmıyordu; ama arkadaşının düşüncelerinin hâlâ bu derecede sığ olmasından ötürü en azından onun adına üzüntü duyuyordu. Doğru, insan hayata bir defâ geliyordu. İşte zâten bu yüzden, bu tek seferlik dünya serüveninin kıymetini bilmeli ve elinden geldiğince zihnini, yüreğini ve yaşamını gelişime açmalıydı. Kendisine sunulan bu armağanıen güzeliyle değerlendirmeliydi. Söylenecek çok söz vardı aslında; ama Tuğrul nasıl olsa söylediklerini anlamayacak olan arkadaşını kırmamak için susmayıtercih etti.

Aradan geçen dakikalar içinde iki genç sessizce oturuyorlardı. Koray kulaklıklarını takmış, beklemekten dolayı duyduğu sıkıntıyı müzik dinleyerek hafifletmeye çalışıyordu. Tuğrul da gezmeyi plânladıkları Sintra hakkında bilgiler içeren kitapçığı okuyor, gerekli gördüğü bölümlerin altını çiziyordu.

Lizbon'a yaklaşık 45 dakika mesâfede olan Sintra Kasabası, Portekiz'in tarihi açısından büyük önem taşıyordu. Kraliyet ailesinin mensupları uzun yıllar boyunca bu bölgedeki şatafatlı saraylarda yaşamışlardı. Bölge, 19.Yüzyıl Portekiz'inin romantizm akımının en önemli örneklerini içinde barındırıyordu. Sintra Kültür Parkı, beraberindeki yapılarla birlikte Unesco kültür mirası içerisinde yer alıyordu. Ayrıca bu şirin kasabanın, Yunan adaşehirlerinin küçük sokaklarını anımsatan sokaklarındaki; sanat galerileri, oyuncak müzesi, otantik eşyalar satan dükkânları, kafeleri ve barları pek meşhurdu. Denizin mavisiyle ormanın yeşilinin kucaklaştığı Sintra, özellikle turistler için oldukça cezbediciydi.

Tuğrul ve Koray, Portekiz'e üniversiteden beşkişilik arkadaş grubuyla gelmişlerdi. Diğer arkadaşları, daha önceki yıllarda Sintra'yı ziyaret ettiklerinden, bu defa Lizbon'u kapsamlı ve uzun süreli olarak gezmeyi plânlamışlardı. Böylece grup kendiliğinden ikiye bölünmüştü. Koray en başta, Lizbon'u gezecek gruba katılmayı düşünmüş ancak sonradan Tuğrul'a eşlik etmeyi uygun bulmuştu.

İstasyonda bekleyen insanlar arasında Çinliler, Almanlar, Afrikalılar ve Türkler vardı. Her biri sabırla Sintra trenini bekliyorlardı. Kimileri müzik dinliyor, kimileriyse ellerindeki haritalarıinceliyorlardı. Bazılarıysa, yanlarındaki arkadaşlarının veya ailelerinin fotoğraflarını çekerek zamanlarını değerlendiriyorlardı.

Tuğrul'un gözleri, kendi oturduğu koltuğun biraz ilerisindeki koltukta oturan Afrikalı bir çocuğa takılmıştı. Lise çağlarında gösteren çocuk, büyük bir dikkatle çevresini inceliyor, sonra elindeki deftere bir şeyler yazıyordu. Temiz giyimli çocuğun, ciddi ve dikkatli bir hâli vardı. Belli ki tek başına Sintra yolunu tutmuş genç bir turistti.

"Tuğrul, en iyisi biz Sintra'ya gitmekten vazgeçelim, ne dersin?" diye sordu Koray. O sırada Afrikalı çocuğun bulunduğu tarafa doğru bakan Tuğrul, bu defa bakışlarını yanında oturan arkadaşına yöneltti. Bu soruya şaşırdığını belli eden bir ses tonuyla arkadaşına:

"Neden vazgeçelim ki Koray?" diye soruyla karşılık verdi.

Koray, Tuğrul'un kendinden farklı düşündüğünü anlayınca biraz sinirlenerek:

"Ne demek neden? Akşama kadar trenin gelmesini bekleyecek değiliz ya!" deyiverdi.

Tuğrul, Koray'ın tartışmaya meyilli yapısınıbildiğinden konuyu uzatmamak için:

"Birkaç saat içinde arızanın giderileceği söylendi biliyorsun, epey zamandır bekliyoruz, trenin gelmesi yakındır." dedi.

