25 Mart 2015 Çarşamba




                   SİNTRA İSTASYONUNDA BİR AFRİKALI*

"Tam da tren seferlerinin aksadığı günü bulmuşuz!" diyen delikanlının, yaklaşık iki saattir istasyonda beklemekten dolayı kızgın ve sinirli olduğu her hâlinden anlaşılıyordu. Yanındaki arkadaşı,gâyet sakin ve karşısındakini rahatlatan bir ses tonuyla delikanlıya dönerek:

"Öyle deme Koray, hiç bilmediğimiz bir şehrin, bize oldukça yabancı olan tren istasyonlarından birinde, en azından kendimize oturacak gölgelik bir yer bulabildik. Bu kalabalıkta, güneşin altında ayakta beklemiyoruz ya!" diye cevap verdi. Sonra da tebessüm dolu bir ifâdeyle:

"Üstelik az önce sorduğumuzda, istasyon görevlileri hesapta olmayan bir şekilde elektrik hatlarında bir arızanın meydana geldiğini ve giderilmesi için çalışıldığını söylemediler mi? Onların da elinde değil ki. Adamlar, utanarak özür dilediler bir de." diye devam etti.

Koray arkadaşının cevabından hoşnut olmamış, yüzünü asmıştı. Ardından Tuğrul'un iyimser yapısıyla alay edercesine:

"Dostum biliyor musun, sana şaşıyorum, nasıl oluyor da dünyayı hep toz pembe görebiliyorsun, sence dünyadaki her şey rayında mı gidiyor?" diye sordu. Sonra sorduğu sorunun cevabını beklemeden:

"Bana kalırsa, senin hayattaki her şeyi olumlu yönüyle düşünmen, hep şu okuduğun kitapların etkisiyle oluyor. Tasavvufmuş, hümanistlikmiş, evrensel algılama gayretleriymiş, bunlar çekip çeviriyor seni. Gençliğine yazık be dostum! İnsan hayata bir defâ geliyor, öyle değil mi? Ne diye yoruyorsun kendini boşyere?" deyiverdi.

Tuğrul, üniversiteden arkadaşı olan Koray'ın söyledikleri karşısında bir an için duraksadı. Ona kızmıyordu; ama arkadaşının düşüncelerinin hâlâ bu derecede sığ olmasından ötürü en azından onun adına üzüntü duyuyordu. Doğru, insan hayata bir defâ geliyordu. İşte zâten bu yüzden, bu tek seferlik dünya serüveninin kıymetini bilmeli ve elinden geldiğince zihnini, yüreğini ve yaşamını gelişime açmalıydı. Kendisine sunulan bu armağanıen güzeliyle değerlendirmeliydi. Söylenecek çok söz vardı aslında; ama Tuğrul nasıl olsa söylediklerini anlamayacak olan arkadaşını kırmamak için susmayıtercih etti.

Aradan geçen dakikalar içinde iki genç sessizce oturuyorlardı. Koray kulaklıklarını takmış, beklemekten dolayı duyduğu sıkıntıyı müzik dinleyerek hafifletmeye çalışıyordu. Tuğrul da gezmeyi plânladıkları Sintra hakkında bilgiler içeren kitapçığı okuyor, gerekli gördüğü bölümlerin altını çiziyordu.

Lizbon'a yaklaşık 45 dakika mesâfede olan Sintra Kasabası, Portekiz'in tarihi açısından büyük önem taşıyordu. Kraliyet ailesinin mensupları uzun yıllar boyunca bu bölgedeki şatafatlı saraylarda yaşamışlardı. Bölge, 19.Yüzyıl Portekiz'inin romantizm akımının en önemli örneklerini içinde barındırıyordu. Sintra Kültür Parkı, beraberindeki yapılarla birlikte Unesco kültür mirası içerisinde yer alıyordu. Ayrıca bu şirin kasabanın, Yunan adaşehirlerinin küçük sokaklarını anımsatan sokaklarındaki; sanat galerileri, oyuncak müzesi, otantik eşyalar satan dükkânları, kafeleri ve barları pek meşhurdu. Denizin mavisiyle ormanın yeşilinin kucaklaştığı Sintra, özellikle turistler için oldukça cezbediciydi.

Tuğrul ve Koray, Portekiz'e üniversiteden beşkişilik arkadaş grubuyla gelmişlerdi. Diğer arkadaşları, daha önceki yıllarda Sintra'yı ziyaret ettiklerinden, bu defa Lizbon'u kapsamlı ve uzun süreli olarak gezmeyi plânlamışlardı. Böylece grup kendiliğinden ikiye bölünmüştü. Koray en başta, Lizbon'u gezecek gruba katılmayı düşünmüş ancak sonradan Tuğrul'a eşlik etmeyi uygun bulmuştu.

İstasyonda bekleyen insanlar arasında Çinliler, Almanlar, Afrikalılar ve Türkler vardı. Her biri sabırla Sintra trenini bekliyorlardı. Kimileri müzik dinliyor, kimileriyse ellerindeki haritalarıinceliyorlardı. Bazılarıysa, yanlarındaki arkadaşlarının veya ailelerinin fotoğraflarını çekerek zamanlarını değerlendiriyorlardı.

Tuğrul'un gözleri, kendi oturduğu koltuğun biraz ilerisindeki koltukta oturan Afrikalı bir çocuğa takılmıştı. Lise çağlarında gösteren çocuk, büyük bir dikkatle çevresini inceliyor, sonra elindeki deftere bir şeyler yazıyordu. Temiz giyimli çocuğun, ciddi ve dikkatli bir hâli vardı. Belli ki tek başına Sintra yolunu tutmuş genç bir turistti.

"Tuğrul, en iyisi biz Sintra'ya gitmekten vazgeçelim, ne dersin?" diye sordu Koray. O sırada Afrikalı çocuğun bulunduğu tarafa doğru bakan Tuğrul, bu defa bakışlarını yanında oturan arkadaşına yöneltti. Bu soruya şaşırdığını belli eden bir ses tonuyla arkadaşına:

"Neden vazgeçelim ki Koray?" diye soruyla karşılık verdi.

Koray, Tuğrul'un kendinden farklı düşündüğünü anlayınca biraz sinirlenerek:

"Ne demek neden? Akşama kadar trenin gelmesini bekleyecek değiliz ya!" deyiverdi.

Tuğrul, Koray'ın tartışmaya meyilli yapısınıbildiğinden konuyu uzatmamak için:

"Birkaç saat içinde arızanın giderileceği söylendi biliyorsun, epey zamandır bekliyoruz, trenin gelmesi yakındır." dedi.

Tuğrul'un her zamanki gibi konuyu alttan alıp,ılımlı ve sabırlı bir tavır sergilemesi Koray'ı iyice çileden çıkarmıştı:

"Dostum, sen ne yaparsan yap, ben geri dönüp, diğer arkadaşlarla birlikte Lizbon'u gezeceğim. Bu kadar uzak mesâfeyi, sâdece kral ve kraliçelerin yaşadıkları şatoları görmek için gelmedik ya!" dedikten sonra, oturduğu koltuğun altına koyduğu sırt çantasını hışımla alarak, yol arkadaşına vedâ bile etmeden oradan ayrıldı.

Tuğrul, Koray'ın ardından bakakalmıştı. Ne olmuştu da, Koray bu kadar sinirlenmişti şimdi? Güvenerek birlikte yola çıktığıarkadaşı, yabancı bir ülkede onu yüzüstü bırakıvermiş ve saniyeler içinde toz olmuştu.

Ne olursa olsun başladığı bir işin sonunu getirmeyi seven Tuğrul için, Sintra yolundan dönmek yoktu. Hele de bu saatten sonra onun için, yalnız başına bile olsa oraları görmeden geri dönmek diye birşey söz konusu olamazdı.

Okuduğu bir kitapta, bir insanın üç şekilde tanınabileceği yazmıyor muydu? "Yolculukta, alışverişte ve tartışma sırasında."

Tuğrul, Koray'ı tanımıştı. Anlaşılan o ki: hayat ona, daha yolculuklarının en başında yoldaşlarının karakterleri hakkında önemli bilgiler armağan ediyordu. Her insan, evrensel mozayiğin renklerinden birini oluşturuyordu. Tuğrul, her rengin değerli olduğunu kabul ediyordu etmesine; ama her renge aynı mesâfede durulmaması gerektiğini de edindiği tecrübeler sâyesinde öğreniyordu.

Aradan geçen birkaç dakika içinde istasyon daha da kalabalıklaşmıştı. Bunun nedeni, turistleri taşıyan otobüslerin öğle saatlerinde Lizbon'a gelerek serbest gezme zamanlarını yaratmasıydı. Belli ki turistlerin büyük bir bölümü, tren yolculuklarının eskiyi anımsatan havasını solumak istemişlerdi. Sintra istasyonu, birdenbire insanlarla dolmuştu.

Tuğrul, az ilerideki koltukta oturan Afrikalıçocuğun, ayakta duran yaşlı bir kadına kendi yerini verdiğini gördü. Ayağa kalkınca etrafına şöyle bir bakınan Afrikalı çocuğun gözü, bir an için Tuğrul'un yanındaki boş koltuğa takılıverdi. Bunu fark eden Tuğrul çocuğa el işareti yaparak, yanındaki koltuğu işaret etti. Nasıl olsa onun bulunduğu tarafta şu an için, mutlaka yer verilmesi gereken yaşta biri görünmüyordu. Etrafta yalnızca birbirleriyle şakalaşan çocuklar ve gençler vardı. Turistlerin büyük bir bölümü bilet satış bürosuna yakın yerlerde birikmişlerdi. Afrikalı çocuk, teşekkür ederek Tuğrul'un yanına oturdu. Tanıştıktan kısa bir süre sonra iki genç, nasıl olduğunu anlayamadan kendilerini akıcı bir sohbetin içinde buldular.

Adının Mauro olduğunu söyleyen çocuk İngilizceyi gâyet güzel konuşuyordu. Tuğrul'a hangi ülkeden geldiğini sordu. Türkiye'nin adını duyar duymaz yüzünde aydınlık bir gülümseme belirdi. Yıllar önce arkadaşlarıyla birlikte 23 Nisan şenliklerinde ülkesi Angola'yıtemsil etmek için Türkiye'ye geldiğini ve gezdiği yerleri çok beğendiğini söyledi. Anlaşılan,delikanlının yüreğinde o günlere dâir güzel anılar kalmıştı.

Tuğrul, ülkesinin bu kadar beğenilmiş olmasından dolayı büyük bir mutluluk duymuştu. Sonra, dünyanın gerçekten küçük olduğunu düşündü. Türkiye'den ve Afrika'dan gelen iki insan, Portekiz'de buluşup derin bir sohbete dalmışlardı,şaşılacak şeydi doğrusu!

"İngilizcen çok iyi Mauro" dedi Tuğrul. "Bunu nasıl başardın?"

Mauro, gurur dolu bir sesle:

"Öğretmen olan babam sâyesinde tabi." diye cevap verdi. "Onun sâyesinde Afrika'nın pek çok ülkesinde bulunduk. Gittiğimiz yerlerde hep en iyi okullarda okuma olanağını buldum. Böylece İngilizceyi de küçük yaşlardan itibâren öğrenmeye başladım." diye cevap verdi.