Tuğrul'un her zamanki gibi konuyu alttan alıp,ılımlı ve sabırlı bir tavır sergilemesi Koray'ı iyice çileden çıkarmıştı:

"Dostum, sen ne yaparsan yap, ben geri dönüp, diğer arkadaşlarla birlikte Lizbon'u gezeceğim. Bu kadar uzak mesâfeyi, sâdece kral ve kraliçelerin yaşadıkları şatoları görmek için gelmedik ya!" dedikten sonra, oturduğu koltuğun altına koyduğu sırt çantasını hışımla alarak, yol arkadaşına vedâ bile etmeden oradan ayrıldı.

Tuğrul, Koray'ın ardından bakakalmıştı. Ne olmuştu da, Koray bu kadar sinirlenmişti şimdi? Güvenerek birlikte yola çıktığıarkadaşı, yabancı bir ülkede onu yüzüstü bırakıvermiş ve saniyeler içinde toz olmuştu.

Ne olursa olsun başladığı bir işin sonunu getirmeyi seven Tuğrul için, Sintra yolundan dönmek yoktu. Hele de bu saatten sonra onun için, yalnız başına bile olsa oraları görmeden geri dönmek diye birşey söz konusu olamazdı.

Okuduğu bir kitapta, bir insanın üç şekilde tanınabileceği yazmıyor muydu? "Yolculukta, alışverişte ve tartışma sırasında."

Tuğrul, Koray'ı tanımıştı. Anlaşılan o ki: hayat ona, daha yolculuklarının en başında yoldaşlarının karakterleri hakkında önemli bilgiler armağan ediyordu. Her insan, evrensel mozayiğin renklerinden birini oluşturuyordu. Tuğrul, her rengin değerli olduğunu kabul ediyordu etmesine; ama her renge aynı mesâfede durulmaması gerektiğini de edindiği tecrübeler sâyesinde öğreniyordu.

Aradan geçen birkaç dakika içinde istasyon daha da kalabalıklaşmıştı. Bunun nedeni, turistleri taşıyan otobüslerin öğle saatlerinde Lizbon'a gelerek serbest gezme zamanlarını yaratmasıydı. Belli ki turistlerin büyük bir bölümü, tren yolculuklarının eskiyi anımsatan havasını solumak istemişlerdi. Sintra istasyonu, birdenbire insanlarla dolmuştu.

Tuğrul, az ilerideki koltukta oturan Afrikalıçocuğun, ayakta duran yaşlı bir kadına kendi yerini verdiğini gördü. Ayağa kalkınca etrafına şöyle bir bakınan Afrikalı çocuğun gözü, bir an için Tuğrul'un yanındaki boş koltuğa takılıverdi. Bunu fark eden Tuğrul çocuğa el işareti yaparak, yanındaki koltuğu işaret etti. Nasıl olsa onun bulunduğu tarafta şu an için, mutlaka yer verilmesi gereken yaşta biri görünmüyordu. Etrafta yalnızca birbirleriyle şakalaşan çocuklar ve gençler vardı. Turistlerin büyük bir bölümü bilet satış bürosuna yakın yerlerde birikmişlerdi. Afrikalı çocuk, teşekkür ederek Tuğrul'un yanına oturdu. Tanıştıktan kısa bir süre sonra iki genç, nasıl olduğunu anlayamadan kendilerini akıcı bir sohbetin içinde buldular.

Adının Mauro olduğunu söyleyen çocuk İngilizceyi gâyet güzel konuşuyordu. Tuğrul'a hangi ülkeden geldiğini sordu. Türkiye'nin adını duyar duymaz yüzünde aydınlık bir gülümseme belirdi. Yıllar önce arkadaşlarıyla birlikte 23 Nisan şenliklerinde ülkesi Angola'yıtemsil etmek için Türkiye'ye geldiğini ve gezdiği yerleri çok beğendiğini söyledi. Anlaşılan,delikanlının yüreğinde o günlere dâir güzel anılar kalmıştı.

Tuğrul, ülkesinin bu kadar beğenilmiş olmasından dolayı büyük bir mutluluk duymuştu. Sonra, dünyanın gerçekten küçük olduğunu düşündü. Türkiye'den ve Afrika'dan gelen iki insan, Portekiz'de buluşup derin bir sohbete dalmışlardı,şaşılacak şeydi doğrusu!