Tuğrul heyecanla:

"Ne güzel! Şanslıymışsın gerçekten. Doğruluğu ne kadar tartışılsa da bugün bilinen bir gerçek var ki o da: evrensel dostlar edinebilmek için İngilizce bilmenin gerekli olduğu. Eğer öyle olmasa tüm bunları seninle nasıl konuşacaktık, öyle değil mi?" dedi.

İki genç gülüştüler.

Mauro tebessüm dolu bir ifâdeyle:

"Peki ya sen İngilizceyi nasıl bu kadar akıcıkonuşabiliyorsun Tuğrul?" diye sordu.

Tuğrul, çocukluğundan beri anadili olan Türkçenin inceliklerini keşfetmeye büyük önem verdiğini, bu sâyede İngilizceyi öğrenmenin de kendisi için oldukça kolay olduğunu söyledi. Bir insanın kendi dilindeki zenginlikleri keşfedip yaşamına kattıktan sonra, ancak o zaman diğer dilleri de kolay şekilde öğrenip konuşabileceğine inandığını belirtti.

"Oldum olası dil öğrenimi benim için bir zevk olmuştur Mauro. Bunda, ben çocukken yurtdışında okuyan teyzemin, o sıralarda bana posta yoluyla İngilizce öykü kitapları göndermesinin de büyük rolü vardır. Kapıda postacıyı gördüğüm zamanlardaki heyecanımı sana anlatamam. Hiç unutmam: bana gönderilen renkli kitapları sanki bir bulmaca kitabındaki bulmacaları çözerken duyduğum mutlulukla okurdum. Okuduklarımdan anlayamadığım kısımların altlarınıçizer, sonra onlarla ayrıca uğraşırdım. Galiba bu yüzden, hâlen İngilizce olarak eğitim veren bir üniversitenin mimarlık bölümünde okuyorum. Senin anlayacağın, ne çizimler ne de İngilizce peşimi hiç bırakmadı Mauro." diyerek neşelişekilde kahkaha attı.

Onun bu neşesini gören Mauro da bastı kahkahayı. Sonra, "Neşe de hüzün kadar bulaşıcı galiba." diye düşünerek yeni tanıştığı arkadaşına sevgiyle baktı.

Mauro'nun elinde tuttuğu kırmızı renkli defter Tuğrul'un dikkatini çekmişti. Delikanlı merakına engel olamayarak bir elinde kalem, diğer elinde not defteriyle hâlihazırda bekleyen arkadaşına neler yazdığını sordu. Mauro, zeytin karası iri gözleriyle uzaklara bakarak:

"İnsanların olaylar karşısında birbirlerine karşı nasıl davrandıklarını notlar hâlinde yazıyorum." diye cevap verdi. Tuğrul merakla:

"Nasıl yani?" diye sorarak arkadaşının ne demek istediğini anlamaya çalışıyordu.

Mauro, bilgece bir tavırla:

"Sen ubuntuyu hiç duydun mu Tuğrul? "diye sordu.

Tuğrul hayır anlamında başını iki yana salladı.

Mauro sanki içinde kocaman bir volkan varmış da, o volkanın içindekileri püskürtmeye çoktan hazırmışçasına:

"Afrika'da artık klâsikleşmiş bir felsefedir bu. Ubuntu sözcüğünün kökeni, Güney Afrika'daki Bantu diline kadar dayanıyor. Kısaca, "insanlık" anlamına geliyor. Daha doğrusu, tüm insanlara karşı şefkatli, merhametli ve iyiliksever olmayı içeren bir kavram. Bu felsefeye inananlar; insanlar dâhil diğer varlıklarla birlikte bütünün bir parçası olduklarını bilirler. Bu nedenle, diğerleri ezildiğinde, küçük düştüğünde veya zor durumda kaldığında tüm bunlar kendi başına gelmiş gibi onlarla aynı duyguları hissederler. Tam tersine onların elde ettikleri üstünlükler ve mutluluklar karşısında da aynı şekilde mutluluk duyarlar. Bir insanın insan olabilmesi için mutlaka diğer insanlara ihtiyacı vardır. Ubuntuya inanan insan, "Ben ancak "Biz" olduğumuz zaman "Ben"im" der."

Tuğrul, Afrikalı arkadaşının sözlerini hayranlıkla dinliyordu. Söylediklerini onaylarcasına coşkulu bir ses tonuyla:

"Mauro, bu anlattıkların bizdeki tasavvuf felsefesine çok benziyor. Tasavvufta da, ruhsal olgunlaşma için insanın insana gereksinim duyduğundan, tek başına bu olgunlaşma sürecini tamamlayamayacağından bahsedilir. Eğer bir toplumda birbirine insancıl bir yaklaşımla bağlanan insanlar varsa, o toplumun ancak o zaman gelişim gösterebileceğine inanılır. Bunun için, kendini karşındakinin yerine koymak sûretiyle onun hissettiklerini hissetmenin ve eğer bir sıkıntısı varsa ona şefkatle yardımcı olmanın önemi üzerinde durulur. Çağlar boyunca tasavvuf öğretilerini etraflarına yayan bilge kişilerin, evrensellikte birleşebilmek için önce birimlerden başlamak gerektiğine dâir öğütleri bu nedenle oldukça değerlidir."

Bu defâ anlatılanlara hayran olma sırası Mauro'ya gelmişti.

"Tuğrul gerçekten sen ne büyük bir cevhersin dostum!" deyiverdi.

Tuğrul mahcup bir şekilde gülümsedi ve "Sâdece bu konularla ilgiliyim diyelim istersen." diyerek konuyu kendinden dışarıya yönlendirmeye çalıştı.

Yalnızca yarım saattir sohbet etmelerine rağmen, iki delikanlı sanki birbirlerini yıllardır tanıyormuşçasına anlıyorlardı. Mauro devam ediyordu:

"Senin anlattıkların bir bakıma "Empati" denilen kavramı da çağrıştırıyor.Yanılmıyorsam, Amerikalıbir psikoloğun kitabında okumuştum. Empati, " Seni fark ediyorum, duygunu paylaşıyorum ve bu yüzden sana yardım etmek için harekete geçiyorum." aşamalarından oluşuyormuş."

Tuğrul söylenenleri onaylarcasına başını salladıve:

"Biliyor musun Mauro, "Empati" sözcüğü Türkçede "Duygudaşlık" olarak karşılık bulur? O sözcüğü kendime çok yakın bulurum. Mauro oldukça komik bir telâffuzla:

"Tuygudaslık" diye arkadaşının söylediği kelimeyi tekrar etti.

İkisi birden güldüler.

Tuğrul Mauro'ya yönelerek:

"Demek ki sen, sosyal bir laboratuvar olan dış ortamlarda insanları uzaktan inceleyerek, onların olaylar karşısında sergiledikleri tutumları anlamaya çalışıyor, böylece duygudaşlık becerileri hakkında fikir edinmeye çalışıyorsun."

Mauro, evet anlamında başını salladı.

"Peki ama bu değerlendirmeler ne işine yarayacak Mauro?"

"Portekiz'de okuduğum üniversitedeki bitirme tezimi yazmaya elbette. Bu tarz araştırmalar, felsefe bölümünde okuyan öğrenciler için oldukça önemli. Psikoloji bölümünden arkadaşlarla ortak olarak hazırladığımız bir proje için de aynı verileri kullanacağız. Yüzeysel de olsa ilginç tespitler olacak sanırım."

Tuğrul, Mauro'nun üniversite öğrencisi olduğunu duyunca oldukça şaşırmıştı. Mauro'nun görünüşünden onun kendinden küçük yaştaki bir lise öğrencisi olduğunu sanmıştı.Ona dönerek şaka yaparcasına:

"Dostum, bu kadar genç kalmanın sırrı nedir, söyler misin?" diye sordu.

Mauro hiç istifini bozmadan, gözlerinden sevgi dolu ışıltılar saçarak:

"Duygudaşlığı doyasıya yaşamam olmasın sakın. Böylelikle herkesi olduğu gibi kabul ederek, tüm insanları ve bütün varlığı şu küçücük yüreğime sığdırmam" diye karşılık verdi. O anda, sağ eliyle göğsünün sol yanına bastırarak yüreğini işaret ediyordu.

Tuğrul'un gözleri dolmuştu. Dünya üzerinde böyle derin algıları olan, duygudaşlığı yüreğinin en ücra köşelerine kadar işlemişinsanlar da vardı demek. O insanlardan biriyle, küçük bir tren istasyonunda karşılaşmaksa, onun için dünyalara bedeldi.

İçinden "İyi ki beni bırakıp gittin Koray." diye geçirdi. "Yoksa Mauro gibi bir dostu nasıl tanıyabilirdim ki?"

Uzaklardan, Sintra treninin düdüğünün çığlığıandıran sesi geliyordu. Dakikalar sonra, saatlerdir kendisini bekleyen yolcularını almak üzere duran trene binenler arasında iki delikanlı da vardı.Duygudaşlığa ve evrene dâir sohbetlerine trende ve Sintra'nın büyüleyici güzellikleri arasında devam etmek üzere birlikte yola koyuldular.

(*): Berfin Bahar, Mart 2015, Sayı 205

 
 
                                                       GÜZ PERİSİ*
 
İnsan, duygulardan örülü bir bilmece. Duygularsa; sözcüklerde, notalarda ve renklerde hayat bulmak için çırpınıp duran küçük kelebeklere benziyor. Hisler, sanata dâhil olma aşamasında insan için köprü görevini görüyor. Öyle bir köprü ki bu: etrafı alevlerle, dikenlerle, çıkmaz sokaklarla dolu. Bunların çokluğu ölçüsünde, sanatçı yaratıcılığını ortaya çıkarabiliyor. Evrenin esas sahibinin kendisine emânet olarak verdiği yetenekleri, yaratıcılık kapsamında edebiyata, müziğe ve tablolara yansıtabiliyor. Buraya kadar her şey olağan bir bakış açısını sergiliyor. Ancak, duyguların her insanda farklı açılımlar göstermesi nedeniyle, özellikle sanatçıların eserlerini üretirken en fazla hangi duygulardan beslendikleri noktasında ayrıcalıklara sâhip olmaları da ilgi çekici bir durumu ortaya koyuyor.
 
Sanat eserlerini açığa çıkarmak/üretmek için emek verilen zamanlar, tıpkı tabiat ananın doğum sancılarıyla ter attığı zamanlara benziyor. Nasıl ki, kış sonrasında toprağın yeniden canlanması aşamasında gayretlerle dolu bir süreç yaşanıyorsa, sanatçı için de benzer durumlar söz konusu. Toprağın altına gizlenmiş tohumların, kar sularıyla beslenip birer ikişer patlaması ve ardından yeşermesi gibi sancılı bir uyanış bekliyor sanatçıyı. Köklerinden başlayarak yavaş yavaş dirilen bitkiler, kış uykularından uyanan hayvanların varlığı, aylar boyunca gökyüzüyle küsmüş olan güneşin, onunla yeniden barışarak evrenle kucaklaşmasıyla yenileniyor hayat.
 