"İngilizcen çok iyi Mauro" dedi Tuğrul. "Bunu nasıl başardın?"

Mauro, gurur dolu bir sesle:

"Öğretmen olan babam sâyesinde tabi." diye cevap verdi. "Onun sâyesinde Afrika'nın pek çok ülkesinde bulunduk. Gittiğimiz yerlerde hep en iyi okullarda okuma olanağını buldum. Böylece İngilizceyi de küçük yaşlardan itibâren öğrenmeye başladım." diye cevap verdi.

Tuğrul heyecanla:

"Ne güzel! Şanslıymışsın gerçekten. Doğruluğu ne kadar tartışılsa da bugün bilinen bir gerçek var ki o da: evrensel dostlar edinebilmek için İngilizce bilmenin gerekli olduğu. Eğer öyle olmasa tüm bunları seninle nasıl konuşacaktık, öyle değil mi?" dedi.

İki genç gülüştüler.

Mauro tebessüm dolu bir ifâdeyle:

"Peki ya sen İngilizceyi nasıl bu kadar akıcıkonuşabiliyorsun Tuğrul?" diye sordu.

Tuğrul, çocukluğundan beri anadili olan Türkçenin inceliklerini keşfetmeye büyük önem verdiğini, bu sâyede İngilizceyi öğrenmenin de kendisi için oldukça kolay olduğunu söyledi. Bir insanın kendi dilindeki zenginlikleri keşfedip yaşamına kattıktan sonra, ancak o zaman diğer dilleri de kolay şekilde öğrenip konuşabileceğine inandığını belirtti.

"Oldum olası dil öğrenimi benim için bir zevk olmuştur Mauro. Bunda, ben çocukken yurtdışında okuyan teyzemin, o sıralarda bana posta yoluyla İngilizce öykü kitapları göndermesinin de büyük rolü vardır. Kapıda postacıyı gördüğüm zamanlardaki heyecanımı sana anlatamam. Hiç unutmam: bana gönderilen renkli kitapları sanki bir bulmaca kitabındaki bulmacaları çözerken duyduğum mutlulukla okurdum. Okuduklarımdan anlayamadığım kısımların altlarınıçizer, sonra onlarla ayrıca uğraşırdım. Galiba bu yüzden, hâlen İngilizce olarak eğitim veren bir üniversitenin mimarlık bölümünde okuyorum. Senin anlayacağın, ne çizimler ne de İngilizce peşimi hiç bırakmadı Mauro." diyerek neşelişekilde kahkaha attı.

Onun bu neşesini gören Mauro da bastı kahkahayı. Sonra, "Neşe de hüzün kadar bulaşıcı galiba." diye düşünerek yeni tanıştığı arkadaşına sevgiyle baktı.

Mauro'nun elinde tuttuğu kırmızı renkli defter Tuğrul'un dikkatini çekmişti. Delikanlı merakına engel olamayarak bir elinde kalem, diğer elinde not defteriyle hâlihazırda bekleyen arkadaşına neler yazdığını sordu. Mauro, zeytin karası iri gözleriyle uzaklara bakarak:

"İnsanların olaylar karşısında birbirlerine karşı nasıl davrandıklarını notlar hâlinde yazıyorum." diye cevap verdi. Tuğrul merakla:

"Nasıl yani?" diye sorarak arkadaşının ne demek istediğini anlamaya çalışıyordu.

Mauro, bilgece bir tavırla:

"Sen ubuntuyu hiç duydun mu Tuğrul? "diye sordu.

Tuğrul hayır anlamında başını iki yana salladı.

Mauro sanki içinde kocaman bir volkan varmış da, o volkanın içindekileri püskürtmeye çoktan hazırmışçasına:

"Afrika'da artık klâsikleşmiş bir felsefedir bu. Ubuntu sözcüğünün kökeni, Güney Afrika'daki Bantu diline kadar dayanıyor. Kısaca, "insanlık" anlamına geliyor. Daha doğrusu, tüm insanlara karşı şefkatli, merhametli ve iyiliksever olmayı içeren bir kavram. Bu felsefeye inananlar; insanlar dâhil diğer varlıklarla birlikte bütünün bir parçası olduklarını bilirler. Bu nedenle, diğerleri ezildiğinde, küçük düştüğünde veya zor durumda kaldığında tüm bunlar kendi başına gelmiş gibi onlarla aynı duyguları hissederler. Tam tersine onların elde ettikleri üstünlükler ve mutluluklar karşısında da aynı şekilde mutluluk duyarlar. Bir insanın insan olabilmesi için mutlaka diğer insanlara ihtiyacı vardır. Ubuntuya inanan insan, "Ben ancak "Biz" olduğumuz zaman "Ben"im" der."