Hangi sanat dalıyla uğraşırsa uğraşsın, sanatçı için doğanın sırasıyla izlediği tüm aşamalar ayrı bir anlam taşıyor. Çünkü o da  eserlerini oluştururken, özünün âit olduğu tabiat ananın attığı terleri atıyor. Sancılanıyor; an geliyor can çekiştiğini sanıyor. Yüreğinde fırtınalar kopuyor, yangınlara ve acılara teslim ediyor benliğini. Sanki bir ömür boyu sürecekmiş gibi hissettiği hüzün yağmurlarına teslim oluyor. Bu teslimiyeti çoğu zaman kendi isteğiyle kabulleniyor. Güneşli değil, kasvetli bir günü yüreğine buyur ediyor. Sancılanma sürecini doyasıya yaşamak istiyor. Ne tuhaftır ki, sanatla uzaktan yakından ilgisi olmayanlar için, böyle bir süreci arzulamak çoğu zaman olağandışı karşılanabiliyor.
 
İnsan, hiç ister mi mutsuzluğu deneyimlemeyi? Üret(ebil)mek için, yüreğindeki yangınlara sarılmayı, mutluluklarla dolu hislere tercih eder mi?
 
Kişilere göre değişmekle birlikte, tercih eder elbette. Çünkü içinde bulunduğu duygu bahçesinin kendisine evren tarafından sunulduğunun farkındadır. Ancak, o bahçeden toplayacağı çiçekler sâyesinde var olacağının da bilincindedir üstelik. Eğer, yaşamının o döneminde varlığına uygun görülen rol, gönül çeşmesinin kaynağını hüzün pınarından almasıysa, bunu da seve seve kabul eder sanatçı. Teslimiyetinde arar yaratıcılığını.
 
Bunu ancak, hayatın anlamını sözcüklerin (notaların, renklerin vb.) gizeminde bulanlar anlayabilirler. Yalnız onlar anlarlar: Edebiyata (sanata) gönül vermiş yüreklerin, dış dünyadaki zorluklar kadar, iç dünyalarında da nice fırtınalar atlattıklarını. Dıştan belli etmeseler de, ruhsal olgunlaşma süreçlerine bağlı olarak geçirdikleri sancılı zamanları. Bir tırtılın kozasından çıkmak için debelenip durması sırasındaki gayretlerinin benzerini yaşayanları, bir tek yazan eller /sanatçılar anlarlar. Böyle zamanlarda, edebiyat yolcularının ve diğer sanat dallarına gönül vermiş olanların en yakın dostlarının “Güz Perisi” olduğunu da sâdece onlar bilirler.
 
“Güz Perisi” kim midir?
 
Yüreğindeki güz mevsiminden beslenenlerin can yoldaşıdır o.
 
Sanatçıya;  iç dünyasındaki fırtınaların, yangınların ve yaşadığı hüzünlerin, evren tarafından onun eline verilmiş olan birer nimet olduğunu hatırlatır. Eğer tüm bunlar olmazsa; ona, asla sanatın o eşsiz bahçesindeki çiçeklerinden koklayamayacağını, sancıların ardındaki rahatlama hissinin hoşnutluğunu yaşayamayacağını fısıldar. Sözcüklere, notalara, renklere… sığınabilmek için, yüreğindeki olağandışı hâllerin güzelliklerini mutlaka yaşaması gerektiğini usulca, tatlı tatlı anlatır.
 
Tabiat ananın, çektiği tüm sıkıntıların ve sancıların ardından evlâtlarının yaşama katılması gibi, sanatçının içindeki tarifsiz yoğunluklar da, bir volkanın patlamasına benzer hâllerle  an gelir, patlayıverir. Kâğıda, porteye, tuvale saçılır tüm duygular. Kelimeler, notalar ve renkler dile gelir o zaman. Duygular ne kadar şiddetliyse, dış dünyaya o oranda büyük bir hızla gönderilir ve aynı oranda etkili olur.
 
Yazıya dökülür: okuyanı büyüleyen. Müzik olur: ruhları şifâlandıran. Tablo olur: göreni kendine hayran bırakan.
 
Bir tesâdüf olamaz: Yaşadıkları çağa damgasını vurmuş nice büyük  sanatçının zorluklarla, çilelerle, acılarla dolu yaşamlardan gelmeleri. Her birinin, yüreklerinde gürül gürül akan çağlayanları, zarif damlacıklar hâlinde eserlerine yansıtarak  diğer yüreklere akmaları.
 
Onların da, tabiat ananın doğum sancılarıyla ter attığı zamanların benzerlerini yaşayıp, zorlandıklarında “Güz Perisi”nin  yumuşacık kanatlarının okşayışlarıyla güç bulmaları…
 
Sıradan hislerle değil, sıradışı duyarlıklarla bezenmiş yaşamlarının, çağlar ötesinden yansıyan ışıklarının günümüz insanının benliğini aydınlatması asla  tesâdüf olamaz.
 
Bu tarz durumlar, gerçek anlamda sanatçı olabilme gayreti içinde olanlara; aydınlık yolları, doğru istikâmette olunduğuna dâir rahatlatıcı hisleri ve evrenin her duyguyu varlıkları aracılığıyla yerli yerinde kullandığını da hatırlatır aynı zamanda. Güz perisinin nârin görünüşlü ama özünden aldığı güçle bir o kadar da sağlam kanatlarının sıcaklığını bizlere hissettiren de yine geçmişten günümüze yansıyan deneyimlerin ışığıdır.
 
O deneyimleri, kendi deneyimlerine katarak yol almaya çalışanlar için, "Güz Perisi" biricik dost ve cana can katan en kıymetli yoldaştır.
 
(*): Eliz Edebiyat, Mart 2015, Sayı 75
 

5 Mart 2015 Perşembe

 
 
                                                TAHTEREVALLİ*
 
“Uçlarda gezinmek zarar verir insana. Ne olursa olsun, orta yolun güzelliklerini kat hayatına, demişti bir bilge.”
 
Çocukluğumda okuduğum, bilmem hangi kitaptan aklımda kalmış olmalı bu cümleler. Kanatlarını çırpa çırpa gökyüzüne doğru uçan bir kelebek gibi, birdenbire zihnimin derinliklerinden, günışığına kucak açıyor düşünceler. Hangi vakit olacağı belli olmayan bu açılımlar, yılan gibi süzülerek akan bir nehir misâli denizine kavuşmayı diliyor. Çağrışımlar, hatırda kalanlar ve gözlemler yön veriyor satırlara.
 
Eskiden çocuk parkları vardı bilirsiniz: hani şu, içinde kaydırak, birkaç salıncak ve tahterevalli bulunan oyun alanlarından bahsediyorum. Çocukluk arkadaşıyla dönüşümlü olarak salıncağa binmenin keyfini yaşamayan  hemen hemen yok gibidir. Arkadaşının salıncağını var gücüyle sallayarak, onu havalara uçuran kimbilir kaç çocuk için bugün o anılar sevgiyle hatırlanıyordur? Kaydıraktan, önce kimin kayacağı konusunda tatlı bir çekişmeye giren çocukların, bu çekişmenin ardından sevgiyle oyunlarını sürdürmelerine şâhit olmayan var mıdır acaba?
 
Özellikle, kendi çocukluğunda koşulları nedeniyle çocuk bahçelerine gitme olanağı bulamayanlar veya çocukluklarında zâten böyle alanlar olmadığı için oralara gidememiş olanlar açısından, (günümüzde her ne kadar eski sâdeliğini kaybetmiş olsa da), hâlâ mevcut olan oyun alanlarını gözlemlemek büyük bir zevk. Hele o tahterevalli yok mu, ilginç bir oyun aracı gerçekten. Eskinin ahşaptan yapılmış sıradan oyuncağı bugün gibi aklımızda. Gerçi günümüzde farklı malzemelerden ve renklerden üretilmiş olanları var artık.
 
Tahterevallinin her iki ucuna birer çocuk oturur ve önlerindeki kolları tutarak, bir bakıma denge deneyi yaparlar. Aşağı ve yukarı iniş çıkışlarla hem eğlenirler, hem de ağırlıkların dengenin sağlanmasındaki etkisini bizzat deneyimlemiş olurlar. Bu esnada ağır olmanın dengeyi bozucu yanını da keşfederler. En sonunda ortayı bulabilmek için, mutlaka ağırlıkların dengelenmesi gerektiği sonucuna ulaşırlar. Oyun gibi görünen bu deney, çocuklara gelecekteki yaşantıları için önemli ipuçlarını sunar. Çocuklar bu sâyede, küçük yaşlarında her ne kadar işin düşünsel boyutunu  derinlemesine algılayamasalar da, dengeye ulaşmak için olması/olmaması gerekenleri az çok ayırt etmeye başlarlar. Zaman ilerledikçe ağırlıkların, normalden sapma gösteren hâllerin/davranışların yaşamsal dengeleri nasıl bozacağı konusunda farkındalık duygusu kazanırlar.
 
Öyle değil midir sâhiden? Hayat serüvenlerimizde hangi konuda olursa olsun aşırıya kaçtığımız, olması gerekenle hayata kattıklarımız arasındaki dengeyi bozduğumuz zamanlarda yaşamaz  mıyız en büyük acıları? Fazla yemek, içmek, çok konuşmak, hangi konuda olursa olsun fanatik şekilde davranmak, uç noktalarda gezinmek değil midir, en sonunda başımızı ellerimizin arasına alarak kara kara düşünmemize neden olan?
 
Tasavvufî açıdan düşünüldüğünde; nefsimize söz geçiremediğimiz, onu dizginleyemediğimiz zamanların ardından yaşamaz mıyız en büyük pişmanlıkları ve sıkıntıları? Aşırıya kaçan davranış biçimleri değil midir  kendimizle, çevremizle ve toplumla çatışmalarımızın kaynağı?
 
İşin en hüzünlü yanlarından biri de, kimi zaman bu davranış biçimlerinin kendimize yakın hissettiğimiz insanları da zor durumda bırakmasıdır. Önceleri  bizlere duydukları sevgi, saygı ve bağlılık dolu hisler nedeniyle bâzı şeyleri görmezden gelen sevdiklerimizi, davranışlarımızla istemeden de olsa en ağır mânevi yükler altında bırakmaz mıyız?
 
Böyle olunca da, zaman içinde zedelenen benlikler nedeniyle en yakınımızdakilerle aramızdaki bağlar giderek zayıflamaya başlar. Bu da, insanlar olarak denge üzerine yaratılmış olduğumuzdan, bu dengenin bozulmasının önemli sorunlar yaratacağını hatırlatır bizlere.
 
Sıradan gibi görünen bu hâl, bir insanın yaşamının anlamını keşfetmesi ve onu sürdürebilmesi için önemli noktalara işâret eder. Böyle durumlar, belki eskiden de vardı. Ancak günümüzün  âdetâ makineleşen insanı yaşamı sanki daha bir “aşırı” yaşıyor. Aşırı yiyor, aşırı ve acele konuşuyor, sevgisini  aşırı ve çabucak yaşıyor, nefsinin isteklerine aşırı derecede tâbi oluyor, yaşama geç kalmışçasına aşırı/ uç noktalarda davranışlar sergilemekten kaçınmıyor. Bu da yetmiyormuş gibi, tercihini aşırılıklardan yana kullanan diğerleriyle (kendisinden farklı düşünceye sahip olan aşırılarla) çatışıyor. Yaşamın sâdece kendi aşırılıkları üzerinde döndüğüne inanıyor. En sonunda da dengenin/ orta yolun dışına çıkmış davranışların kendisiyle birlikte diğer insanlara sunduğu üzüntü yağmurlarında ister istemez ıslanmak zorunda kalıyor.  
 