Tuğrul, Afrikalı arkadaşının sözlerini hayranlıkla dinliyordu. Söylediklerini onaylarcasına coşkulu bir ses tonuyla:

"Mauro, bu anlattıkların bizdeki tasavvuf felsefesine çok benziyor. Tasavvufta da, ruhsal olgunlaşma için insanın insana gereksinim duyduğundan, tek başına bu olgunlaşma sürecini tamamlayamayacağından bahsedilir. Eğer bir toplumda birbirine insancıl bir yaklaşımla bağlanan insanlar varsa, o toplumun ancak o zaman gelişim gösterebileceğine inanılır. Bunun için, kendini karşındakinin yerine koymak sûretiyle onun hissettiklerini hissetmenin ve eğer bir sıkıntısı varsa ona şefkatle yardımcı olmanın önemi üzerinde durulur. Çağlar boyunca tasavvuf öğretilerini etraflarına yayan bilge kişilerin, evrensellikte birleşebilmek için önce birimlerden başlamak gerektiğine dâir öğütleri bu nedenle oldukça değerlidir."

Bu defâ anlatılanlara hayran olma sırası Mauro'ya gelmişti.

"Tuğrul gerçekten sen ne büyük bir cevhersin dostum!" deyiverdi.

Tuğrul mahcup bir şekilde gülümsedi ve "Sâdece bu konularla ilgiliyim diyelim istersen." diyerek konuyu kendinden dışarıya yönlendirmeye çalıştı.

Yalnızca yarım saattir sohbet etmelerine rağmen, iki delikanlı sanki birbirlerini yıllardır tanıyormuşçasına anlıyorlardı. Mauro devam ediyordu:

"Senin anlattıkların bir bakıma "Empati" denilen kavramı da çağrıştırıyor.Yanılmıyorsam, Amerikalıbir psikoloğun kitabında okumuştum. Empati, " Seni fark ediyorum, duygunu paylaşıyorum ve bu yüzden sana yardım etmek için harekete geçiyorum." aşamalarından oluşuyormuş."

Tuğrul söylenenleri onaylarcasına başını salladıve:

"Biliyor musun Mauro, "Empati" sözcüğü Türkçede "Duygudaşlık" olarak karşılık bulur? O sözcüğü kendime çok yakın bulurum. Mauro oldukça komik bir telâffuzla:

"Tuygudaslık" diye arkadaşının söylediği kelimeyi tekrar etti.

İkisi birden güldüler.

Tuğrul Mauro'ya yönelerek:

"Demek ki sen, sosyal bir laboratuvar olan dış ortamlarda insanları uzaktan inceleyerek, onların olaylar karşısında sergiledikleri tutumları anlamaya çalışıyor, böylece duygudaşlık becerileri hakkında fikir edinmeye çalışıyorsun."

Mauro, evet anlamında başını salladı.

"Peki ama bu değerlendirmeler ne işine yarayacak Mauro?"

"Portekiz'de okuduğum üniversitedeki bitirme tezimi yazmaya elbette. Bu tarz araştırmalar, felsefe bölümünde okuyan öğrenciler için oldukça önemli. Psikoloji bölümünden arkadaşlarla ortak olarak hazırladığımız bir proje için de aynı verileri kullanacağız. Yüzeysel de olsa ilginç tespitler olacak sanırım."

Tuğrul, Mauro'nun üniversite öğrencisi olduğunu duyunca oldukça şaşırmıştı. Mauro'nun görünüşünden onun kendinden küçük yaştaki bir lise öğrencisi olduğunu sanmıştı.Ona dönerek şaka yaparcasına:

"Dostum, bu kadar genç kalmanın sırrı nedir, söyler misin?" diye sordu.

Mauro hiç istifini bozmadan, gözlerinden sevgi dolu ışıltılar saçarak:

"Duygudaşlığı doyasıya yaşamam olmasın sakın. Böylelikle herkesi olduğu gibi kabul ederek, tüm insanları ve bütün varlığı şu küçücük yüreğime sığdırmam" diye karşılık verdi. O anda, sağ eliyle göğsünün sol yanına bastırarak yüreğini işaret ediyordu.

Tuğrul'un gözleri dolmuştu. Dünya üzerinde böyle derin algıları olan, duygudaşlığı yüreğinin en ücra köşelerine kadar işlemişinsanlar da vardı demek. O insanlardan biriyle, küçük bir tren istasyonunda karşılaşmaksa, onun için dünyalara bedeldi.

İçinden "İyi ki beni bırakıp gittin Koray." diye geçirdi. "Yoksa Mauro gibi bir dostu nasıl tanıyabilirdim ki?"

Uzaklardan, Sintra treninin düdüğünün çığlığıandıran sesi geliyordu. Dakikalar sonra, saatlerdir kendisini bekleyen yolcularını almak üzere duran trene binenler arasında iki delikanlı da vardı.Duygudaşlığa ve evrene dâir sohbetlerine trende ve Sintra'nın büyüleyici güzellikleri arasında devam etmek üzere birlikte yola koyuldular.

(*): Berfin Bahar, Mart 2015, Sayı 205

 
 
                                                       GÜZ PERİSİ*
 
İnsan, duygulardan örülü bir bilmece. Duygularsa; sözcüklerde, notalarda ve renklerde hayat bulmak için çırpınıp duran küçük kelebeklere benziyor. Hisler, sanata dâhil olma aşamasında insan için köprü görevini görüyor. Öyle bir köprü ki bu: etrafı alevlerle, dikenlerle, çıkmaz sokaklarla dolu. Bunların çokluğu ölçüsünde, sanatçı yaratıcılığını ortaya çıkarabiliyor. Evrenin esas sahibinin kendisine emânet olarak verdiği yetenekleri, yaratıcılık kapsamında edebiyata, müziğe ve tablolara yansıtabiliyor. Buraya kadar her şey olağan bir bakış açısını sergiliyor. Ancak, duyguların her insanda farklı açılımlar göstermesi nedeniyle, özellikle sanatçıların eserlerini üretirken en fazla hangi duygulardan beslendikleri noktasında ayrıcalıklara sâhip olmaları da ilgi çekici bir durumu ortaya koyuyor.
 
Sanat eserlerini açığa çıkarmak/üretmek için emek verilen zamanlar, tıpkı tabiat ananın doğum sancılarıyla ter attığı zamanlara benziyor. Nasıl ki, kış sonrasında toprağın yeniden canlanması aşamasında gayretlerle dolu bir süreç yaşanıyorsa, sanatçı için de benzer durumlar söz konusu. Toprağın altına gizlenmiş tohumların, kar sularıyla beslenip birer ikişer patlaması ve ardından yeşermesi gibi sancılı bir uyanış bekliyor sanatçıyı. Köklerinden başlayarak yavaş yavaş dirilen bitkiler, kış uykularından uyanan hayvanların varlığı, aylar boyunca gökyüzüyle küsmüş olan güneşin, onunla yeniden barışarak evrenle kucaklaşmasıyla yenileniyor hayat.
 
Hangi sanat dalıyla uğraşırsa uğraşsın, sanatçı için doğanın sırasıyla izlediği tüm aşamalar ayrı bir anlam taşıyor. Çünkü o da  eserlerini oluştururken, özünün âit olduğu tabiat ananın attığı terleri atıyor. Sancılanıyor; an geliyor can çekiştiğini sanıyor. Yüreğinde fırtınalar kopuyor, yangınlara ve acılara teslim ediyor benliğini. Sanki bir ömür boyu sürecekmiş gibi hissettiği hüzün yağmurlarına teslim oluyor. Bu teslimiyeti çoğu zaman kendi isteğiyle kabulleniyor. Güneşli değil, kasvetli bir günü yüreğine buyur ediyor. Sancılanma sürecini doyasıya yaşamak istiyor. Ne tuhaftır ki, sanatla uzaktan yakından ilgisi olmayanlar için, böyle bir süreci arzulamak çoğu zaman olağandışı karşılanabiliyor.
 
İnsan, hiç ister mi mutsuzluğu deneyimlemeyi? Üret(ebil)mek için, yüreğindeki yangınlara sarılmayı, mutluluklarla dolu hislere tercih eder mi?
 