Esasında insanlar olarak bizleri zor durumda bırakan, aşırılığın yaşamın geneline yayılan yansımalarıdır. Bu yansımaların, berâberinde sosyal veya kişisel ilişkilerimiz üzerinde bıraktığı derin ve yıpratıcı etkileridir. Ne kadar yavaş olursa olsun, bir kere aşırılığa kaçtığımızda aşırılığın hızı artar ve zaman içinde bu davranış şekli alışkanlık hâline gelir. İşin en olumsuz yanı da, böyle bir huy edinildiğinde, iletişim hâlinde olunan insanların duyarlılıkları, hassâsiyetleri ve kendilerine özgü yönleri  birbirinden ayrılmadan hepsinin aynı kefeye konularak tartılmasıdır. Aynı aşırı davranışın, her insanda ayrı etkiler yaratıp yaratmayacağı, o insanların akıl ve gönüllerinde birbirinden  farklı şekilde sarsıcı izler bırakabileceği ihtimâli zerre kadar düşünülmez. Bunun sonucunda da geriye, hangi sonuca ulaşılmak için sergilendiği bir türlü anlaşılamayan aşırı davranışların derin izleriyle birlikte, yüreği incinmiş insanlar kalır.

Büyüklerimiz ne güzel söylemişler: "Her şeyin azı karar, çoğu zarar" diye.

Her şeyin aşırısı, biz ne kadar istemesek de, en başta yine bize zarar veriyor. Maddi hayatın aldatıcı yanına kendini kaptıran insan, onun nimetlerinden doyasıya yararlanayım derken bir de bakıyor ki, iş çığırından çıkmış. Bunun sonucunda bedensel olarak sağlık sorunları yaşamasını bir yana bırakın, ruh dünyasında açılan görünmez yaralarla da uğraşır hâle gelmiş. Ruhundaki yaralar derinleştikçe, bu durum bedenine daha da olumsuz şekilde yansımış. Kısır bir döngüde sıkışıp kalan insan için yaşam, içinden çıkılamaz bir girdap hâlini almış.
 
Konuya bir başka pencereden bakıldığında farklı bir durumla da karşılıyoruz tabi. Onu da gözardı etmemek gerek:

Hayata bakış açıları sıradışı olan sanatçılar düşünüldüğünde, pek çoğunun zaman zaman aşırıya kaçan düşünce ve duygu yoğunluğu yaşadığını görüyoruz. Öyle olmasalar, zâten hiçbirinin evrenin kendilerine sunduğu esin pırıltılarını yakalama şansları  ol(a)mazdı. Bu tarz insanlar  ancak ruhsal dünyalarındaki iniş-çıkışlar sâyesinde çeşitli eserleri ve çalışmaları açığa çıkarabilirler. Buna kimsenin bir sözü yok elbette. Yeter ki, böyle insanların sergiledikleri davranışlar kendilerini ve çevrelerini olumsuz şekilde etkilemesin. Yeter ki, sırf sanat eserlerinin oluşturulabilmesi için ihtiyaç duyulan ilhamı alabilmek ve sözde kendi yüreğini besleyebilmek için diğer insanların gönül evlerinin pencerelerinde kırıklar oluşturulmasın.
 
Böyle olmadığı müddetçe, zaman zaman orta yoldan uzaklaşmak ve sahilden uzaklaşıp dev dalgaların heybetine teslim olmak, sanatçı için  doğal bir gereksinim olduğundan kabul edilebilir niteliktedir. Bu sınırı bilmekse, atalarımızın tâbiriyle her kişinin değil, er kişinin işidir.
 
Tahterevallideki dengenin ucu, zaman içinde bireylerin etkileşimi sonucunda oluşan toplumsal dengeye de dokunacaktır. Başkalarını düşünmeden, toplumsal değerleri hiçe sayarak sâdece kendi isteklerine göre yaşayanlar, bu dengenin yönünü ister istemez değiştireceklerdir. Buradaki en önemli nokta, aşırılıkların insana özgü güzellikleri zedeleyerek, insanlar arasındaki bağları zayıflatmasıdır.

Tüm bunların sonucunda, geriye yalnızca sözde modern çağ insanının yalnızlık denizinde çırpınıp durması kalıyor. Böylece kalabalıklar içinde yalnızlaşan insanlar, görünürde kalabalık ama özünde yalnız toplumları oluşturuyor. Suya atılan bir taşın oluşturduğu halkalar gibi giderek artan bireysellik, bütünselliğin oluşumunu dolaylı olarak engelliyor.

Tahterevallinin dengesi bozulunca; toplumların, dünyanın ve evrenin dengesi de kendiliğinden bozulma eğilimi gösteriyor. Böylece, dengenin yaratacağı güçlü bağların ve güzelliklerin yerini puslu tenhâlıklar alıyor.
 
(*): İstanbul Bir Nokta, Mart 2015, Sayı 158
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

7 Şubat 2015 Cumartesi

 
 
   
   HAYATI SEYRETMENİN DAYANILMAZ AĞIRLIĞI*
 
Günümüzde toplum olarak epey gelişimler gösterdik. Bir mahalle kahvesinin önüne çektikleri sandalyelerde saatlerce oturarak, sabır ve merakla gelen geçeni seyredenlerin sayısı hiç de az değil doğrusu. Ya, yakıcı güneşin altında usanmaksızın oturan nicelerinin,  yalnızca denizin şifâlı suyundan faydalanmak için orada bulunanları inceden inceye seyre dalmalarına ne demeli?
Otoyol kenarlarındaki boş alanlara kurulup, gün boyunca gelen geçen arabaları seyredenleri de unutmamak gerekir tabi. Zevk bu, ne denilebilir ki? Kalabalık bir ortamda, insanların çoğunun yanındakilerle sohbet etmek yerine ilgilerini başkalarına yönelterek uzaktan da olsa onları seyretmeleri benzer zevkleri işaret etmiyor mu gerçekte?
 
Tüm bunları bir yana bırakalım hadi. Televizyonda başkalarının hayatlarını izlemek için, hiç düşünmeden uzun saatlerimizi fedâ etmemiz neyin sinyallerini veriyor acaba? Yoksa, ruhsal/zihinsel gelişimlerimizin ilerilere taşındığının müjdesini mi sunuyor bizlere?
Bu sorgulamaların her biri, toplumu oluşturan bireyler olarak çoğu zaman  yaşamı ıskaladığımızı düşündürüyor insana. Öyle ki, hayatı seyretmenin dayanılmaz ağırlığı altında ezilen insanların, kendi hayatlarına yabancı kalmalarının hüznünü yaşıyor kalem. Bir yandan da, her yeni güne merhaba derken, aklıyla ve ruhuyla gelişimlere açık zihniyetlerin özlemini çekiyor.
 
Akıllar; anlamaya, öğrenmeye ve nitelikli verilerin ışığıyla aydınlanmaya hasret kalmış durumda bugünlerde. Ruhlarsa; kendilerini yücelten, varlıklarına  incelikli değerler katan, kapasitelerini arttıran gelişimleri büyük bir sabırla bekliyor.
Tüm bunların gerçekleşebilmesi için, insanlar olarak gayret içinde olmamız gerekiyor galiba. Üstelik, bu gayretin çıkış noktasının başkalarının hayatlarını seyretmekten çok, kendi hayatlarımızı keşfetmenin ve yaşamanın güzelliklerinden geçtiğini de anlamamız gerekiyor.  
 
Çağlar ötesinden, "Ruhunuzu, yüreğinizi alabildiğine doldurun."  diyen Goethe'yi anıyor yürek.  Ardından, tasavvuf büyüklerinin insanlara  yüzyıllardan bu yana;  öze dönüşe, kendi varlığındaki derinlikleri ve sırları keşfederek gerçeğe ulaşmaya, kusurları  başkalarında aramak yerine, önce kendimizdeki kusurları farketmeye ve onları gidermeye çalışmaya, hayatın anlamını ve yaratıcıyı doğru algılayabilmek için  zamanı verimli ve doğru kullanılabilmeye dâir pek çok öğretisini hatırlıyor. Bu düşüncelerin ışığında, uzaktan da olsa başkalarının hayatlarını seyrederek yaşamanın insanı kendi varlığından nasıl da uzaklaştırdığını düşünüyor.
Hayatın rengârenk bir gökkuşağını andıran renklerini birer birer keşfedebilmek için, özümüzden çok uzağa düşüyor yollarımız. O yollar ki: kitle iletişim araçlarının hâkimiyeti altındaki çağımızda, dikkatlerimizi bizleri hiç ilgilendirmeyen ve  hiçbir şekilde geliştirmeyecek konulara, aslında tanımadığımız insanların yaşamlarına çekiyor. Ünlülerin ne yaptıkları, nerelerde kimlerle gezdikleri, hangi marka otomobil kullandıkları, kazançlarının miktarı..  gibi konular zamanımızı sünger gibi emiyor da, bizler bunları farkedemiyoruz bile. Belki de her şeyin farkındayız da, işimize öyle geldiği için yenik düşüyoruz, bu zaman ve yaşam yiyici aldatmacalara, kimbilir?
 
Bununla da kalmıyor ki tüm bunlar. Sosyal ortamlardaki sohbetlerimizin konularını da, yine hayatı seyrederek edindiğimiz izlenimler oluşturuyor. Sanki paylaşılacak başka bir konu, edinilecek daha nitelikli bir tecrübe yokmuş gibi...
 
Burada önemli bir noktanın altını çizmek gerekiyor elbette: İnsan, kendisini ancak karşısındakilerde, yani diğer insanlarda görebilir. Eksilerini-artılarını, karşısındaki insanda örnek olarak görüp, seyredince anlayabilir. Böylece kendini  gelişimin, düzelmenin, yenilenmenin kollarına bırakabilir. Bu bir açıdan, "İnsan insanın aynasıdır." ifâdesinin hayata geçmiş biçimidir onun için. Ancak, bakacağı aynaları seçmek veya hangi aynaya ne kadar bakması gerektiği konusunda ölçüyü tutturmak kişinin irâdesine, bilinç düzeyine ve zamanı iyi kullanmadaki becerisine bağlıdır. Bunların sonucunda, hayatı seyretmek yerine, onu yaşamanın nimetleriyle buluşmak çok daha kolay olacaktır.
 
Bir başkasının hayatından alınacak dersler, öğütler de vardır. Bir sanatçının, bilim/gönül insanının yaşam tecrübelerinin, eserlerinin ışığında yolumuza devam etmek hangimizi mutlu etmez, yüreklerimize umut aşılamaz ki? Böyle insanların hayatlarını; televizyon, radyo, internet aracılığıyla kendi  hayatlarımıza  katabilmek için seyretmek başkadır elbet. Bu durumun, yukarıda bahsettiğimiz seyirlerle uzaktan yakından ilgisi de yoktur üstelik. Evrendeki tüm güzelliklerin varlıklarımızı geliştirecek şekilde keşfiyse, tadına doyum olmaz deneyimleri ve seyirleri sunar bizlere.
 
Buradan da anlaşılıyor ki:
 
Hayatı seyretmenin dayanılmaz ağırlığı altında ezilmek yerine, kendi hayatlarımızı tüm zorluklarına rağmen yaşamaya çalışmak en mantıklısı gibi görünüyor. Zaman nimetinden verimli şekilde yararlanarak kişisel gelişimlerimizi sürdürebilmek için, gereksiz seyirlerin yerini bilinçli yaşam yolculuklarının almasıysa, en çarpıcı ipucu olarak karşımıza çıkıyor.