Kişilere göre değişmekle birlikte, tercih eder elbette. Çünkü içinde bulunduğu duygu bahçesinin kendisine evren tarafından sunulduğunun farkındadır. Ancak, o bahçeden toplayacağı çiçekler sâyesinde var olacağının da bilincindedir üstelik. Eğer, yaşamının o döneminde varlığına uygun görülen rol, gönül çeşmesinin kaynağını hüzün pınarından almasıysa, bunu da seve seve kabul eder sanatçı. Teslimiyetinde arar yaratıcılığını.
 
Bunu ancak, hayatın anlamını sözcüklerin (notaların, renklerin vb.) gizeminde bulanlar anlayabilirler. Yalnız onlar anlarlar: Edebiyata (sanata) gönül vermiş yüreklerin, dış dünyadaki zorluklar kadar, iç dünyalarında da nice fırtınalar atlattıklarını. Dıştan belli etmeseler de, ruhsal olgunlaşma süreçlerine bağlı olarak geçirdikleri sancılı zamanları. Bir tırtılın kozasından çıkmak için debelenip durması sırasındaki gayretlerinin benzerini yaşayanları, bir tek yazan eller /sanatçılar anlarlar. Böyle zamanlarda, edebiyat yolcularının ve diğer sanat dallarına gönül vermiş olanların en yakın dostlarının “Güz Perisi” olduğunu da sâdece onlar bilirler.
 
“Güz Perisi” kim midir?
 
Yüreğindeki güz mevsiminden beslenenlerin can yoldaşıdır o.
 
Sanatçıya;  iç dünyasındaki fırtınaların, yangınların ve yaşadığı hüzünlerin, evren tarafından onun eline verilmiş olan birer nimet olduğunu hatırlatır. Eğer tüm bunlar olmazsa; ona, asla sanatın o eşsiz bahçesindeki çiçeklerinden koklayamayacağını, sancıların ardındaki rahatlama hissinin hoşnutluğunu yaşayamayacağını fısıldar. Sözcüklere, notalara, renklere… sığınabilmek için, yüreğindeki olağandışı hâllerin güzelliklerini mutlaka yaşaması gerektiğini usulca, tatlı tatlı anlatır.
 
Tabiat ananın, çektiği tüm sıkıntıların ve sancıların ardından evlâtlarının yaşama katılması gibi, sanatçının içindeki tarifsiz yoğunluklar da, bir volkanın patlamasına benzer hâllerle  an gelir, patlayıverir. Kâğıda, porteye, tuvale saçılır tüm duygular. Kelimeler, notalar ve renkler dile gelir o zaman. Duygular ne kadar şiddetliyse, dış dünyaya o oranda büyük bir hızla gönderilir ve aynı oranda etkili olur.
 
Yazıya dökülür: okuyanı büyüleyen. Müzik olur: ruhları şifâlandıran. Tablo olur: göreni kendine hayran bırakan.
 
Bir tesâdüf olamaz: Yaşadıkları çağa damgasını vurmuş nice büyük  sanatçının zorluklarla, çilelerle, acılarla dolu yaşamlardan gelmeleri. Her birinin, yüreklerinde gürül gürül akan çağlayanları, zarif damlacıklar hâlinde eserlerine yansıtarak  diğer yüreklere akmaları.
 
Onların da, tabiat ananın doğum sancılarıyla ter attığı zamanların benzerlerini yaşayıp, zorlandıklarında “Güz Perisi”nin  yumuşacık kanatlarının okşayışlarıyla güç bulmaları…
 
Sıradan hislerle değil, sıradışı duyarlıklarla bezenmiş yaşamlarının, çağlar ötesinden yansıyan ışıklarının günümüz insanının benliğini aydınlatması asla  tesâdüf olamaz.
 
Bu tarz durumlar, gerçek anlamda sanatçı olabilme gayreti içinde olanlara; aydınlık yolları, doğru istikâmette olunduğuna dâir rahatlatıcı hisleri ve evrenin her duyguyu varlıkları aracılığıyla yerli yerinde kullandığını da hatırlatır aynı zamanda. Güz perisinin nârin görünüşlü ama özünden aldığı güçle bir o kadar da sağlam kanatlarının sıcaklığını bizlere hissettiren de yine geçmişten günümüze yansıyan deneyimlerin ışığıdır.
 
O deneyimleri, kendi deneyimlerine katarak yol almaya çalışanlar için, "Güz Perisi" biricik dost ve cana can katan en kıymetli yoldaştır.
 
(*): Eliz Edebiyat, Mart 2015, Sayı 75