(*): İstanbul Bir Nokta, Şubat 2015, Sayı 157

 

 

 

28 Ocak 2015 Çarşamba




                  MEKTUP ve MEKTUPLAŞMAK ÜZERİNE*

Mektubun insan hayatındaki önemini düşündüğünüzde, art arda gelen düşüncelerin girdabına kapılıp gidiyorsunuz bir an. Öyle bir girdap ki bu: insanı alıp eskilere; geçmişin tozlu raflarına, Arnavutkaldırımlı sokaklara, tek katlı evinin bahçesindeki gülleri her sabah büyük bir özenle sulayan yaşlı teyzeye kadar götürüyor. An geliyor, elinize bulaşan gül kokularıyla kendinizden geçiyorsunuz. Yaşlı teyzenin suladıktan sonra koparıp size verdiği güller bunun tek suçlusu, biliyorsunuz. Birdenbire bahçe kapısında bir postacı beliriyor. Ardından yaşlı teyzenin, gözleri parlayarak heyecanla kapıya yönelişini bir fotoğraf gibi çekiyor gözleriniz. Onun kırışık elleriyle, zarfa okşarcasına dokunuşunun büyüsüne kapılıp gidiyorsunuz.

Zihinsel gezintinizin kuş tüyü hafifliğindeki güzelliği, birer birer satırlara saçılıyor sonra:

Mektup ve mektuplaşma kavramları, çağlar boyunca insan hayatına tarifsiz anlamlar yüklemiştir. Önceleri güvercinlerin ayaklarında taşınan müjdeler ve fermanlar, sonraları mektuba dönüşerek farklı anlamlar kazanmıştır. Mektuplar, XVI. yüzyıla kadar duygu alışverişinden çok, genellikle belirli haberlerin karşı tarafa aktarılması için kullanılmıştır. En eski mektup örneklerinin, Mısır firavunlarının diplomatik mektupları (MÖ 15. –14. Yüzyılları) ile Hitit krallarının Hattuşaş (Boğazköy) arşivinde bulunan mektupları olduğu bilinmektedir.

Batı edebiyatında mektup türünün ilk örneklerini Yunan edebiyatında görüyoruz. Mektup,  bir edebiyat türü olarak özellikle Lâtin edebiyatında gelişip yaygınlaşmıştır. Bu alanda yazanların başında Cicero gelmektedir.

Mektuplar sanatçılar için bir bakıma birer belge özelliği taşımıştır. Sözgelimi: Van Gogh’un tablolarının gerçek öyküsünü, yazdığı 650 mektup aracılığıyla kardeşi Theo’ya anlattığından, Mozart'ın ise yazdığı 3000’e yakın mektupta müziğinin derinliklerini birer birer açığa çıkardığından bahsedilir.

Dostoyevski, Schiller, Puşkin, Ahmet Hâşim, Abdülhak Hâmit, Ziya Osman Saba ve Ahmet Hamdi Tanpınar uzun mektuplarıyla bilinirler.

Mektup türüne diğer edebi türlerle birlikte hayat veren sanatçılar da vardır:

Örneğin: Goethe, mektuba büyük önem vermiş, “Genç Werther’in Acıları” adlı romanını mektup biçiminde yazmıştır. Hayatı boyunca 18.000 mektup yazdığı bilinen Voltaire, “İngiltere Mektupları”, Balzac “İki Gelinin Hâtıraları”nı ve Montesquieu, “Acem Mektupları”nı aynı şekilde, roman türüyle kaynaştırdıkları mektupları aracılığıyla kaleme almışlardır.

Bizden örnek vermek gerekirse: Reşat Nuri Güntekin “Bir Kadın Düşmanı”nı, Hüseyin Rahmi Gürpınar “Mutallaka”yı ve Halide Edip Adıvar “Handan” adlı romanını mektup-roman bütünleşmesinin yansımaları olarak edebiyatımıza kazandırmışlardır. Aynı şekilde; Halit Ziya Uşaklıgil, Ömer Seyfettin, Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve Sait Faik Abasıyanık gibi hikâyecilerimiz de mektubu edebiyatımızla buluşturmuş sanatçılardır.

İnsan hayatında mektubun neden bu kadar önemli olduğunu düşününce, mektup yazılırken kullanılan kâğıdın yalnızca bir kâğıt olmaktan çıkıp, apayrı bir kostüme bürünmesinde buluyorsunuz cevabı.

Mektup yazmak, sessiz bir coşkunlukla karşınızdaki kişiye akmanız demektir. Yazarak susmak, susarak konuşmaktır. Mektup yazabilmek, emek ve sabır ister. Zaman alıcıdır doğru, ama  mektubu yazıp bitirdiğinizde  o mektubu yazdığınız kişiye sunacağınız mutluluğu/ düşünce-duygu harmanını düşünüp, birdenbire tüm yorgunluğunuzun uçuvermesidir.

Eskiden mektuplaşmak, dostlar arasında bir başka güzeldi sanki. Günümüzdeki gibi, makinelerden medet umulmazdı. Hoş umulsa da olanaklar buna elvermezdi. İyi ki mekanik olanaklardan yoksunduk o zamanlar! İnsan sevinir mi yoksunluklara? Mektup söz konusu olunca, sevinir elbet.

Eski bir kâğıt parçası ve kalem yeterliydi, düşüncelerinize karışmış duygularınızı sevdiklerinizle paylaşabilmeniz için. Bâzen hüzün kokardı satırlar. Mürekkeple kalıcı hâle getirilmeye çalışılan sözcüklerin üzerine, o mektubu yazan kişinin gözyaşı damlardı, dağılırdı harfler. O satırları okurken hüznün kokusu, iyot kokulu deniz gibi yakardı içinizi. Anlardınız: dostunuz üzgün, bitkin…

Bâzen de postacının getirdiği bir mektup sevinç unsuru olurdu sizin için. Mektubu yazan kişinin, özenli şekilde duygularıyla birlikte el yazısını size armağan etmesiyle mutlu olurdunuz. “Belli ki, o da mutluyken bana içini açmış ve yazmış” derdiniz sessizce. Sâdece el yazısından anlamazdınız bunu. Târif edemediğiniz hissiyatlarla onun mutluluğunu sezerdiniz. Mektubu her kim yazmışsa; eski bir dostunuzun, kardeşinizin, aile büyüklerinizden birinin… sizden önce o mektuba dokunmuş olması ve böylece size sevgi enerjisini aktarması  yüreğinizde bambaşka ve sıcacık hisler uyandırırdı.

Şimdi  öyle mi ya? İnternet ve bilgisayar çılgınlığı derken makinelere bağımlı olduk çıktık. Toplum olarak değer verdiğimiz kutlama günlerinde, internet başta olmak üzere cep telefonu gibi insanları yakınlaştırdığı oranda uzaklaştıran cihazlar sâyesinde kutluyoruz birbirimizi. Öyle ki: eskiden en az mektuplaşmak kadar yaygın olan kartpostal yazma kültürünün  sıcaklığıyla dahi uzaktan yakından ilgisi olmayan yapaylıklarla kutluyoruz özel günlerimizi. Karşımızdakilere adlarıyla hitâp ettiğimiz mesajlarla da değil üstelik; otomatik olarak çok sayıda gönderilen, herkese aynı ifâdelerin sunulduğu mesajlarla sunuyoruz sevgimizi. Ne sevgi ama!…

Belki de sunduğumuzu sanıyoruz, kimbilir?

Zamanının yokluğundan yakınan teknoloji dostu günümüz insanının, sevgisizlik ve ilgisizlikten yüreğinin üşüyeceği bir sürece girdiğini bile henüz farkedemediği içler acısı bir dönemdeyiz.  Böyle bir dönemde; eskinin buram buram sevgi, ilgi, dostluk ve içtenlik kokan  mektuplarını ve mektuplaşma kültürünü özlememek mümkün değil.

Peki ya sizce?

 Mümkün mü?

(*) Eliz Edebiyat, Ocak 2015, Sayı 73

22 Ocak 2015 Perşembe

 
                           BERLİN'DEN YANSIMALAR*  
 
Kaldığım otel odasının penceresinden, beyaza ve dondurucu soğuğa teslim olmuş Berlin'i seyrediyorum. Kar taneleri birbirleriyle yarışırcasına cama vururken, kış mevsiminin yurtdışı seyahatleri için pek de uygun olmadığını düşünüyorum. Ardından soğuk mevsimin güzelliklerini yaşayabilmeyi dileyerek, gözlerimi karlara bürünmüş sokağa çeviriyorum. O sırada  bisikletiyle sokaktan geçen bir adamın,  yağan şiddetli kara rağmen  büyük bir azimle yol almaya çalışmasını hayranlıkla izliyorum. Böylece, bisikletli adamın varlığında,  yıllardır nice zorluğa direnmiş bir ülkeye geldiğimi derinlerden hissediyorum.
 
Kış mevsiminde uçak yolculuğu yapmak, hele de yurtdışına çıkılacaksa, insana apayrı bir deneyim sunuyor. Buz gibi havanın bedeninize işleyen dondurucu soğuğuna karşılık, uçaktaki sıcak atmosfer içinizi ısıtıyor. Sanki zıtlıklarla dolu bir dünyanın kapılarının aralandığını hissediyorsunuz. Dışarıdaki havanın soğuğu, öğrenme ve yenilikleri keşfetme arzunuz sayesinde yüreğinize sıcaklık olarak yansıyor. Bu sayede, olumsuz koşulların yaşamınıza kattıklarının, sizi ilerilere taşıyacağına inandığınız olumlu gelişimlere dönüşeceği anları sabırsızlıkla bekliyorsunuz.
 
Bu süreçte, Berlin'e uçuş güzergâhımızda bulunan, soğuk mevsimin dondurduğu Bulgaristan, Romanya, Slovenya, Macaristan ve Çek Cumhuriyeti'nin üzerinden geçiyoruz. Binlerce feet yükseklikten bakıldığında, yeryüzü gözlerimizi bembeyaz pamuklara sarılmış hâlde karşılıyor. Her yer soğuktan donuyor. Birkaç saatlik yolculuğun ardından Berlin Tegel Havaalanına varıyoruz. Uçağımızdan iner inmez, yolcu giriş kapısında bizi karşılayan Alman polislerini görünce ansızın garip hislere kapılıyoruz. Bir an için, türlü bahânelerle yetkililerin bizi uğraştıracaklarını ve Almanya sınırlarından girişimizi engelleyeceklerini düşünüyoruz. Oysa hiç de öyle olmuyor. Yolcuların oluşturduğu uzun kuyrukta epey bir zaman tedirgin şekilde bekledikten sonra nihâyet ülke sınırlarından içeriye geçmeyi başarıyoruz. Üstelik pek çok ülkeye girişte olduğu gibi  havaalanında birkaç aşamalı olarak gerçekleştirilen kontrollerle değil, sabırla sonucu beklenilen tek bir kontrolle yeni bir kültüre doğru ilk adımı atıyoruz.
 
Merhaba Berlin!..
 
Almanya'nın başkenti  ve en büyük şehri olan Berlin, eyâlet-kent olma özelliğini taşıyor. Almanya'nın kuzeyinde yer alan, Spree ve Havel nehirleri arasındaki bölge üzerinde kurulan şehir, 1961'den 1990'a kadar Doğu ve Batı Berlin olarak ikiye ayrıldığından, bu ayrılığın simgesi olan Berlin Duvarına "Utanç Duvarı" adı da veriliyor. Bu duvarın,  Nazi dönemi ve Yahudi soykırımını takiben İkinci Dünya Savaşı sonrasında nice hayatı bölmesi ve yok etmesi Almanya'nın tarihine  acı dolu hâtıralarla yazılmış. Berlin Duvarını aşmaya çalışırken perişan olan insanlara dâir fotoğraflar ve belgeler şehrin pek çok yerinde turistlere yönelik olarak sergileniyor. Bunları dikkatle incelediğinizde içinizin ürperdiğini, insanlık çatısı altında yaşanan acıları anlamlandırmakta zorlandığınızı hissediyorsunuz. Bununla birlikte, aynı zamanda insanı/insanları anlatan hikâyelerle dopdolu olan bir şehirde bulunmanın büyüleyici yanını da keşfediyorsunuz. O zamanların  izlerini her yerde ve her şeyde gözlemleyebiliyorsunuz.
 
Sözgelimi:
 
Berlin'de Soğuk Savaş yıllarından geriye kalan en önemli hâtıra olan, bir zamanlar Doğu ve Batı Berlin arasındaki ana geçiş noktası sayılan Checkpoint Charlie’de, iki bölge arasındaki geçişlerin engellenmesi için eskiden Amerikan ve Sovyet askerleri nöbet tutarlarmış. Buradaki ünlü levhada  da dört dilde şunlar yazılıymış: Amerikan bölgesini terkediyorsunuz.
 
Berlin'i ziyâretiniz sırasında bu levhayı görmek ve yine bu noktanın simgesi olan müzeyi yani Museum Haus am Checkpoint Charlie'yi ziyâret etmek sizde farklı hisler yaratıyor. Bu müzede, Doğu'dan Batı'ya kaçmaya çalışan insanların öyküleri yer alıyor. Bu öyküleri okuduğunuzda kış mevsiminin dondurucu soğuğuyla üşüyen bedeninize eşlik eden, ruhunuzdaki derin üşümeyi de farkediyorsunuz.
 
İnsan denilen varlık gerçekten çok ilginç. Geçmişinde iz bırakan anılarını, acı veya tatlı olsun hiç fark etmez, ticarî olarak değerlendirme yolunu ne yapıp edip buluyor. Öyle ki bahsettiğimiz alandaki hediyelik eşya satan dükkânlarda; utanç duvarı yıllarının görüntülerini içeren kartpostallar, maketler, fotoğraf albümleri, Berlin duvarı kalıntıları olduğu söylenen,  farklı renklere boyanmış, ev aksesuarları olarak kullanılmak üzere hazırlanmış küçük beton parçaları satılıyor. Duvar parçalarının o yıllarla ilgisinin olup olmadığı tartışılır elbet. Ancak gerçek olan bir şey var ki, o da: dünya medeniyetlerinin bugünkü konumlarına gelinceye kadar çok büyük aşamalardan geçtiği. Berlin de, bu aşamaları turistlere en güzel şekilde tanıtan ve sergileyen kentlerin başında geliyor.
 
Yalnızca turistik amaçlarla çıkılan ve zihninizin her bakımdan özgür olduğu yolculukların hâli bir başkadır.  Gidilen yerlerin şöyle ferah ferah gezilmesi, zamanla yarışırcasına hızlı hareket edilmeye gerek kalmadan, varlığınızdaki tüm duyarlılığı rahat bir şekilde harekete geçirmeniz çok daha kolay olabilir. Üstelik, eğer tekrar ziyâret etme ihtimalinizin zayıf olduğu bir yere gitmişseniz, o şehrin/bölgenin karşınıza çıkan tüm hâllerini, yüreğinize ve zihninize kazımanın çocuksu telâşını da yaşarsınız. Zamanınız geniş olsa da oralarda yaşayacağınız anların  er-geç sonunun geleceğinin bilinciyle bir şeyleri yetiştiremeyeceğiniz hissine  bile kapılabilirsiniz. Üstelik bu durum, özellikle yurtdışı seyahatlerinde kendisini çok daha yoğun şekilde hissettirir.
 
Belki de isteseniz de o yerleri tekrar kolay kolay ziyâret edemeyeceğinize dair olan inancınız sizde bu duyguların açığa çıkmasına neden oluyordur, kimbilir?
 
Ne tuhaf! Buna karşılık, zamanınızın oldukça kısıtlı olduğu durumlarda gerçekleştirdiğiniz seyahatlerin benliğinizdeki etkisi çok daha farklıdır. Örneğin: İş seyahati niteliğindeki gezilerde, en fazla birkaç günle sınırlı olan programınızın arasına sıkıştırmaya çalıştığınız turistik amaçlar, çok daha hızlı bir şekilde hayata geçirilmek durumundadır. Gördüğünüz, duyduğunuz, gözlemleyerek deneyimlediğiniz tüm ayrıntılar, zihninize farklı şekilde kazınır. Belki de bu farklılığı, gittiğiniz yerlerin  sizin  akıl ve gönül pencerenizden  çekilen fotoğraflarını hafızanızın çekmecelerine istifleme arzunuz yaratır.
 
Yurtdışında kendilerine bir yaşam kurmuş olanlarla, oralara yalnızca ziyâret amaçlı gidenlerin ilgili ülkeyi değerlendirme şekilleri birbirinden farklı olacaktır. Herhangi bir coğrafî bölgede uzun süreli yaşamadıktan sonra o bölgeyle ilgili olarak insanlar, gelenekler ve sosyal hayat hakkında genel yargılarda bulunmak elbette ki mümkün değildir. Ancak, bir bölgede/ şehirde bulunulan kısa süreler içinde yapılan küçük gözlemler bile satırlar aracılığıyla paylaşıldığında, gözleri o satırlarla buluşanlara minik ipuçları sunacaktır.
 
Almanya'da, Akdeniz kültürüne özgü sıcaklığı göremiyorsunuz. İnsanların çoğu, iklimsel koşulların sertliğini kendilerine örnek almış gibiler. Duygularını belli etmeyecek derecede mesâfeli davranışlar içinde olmalarını bir yana bırakın, gülümsemeyle de aralarının pek iyi olmadığı görülüyor. Özellikle yabancılara karşı oldukça temkinliler. Bu bakış açısının dışında kalanlar; alışveriş yaptığınız dükkânlardaki satış elemanları, taksi şoförleri ve kaldığınız oteldeki görevliler. Onların bu yakın ve sıcak davranış biçimlerinin kişiliklerinden mi, yoksa yaptıkları işi kazanç kapısı olarak görmelerinden mi kaynaklandığı konusunda kesin bir yargıya varmak doğru olmayabilir. Ancak bunun biraz da ticarî zihniyetin bir sonucu olduğu izlenimini edindiğimi söylemeliyim. Bununla birlikte caddelerde yürürken bir adres sorduğunuzda, ciddi bir ifâdeyle de olsa, size yardımcı olmaya çalışıyorlar tabi.
 
 
Almanlar birbirlerine ve ülkelerindeki yabancılara karşı son derece saygılılar. Almanya'nın özgürlükler ülkesi olduğunu, ülkeyi kısa süreli ziyâretiniz sırasında net bir şekilde gözlemleyebiliyorsunuz. Özellikle trafikteki ferahlık ve yayalara verilen öncelik hayranlık uyandırıcı boyutta. Yolda ilerleyen bir araç, uzaktaki bir kaldırımdan  dahi olsa karşıya geçmek üzere olduğunuzu gördüğünde bazen dakikalarca, sabırla sizin geçmenizi bekleyebiliyor. Bazen öyle oluyor ki, siz bir araca geçme önceliğini tanıyorsunuz, o da aynı anda size geçmeniz için zaman tanıyor. Sizin anlayacağınız, karşılıklı anlayış dikkati çekiyor. Trafik ışıklarından çok, yayalardaki ve şoförlerdeki otokontrolün bu düzeni sağladığı görülüyor. Tüm bunlara hayran olmamak mümkün değil doğrusu. Ayrıca, Almanya'da yaşam yelpâzesinin tüm renklerine yer açılmış durumda. Berlin de ziyâretçilerine bunun en güzel örneklerini sunan şehirlerden biri.
 
Yine, Berlin’de yapılan kişisel gözlemlere dayanılarak denilebilir ki: buradaki en önemli sorun, Almanların anadilleri olan Almancanın dışındaki dillere karşı özellikle yabancı kalmaya çalışmaları. Şehirde, günümüzde uluslararası dil konumuna erişmiş olan  İngilizceyi bilmelerine rağmen, bilinçli olarak sâdece Almanca konuşmak için direnen satış elemanlarına sıklıkla rastlamanız mümkün. Siz kendisinden İngilizce konuşmasını rica etseniz bile, karşınızdaki kişi  Almanca dışındaki bir dili konuşmamak için yoğun çaba sarf ediyor âdetâ.
 
Berlin’de, yıllar önce bu bölgeye gelerek yerleşmiş Türklerin, (ki bu görkemli şehirde yaşayan yaklaşık 200.000 civarındaki Türk'ün, kentin en kalabalık yabancı nüfusunu oluşturduğu söyleniyor) işlettikleri satış mekânları (zaman kısıtlılığından dolayı bir türlü gidemediğim)  yer alıyor. En azından bu bile, Berlin’i ziyâret etmeyi düşünen Türkler için dil açısından olumlu bir durum olarak değerlendirilebilir. Bunun yanı sıra başta Frankfurt olmak üzere Almanya’nın pek çok kentinde, çok daha keskin kurallar nedeniyle dil sorununun gündeme gelebildiği de söylenilenler arasında.
 
Tüm bunlara karşılık, ülkeleri açısından turizmin ne denli önemli olduğunun farkına varmış olanlar, iletişimlerinde İngilizceyi  kullanmayı tercih ediyorlar. Eğer şanslıysanız bu bilinçteki insanlarla karşılaşmanız da mümkün. Ancak yine de, dil konusundaki yaklaşımın insanların kişisel özellikleriyle mi, yoksa ülke genelinde anadilin el üstünde tutulmasıyla mı bağlantılı olduğunu çözebilmek için buralarda uzun süreli kalmak gerekiyor galiba.
 
Ziyâret ettiğiniz kentin sosyal yaşantısıyla ilgili olarak yapılan küçük gözlemler, zaman zaman kaleminize ışık tutabiliyor. İşte onlardan biri:
 
Berlin'de cadde ve ara sokaklarda yürürken, çoğunlukla ortaokul-lise çağındaki gençlerin ellerinde sigara olması fazlasıyla dikkatimi çekti. "Şimdi bunun neresi dikkat çekici, bizde sigara içme alışkanlığı yok mu?" diyeceksiniz. Bizde de sigara içiliyor elbet. Ancak, içmekten içmeye fark var. İşte Berlin'de bu ayrımı hissediyorsunuz. Bizde sigara içenleri, çeşitli yerlerde belirli aralıklarla görüyorsunuz. (Belki de ben öyle görüyorum, kimbilir?) Berlin'deyse, çocuk denecek yaştakilerde sigara düşkünlüğünün dikkat çekici boyutlara ulaştığı görülüyor. Bir caddenin başından sonuna gidene kadar, hem yürüyüp hem de baca gibi duman tüttüren gencecik insanları çok sık aralıklarla görmek, sizde tuhaf hisler yaratıyor. Bu duruma şâhitlik eden, yalnızca bir-iki cadde/sokak da değil üstelik. 
 
Bunların yanında, dikkat kesildiğim konuların daha da ilginci, sigara içenlerin çoğunluğunu kızların/kadınların oluşturmasıydı. Kimi zaman küçük yaşta bir kızı, sırtında okul çantasıyla yolda yürürken iştahla içtiği sigarasının dumanlarını savurur hâlde görüyorsunuz; kimi zamansa genç/orta yaştaki bir kadının yolda durarak veya yürürken sigarasına sığınması gerçeğiyle karşılaşıyorsunuz. Belki tesadüftü bilemiyorum; Avrupa’nın en gelişmiş kentlerinden biri olan bu kentte erkeklerden daha çok kızlar/kadınlar sigarayla fazlasıyla dost(!) olmuş gibiydiler. Öyle hâlleri vardı ki her birinin:  huzuru, sanki sahte mutluluk veren dumanlı bir oyuncakta arıyorlardı. Sigarayı, yaralarına aceleyle pansuman yapıyormuşçasına içiyorlardı. Onlarınki öyle aheste aheste bir içiş değildi. Beni epeyce şaşırtan bu duruma, Berlin’de kaldığım birkaç gün boyunca sıklıkla rastladığımı söyleyebilirim.
 
Hâl böyle olunca; derin düşüncelere daldı, gitti yine kalemim. Medeniyetin tüm olanaklarının yaşamla buluşturulduğu bu yerde insanlara, özellikle de gençlere, belli ki bir şeyler yetmiyordu. Mânevi boşlukların yarattığı tatminsizlikler nedeniyle sığınaklar aranıyordu. Bu sığınakların en zararlılarından biri olan sigaradan medet umuluyordu. Her şey vardı ama bir şey yoktu buralarda. Belli ki, görünürde var olan, ama özde eksik olan şeyler gönülleri aç bırakıyordu. Berlin'de, caddelerde yürürken sıklıkla rastlanılan çok sayıdaki meditasyon ve psikolojik danışmanlık merkezinin varlığı, bunun açık bir göstergesi olarak değerlendirilebilir.
 
Yalnızca dışarıdan edinilen izlenimlerin sonucunda tüm bunlara cevap bulabilmek oldukça zor. Ama yine de  üzerinde düşünmeye değer sanırım.
 
Gençler demişken; bakış açımızı başka tarafa çevirdiğimizde oradan görünenler yine de  umut vericiydi. Örneğin: Berlin'de yollarda gruplar halinde, el ele, sarılarak  yürüyen gençlerin  etrafı rahatsız etmeyen, ağır-oturaklı hâlleri takdir edilecek nitelikteydi. Berlin’de, çevresine aldırmadan kafasına buyruk tavırlar sergileyen bir gençlikle karşılaşacağımı düşünürken, aksine, sınırı aşmayan, haddini bilen bir gençlikle karşılaşmak farklı bir bakış açısı kazandırdı bana. Bu, az önceki sigara konusuyla bağdaşmayan bir durum gibi gelmesin size. Gençlerin sigara içmeleri bile saygılı şekildeydi. Derin düşünüldüğünde, aslında bu bile son derece önemli bir durum değil midir?
 
Dünya, birbirinden farklı yapıdaki insanların varlığıyla anlam kazanıyor. Böylelikle, ortak farklılıklarıyla kenetlenen insanlar, zaman içinde yaşadıkları ülkelerin ortak değerlerini oluşturuyorlar. Almanya'daki yılbaşı coşkusu da bu değerlerden biri olsa gerek.
 
Eğer, Berlin'de bulunma zamanınız yeni yılın sessiz adımlarını yavaş yavaş kentin genelinde duyurmaya başladığı döneme denk gelmişse gerçekten şanslısınız demektir. Düşünsenize bir kere: Caddelerde kış mevsiminin ışıklı ve dondurucu büyüsü hâkim. Bunda yeni yıl hazırlıklarının da büyük payı var elbette. Işıltılı ağaçlar, rengârenk yılbaşı süsleri, lunaparklardaki renkli arabalara benzeyen araçlarının içinden size el sallayan noel baba kılığına girmiş şoförler, akşam saatlerinde kurulan, yiyeceklerin ve rengârenk hediyelik eşyaların satıldığı stantlar, Almanlar'ın fazlasıyla düşkün oldukları sıcak şarabın sokakları saran yakıcı kokusu, yeni yıl nedeniyle Berlin'in dört bir yanında düzenlenecek olan yılbaşı konserlerine dair ilânlar, daha neler neler sizi karşılayacak demektir. Yeni yıla girilirken o kentte bulunamayacak olsanız da, en azından farklı bir kültür için yılbaşı hazırlıklarının ne anlama geldiğini bizzat gözlemlemiş oluyorsunuz. Gerçek olan bir şey var ki o da: Avrupa ülkelerinin yılbaşı kültürlerinin bizlerden oldukça farklı olduğu...
 
Sırası gelmişken, Berlin Caddelerinde gerek gündüz, gerekse ışıltılı gecelerde dikkatimi çeken ve ülkenin önemli sembollerinden sayılan ayı heykellerinden bahsetmeden geçmeyelim:
 
 Rastladığım pek çok yerde, farklı renklere boyanmış bu heykellerin bir kısmı düz dururken, bir kısmı ise ayının elleri aşağıya gelecek ve avuçları yere değecek şekilde ters olarak tasvir edilmişti.
 
Şimdi bu heykeller de ne anlama geliyor mu diyorsunuz?
 
En anlaşılır ifâdeyle, Buddy Bears  (Dost ayıcık), kişisel tercihe göre çeşitli renklere boyanmış, yaklaşık 2 metre boyunda bir ayı heykeli. 2001 yılında Berlin'in kamuya açık cadde ve alanlarında yaklaşık 350 ayı heykeli yer alıyor(muş). Bunların büyük bir kısmı, çocuk yardım kuruluşları yararına açık arttırma yolu ile satılmış.
 
2002 yılında geniş kapsamlı bir fikir hayata geçirilmiş. Buna göre farklı halklar, kültürler ve dinler arasında karşılıklı hoşgörü ve anlayışı yaymak amacıyla konuyla ilgili olarak; Hong Kong, Kahire, İstanbul, Berlin, Sydney, Kudüs, Viyana, Buenos Aires, Kuala Lumpur, Paris, Yeni Delhi, Sofya, Tokyo, Helsinki ve daha pek çok kentte sergiler açılmış. Bu sergilerde "Birbirimizi daha iyi tanımalıyız, o zaman birbirimizi daha iyi anlayabiliriz, birbirimize daha çok güvenebiliriz ve birlikte daha iyi yaşayabiliriz" felsefesi altında barış içinde, birlikte yaşamanın önemi ve anlamına dair mesajlar verilmeye çalışılmış.  Buna göre, 140 dost ayıcık sembol olarak yan yana  ve el ele duracak şekilde tasvir edilmiş. Genel olarak "The Art of Tolerance" olarak da adlandırılan bu ayıcıklar yaklaşık 180 metrelik bir alanda barış ve hoşgörü simgesi olarak biliniyorlar(mış).
 
 Birleşmiş dost ayıcıkların her biri, Birleşmiş Milletlerce tanınmış bir ülkeyi temsil etmekte olan, o ülkenin bir sanatçısı tarafından yaratılmış. United Buddy Bears şimdiye kadar dört kıtada 20 yerde sergilenmiş ve 25 milyonun üzerinde ziyâretçi sayısına ulaşılmış.
 
Sonuçta ne mi olmuş?
 
Genellikle UNICEF elçileri ve ilgili kentlerin belediye başkanlarının himayesinde açılan sergiler sayesinde, zor koşullar altında yaşayan çocuklara yardım için ayı heykelleri vazgeçilmez semboller hâline gelmiş. Dost ayıcıklar sayesinde, UNICEF ve çeşitli yerel çocuk yardım kuruluşları için önemli düzeyde maddi yardım toplanmış.
Berlin'in karlı caddelerinde yürürken bu dost ayıcıklarla karşılaşmanın, içimde çocuksu heyecanlar yarattığını bugün gibi hatırlıyorum. Onlara her rastlayışımda, dünyadaki tüm çocukların eşit şartlarda yaşama olanaklarına kavuşmalarını ve insan olarak değer görmenin güzelliklerini küçücük yüreklerinde hissetmelerini dilediğimi de tabi.
 
Berlin'de özellikle kış mevsiminde dükkânların en geç akşam saat altıda kapandığını öğrendiğimde sâhiden çok şaşırmıştım. Kar yağışından göz gözü görmezken, soğuktan donmuş bedeninizi ısıtabilmek için sıcak bir şeyler yiyip içebileceğiniz yerleri arayıp da bulamamak oldukça zor bir deneyim yaşamanızı sağlıyor. Pastanelerin en geç saat sekizde kapandığını, siz pastanede otururken yanınıza gelerek bunu size hatırlatan pastane çalışanlarından öğreniyorsunuz. Birkaç dakikalığına bile olsa gecikmeden yana değiller. Oysa bizde böyle şeyler pek yoktur. Genelde, müşterinin önceliği ve ayrıcalığı vardır. Tabi eğer çok geç saatler veya ilgili dükkâna ait özel durumlar söz konusu değilse. Gün boyunca yoğun bir çalışma programı olan insanlar için, hizmet alma saatlerinin geniş bir zaman yelpâzesine yayılması büyük önem taşır. Özellikle yabancı bir ülkedeyseniz, bunun önemi çok daha fazladır. Ne çare ki, bulunduğunuz ülkenin şartlarına uymak durumunda kalarak önemli bir deneyim daha yaşarsınız.
 
Akşamın geç saatlerinde kurulan yılbaşı stantlarında da yiyecekler satılıyor. Ancak, bu yiyeceklerin tamamına yakını sizin kültürünüzde olmayan, çoğunlukla et ağırlıklı gıdalardan oluşuyor. Bir başka deyişle, sıcak şarap kokusuna bulanmış o stantlar sizin için değil, bir bakıma Alman kültürüyle yoğrulmuş insanlar için kuruluyor.
 
Berlin'de, gece geç saatlere kadar açık olan stantlarda satılan hediyelik eşyalar oldukça pahalı. Akşam erken saatlerde kapanan, el yapımı hediyeliklerin satıldığı dükkânlar için de aynı şeyi söylemek mümkün. Alman kültürünü temsil eden, çoğunlukla ahşap ve farklı malzemelerden yapılmış el yapımı ürünlerin alıcısından çok, dükkânların vitrinlerini seyredeni olduğunu görebiliyorsunuz. Benzer şekilde, cadde ve sokaklara serpiştirilmiş antikacı dükkânları için de aynı durum söz konusu.
Buna karşılık, özellikle yeni yıla birkaç hafta kaldığından olsa gerek, Berlin'in işlek caddelerinden birinde şatafatlı bir çikolata mağazası akşam saatlerinde turistlerle dolup taşıyordu. Mağazada neler yoktu ki?  Tamamen  siyah çikolata ve gofretten yapılmış dev bir kale, malzemesi sâdece beyaz çikolata olan elinde pırıltılı bir değnek taşıyan kocaman bir melek, görüntüleriyle müşterileri büyüleyen çikolatadan hayvanlar, sanat eserleri, noel baba heykelleri, şatolar, Afrika'nın farklı bölgelerinden toplanmış kakaolardan üretilmiş ürünler, parlaklıklarıyla göz kamaştıran ambalajlara bürünmüş yüzlerce ürün.. Böyle bir dükkânda insan kendisini bir sanat galerisinde veya bir müzedeymiş gibi hissediyor gerçekten.
 
Bu arada, Berlin'i dünyaya tanıtan ve ona sayısız güzellikteki değerleri armağan eden derin sanatsal yapıdan bahsetmekte yarar var:
 
Dünyadaki en büyük ve en uzun süre ziyârete açık kalan açık hava galerilerinden biri olan East Side Gallery'de, Berlin Duvarı'nın doğu yakasında, dünyanın çeşitli yerlerinden gelen ressamların yaptıkları 105 resim yer alıyor. Her bir resim, artık değişimin zamanının geldiği mesajını ve dünya genelinde daha özgür ve daha iyi bir gelecek umutlarının var olduğunu vurguluyor.  
 
Kentin cadde ve sokaklarında gezerken tarihi binalar ve estetik anlayışın zarâfetini yansıtan yapılar da dikkati çekiyor:
 
Prusya kralı II. Frederick William’ın emriyle barış simgesi olarak tasarlanan Brandenburg Kapısı, kentin bölünüp birleşmesinin en önemli tanıklarından. İkinci Dünya Savaşı'nda büyük hasar gören bu yapı, restore edildikten sonra Berlin'e anlam katan eserlerin en başta gelenlerinden biri olmuş. Kapının üzerinde Mahşerin Dört Atlısını temsil eden bir heykel yer alıyor. Özellikle gece ışıkları üzerinde dans ederken, heykelin çok daha etkileyici göründüğünü fark etmemek olanaksız. Bu heykelin ilginç bir hikayesi de var:
 
Napolyon Berlin’i işgal ettiği zaman, önce bu kapının tamamını söküp götürmek istemiş fakat bu mümkün olamayınca tepesindeki bronz heykeli almış. Sonradan, Almanya Fransa’yı işgal edince, heykel geri alınarak yerine takılmış. 
 
Berlin'i gezerken gözünüze çarpan yapılardan biri de Alexanderplatz Meydanı'nda bulunan ve kentin en yüksek binası olan 368 m'lik ünlü Fernsehturm (Televizyon Kulesi). Bu arada eğer sisli ve karlı bir havada etrafı seyretmeye çalışıyorsanız, kulenin ancak yarısını görebiliyorsunuz. Yine de oldukça güzel bir yapı olduğunu söylemek mümkün.
 
Brandenburg Kapısı’nın kuzeyinde yer alan ve Alman hükümet merkezi olarak kullanılan Reichstag da önemli tarihi yapılardan. Binanın mimarî olarak en önemli özelliği, sahip olduğu cam kubbesi. Bu bina hem uzaktan görünüşüyle, hem de söylenildiğine göre şehir manzarasının 360 derecelik görüş alanını turistlere sunmasıyla ayrı bir önem taşıyor.
 
Ayrıca, meydanda yer alan, özellikle gece ışıklandırılmış hâliyle görkemli bir görüntüye sahip Sony Center  da  oldukça etkileyici.
 
Bunların dışında, Berlin'in en önemli protestan kilisesi olan Berlin Katedrali (Dom), Berlinlilerin kısaca Ku’damm olarak  adlandırdıkları  meşhur Kurfürstendamm semti, bu semtte bulunan Yıkık Kilise, kentin en büyük parkı ve mesire yeri olarak bilinen Tiergarten semtinde bulunan ve Almanya'nın en eski hayvanat bahçesi olan Zoologischer Garten, Charlottenburg semtinde yer alan Charlottenburg Sarayı, İkinci Dünya Savaşı sırasında yıkılan ancak daha sonra yenilenerek turizme kazandırılan ve "Kırmızı Belediye Binası" anlamına gelen Rotes Rathouse, Belediye Binasının karşısında bulunan  Neptün Çeşmesi ve Yahudi Soykırım Anıtı kentin en dikkate değer yapılarından.
 
Zamanınızın kısıtlılığına eşlik eden soğuk ve yağışlı hava, burada adı geçen veya geçmeyen birçok tarihi değeri yalnızca uzaktan görebilmenize neden oluyor. Bunu da  çoğunlukla, turistlere yönelik olarak hizmet veren, bu amaçla şehiriçi tanıtım gezileri yapan ve üzerinde sightseeing yazan otobüsünüzün camından dışarıyı seyrederek sağlayabiliyorsunuz.  
 
Tüm bu sanatsal değerlerin yanında, Berlin'den yansıyan ışıkların en parlaklarından biri olan Müzeler Adası'ndan söz açmadan olmaz.
 
Berlin Katedrali'nin yanından başlayarak etrafı su kanalları ile çevrilmiş, içinde beş büyük müzeyi barındıran, oldukça görkemli toplu sanat eseri olan Museumsinsel, kent için büyük önem taşıyor. Berlin’in Mitte Semtinde bulunan bu kültürel kompozisyon, UNESCO'nun Dünya Kültür Mirasları Listesi'nde yer alıyor.Müzeler Adası'nın en dikkate değer birimlerinden biri olan  Bergama Müzesi (Pergamonmuseum), özellikle Bergama ve Milet'ten alınan eserlerden oluşturulmuş. Bergama Zeus Sunağı, Mshatta Alınlığı, Milet'in Market Kapısı ve  Babil'in İştar Kapısı müzede sergilenen ve ziyâretçilerini büyüleyen eserlerden. Geçmişi, görünmez incelikteki ipliklerle günümüze bağlayan sanat eserlerine hayran biri olarak, müzeyi ziyâretim sırasında her eserin sessiz çığlıklarla keşfedilmeyi bekleyen yanlarını algılamaya çalıştığımı hatırlıyorum. Müze girişinde bize verilen ve Türkçe dahil pek çok dilde bilgiler sunan cihazların da bunda fazlasıyla yardımı olmuştu. Kulaklığı ve üzerindeki tuşlarıyla bir bakıma telefonu andıran cihazınızla herhangi bir  eserin önüne gelip, o eserin numarasını tuşladığınızda konuyla ilgili ayrıntılı bilgilere ulaşabiliyorsunuz. Teknolojinin insana sunduğu olanaklar böyle zamanlarda gerçekten büyük önem taşıyor.
 
Bergama Müzesi'nin  Klasik Antik Çağ Koleksiyonu, Antik Yakın Doğu Müzesi ve İslâm Eserleri Müzesi olarak üç ayrı bölümü var. Diğer bölümleri gezemeseniz bile; özellikle İran, Mısır, Türkiye, Kafkaslar ve daha birçok bölgeden getirilen eserlerin sergilendiği İslâm Eserleri Müzesi'ni gezmenin bile ufkunuzda aydınlıklar yarattığını hissediyorsunuz. Bir bölümü Osmanlı döneminden  günümüze kadar ulaşan çinileri, üzeri geleneksel motiflerle bezenmiş halıları, işlemeleriyle göz kamaştıran süs eşyalarını, minyatürleri, el yazmalarını, gümüş ve bronz ibrikleri, cam işlerini ve el dokumalarını seyrederken  eserlerdeki sanatsal incelikleri keşfetme olanağını buluyorsunuz. Keşfiniz sırasında bu koleksiyonun dünyanın en önemli İslâm eserleri koleksiyonları arasında yer aldığını ve "Keir Koleksiyonu" olarak adlandırıldığını öğreniyorsunuz. Geriye yalnızca, öğrenmeye ve keşfetmeye açık benliğinizin yeniliklerle dolu tecrübeleri sevgiyle karşılaması kalıyor.
 
Müzeler Adası'nın diğer bölümlerinin tamamını gezebilmek için uzun ve ferah zamanlarınızın olması gerekiyor. Buna karşılık, özellikle iş amaçlı çıkılan seyahatlerde zamanla yarışıyorsunuz. Hâl böyle olunca, müzelerin her biri kendilerini gezmeniz için sizi ısrarla çağırsa da, zorunlu olarak aralarından birkaçını seçmek durumunda kalıyorsunuz. Bundan dolayı, Müzeler Adası'nın diğer bölümleri olan Altes Museum (Eski Müze), Neues Museum (Yeni Müze), Alte Nationalgalerie (Eski Ulusal Galeri) ve Bode Müzesi' ni tamamen gezemeseniz de aralarından biriyle biraz olsun yakınlaşmak istiyorsunuz. Bu düşünceyle olsa gerek benim tercihim, Yeni Müze'nin bünyesinde bulunan ve oldum olası ilginç bulduğum Mısır Medeniyetini yansıtan, Berlin Ägyptisches Museum'u yani Mısır Müzesi oldu. Kısacık bir zamanda gezdiğim müzede; Mısır medeniyetinin geleneklerini, sosyal yaşamlarını ve dinî anlayışlarını yansıtan çok sayıda eserle karşılaştım. Mısır medeniyetinin simgesi olan papirüsler, firavunların yaşantısını simgeleyen resimler, birbirinden ilginç heykeller, ünlü Nefertiti  büstü, Mısırlılara ait takılar, mücevherler, araçlar, silâhlar ve ölümden sonraki hayata dair Mısır anlayışına ilişkin eserler doğrusu hayli dikkat çekiciydi. Mısır Müzesi'ni ziyâretiniz sırasında, Mısırlıların hayvanlara büyük değer verdiklerini anlıyorsunuz. Gözlerinizle buluşan hayvan mumyaları size bunu fısıldıyor. Özellikle kedinin Mısır medeniyeti için fazlasıyla önemli olduğunu, bu nedenle kedisi ölen bir mısırlının onu mumyalayarak sonsuza kadar yaşatmaya çalıştığını da yine müzede sergilenen çok sayıdaki kedi mumyası sayesinde öğreniyorsunuz. Benzer şekilde timsah mumyaları da size aynı mesajı veriyor.
 
Berlin, duru bir gölün üzerinde oynaşan ağaç yapraklarının oluşturduğu gölgelere benziyor. Zaman zaman bu gölgelere, elindeki fırçasıyla renkler saçan ressamın tebessümünde gizleniyor. İçinde sakladığı sayısız değeri yepyeni kâşiflerine sunmak için can atarken, geçmişinden bugününe taşıdığı hüzünleri asla unutmuyor. Hüzünlerden bozma mutluluklarıyla yaşama ve zamana sıkıca tutunarak gelişimine devam ediyor...   
 
Buram buram tarih ve sanat kokan bir kentte bulunmak, o kenti adımlarıyla olduğu kadar ruhlarıyla da turlayanlar için bambaşka deneyimleri beraberinde getiriyor. Üstünüz başınız tarihin gizemine, sanatın aydınlık güzelliklerine bulanıyor. Kaleminiz, edindiğiniz bilgilerin ışığında ve kişisel gözlemlerinizin/algılarınızın eşliğinde satırlarınıza yön veriyor. Zaman ve mekân açısından sınırlı koşullar altında yapılan değerlendirmeler aracılığıyla herhangi bir genelleme yapmayı ve iddiada bulunmayı değil, yalnızca oralara gitmiş birinin izlenimlerini okurların yüreklerine ve zihinlerine armağan etmeyi diliyor.
 
Evrenselliği yakalamaya çalışan yüreklere Berlin'in ışık ve gölgelerini yansıtmaya çalışırken; edebiyatın sonsuzluğuyla, sonsuz denilen dünyayı kucaklaştırarak insana yakışan değerleri yine insanlara sunabilmeyi umuyor.
 
(*):  IHLAMUR, Ocak 2015, Sayı 26