10 Aralık 2014 Çarşamba


 
                                      ÖZLEMEK ÜZERİNE*
 
Özlemek ne midir?  
 
Ne değildir ki?..
 
Duygu yumağının en fazla düğüm olduğu noktadır özlemek...

Sebebini bil(e)mediğiniz şekilde bir şeyi, bir durumu, bir varlığı yeniden algılama ve yaşama geçirme isteğidir gerçekte. Eskiyi hatırlama, aynı deneyimi yeniden yaşamınızda canlandırma arzusudur bir bakıma. Yüreğinizin en derinlerinde târif edemeyeceğiniz şekilde kıpırtılar ve çırpınışlar hissetmektir geçmişe dâir. Keşkelerden örülü bir saç örgüsüdür özlem denilen şey. İç çekmektir anılara yönelişinizin soluğunda. Eskiyi yeninin yanına katıp, kucaklaştırma isteğidir defâlarca.
 
Zaman kavramının bulutlara takılıp uzaklara giderek sizi terkettiği ve geçmişle şu ânı ayırt etmedeki bulanıklığınızdır, zihninizde yer alan.
 
Özlemek: şimdiyi dünle buluşturma isteğinin gönül sözlüğündeki karşılığıdır. Yaşanmışlıkların benliğinizde bıraktığı izlerinin, bugüne yansıyan puslu ışığıdır. İnsanları, olayları ve zihninizde beliren görüntüleri yeniden kendinize âit olmaya çağırmak için debelenmelerinizdir iç dünyanızda. Yüreğinizi sağır eden sessiz çığlıklarınızı yalnızca kendinizin duymasıdır.
 
İfâdede yoksun kaldığınız; çölde suya hasret kalmanın, yürekteki eş anlamıdır özlemek.
 
Gözlerinizin önündekinin, arkanızda kalmasına seyirci kalmamak ve izin vermemek için mânen çabalamanızdır özlemek. Çocukluğunuza, gençliğinize ve dününüze sessiz haykırışlarla çağrıdır aynı zamanda. Üstelik tüm bunları, sesinizi duyuramayacağınızı bile bile umut etmenizdir.
 
Şimdi uzağınızda olanı yakınınıza alabilmek için derinlere dalmanızdır özlemek. Olmazlarla olabilirleri buluşturarak, gerçeğe dâhil etme gayretlerinizdir. Nedenini bilmeden, yaşanılan bir tecrübeyi yeniden deneyimlemeyi istemektir özlemek. Gönül evinizin pencerelerinde yeniden ışığı görebilmeyi dilerken, bir yandan da acabalarınızla başbaşa kalıp iç hesaplaşmanızı yapmanızdır. Acı çekmek, yüreğinizdeki yangınları yine yüreğinizdeki ferahlatıcı hislerle söndürmeye çalışmanızdır ayrıca. Çoğu zaman kendi yangınlarınızla kavrulan yüreğinizi, susması için  küçük bir çocuğu azarlar gibi azarlamanızdır.
 
Yaşanılan bir olayı deneyimlemeyi özlemek: aynı şartlarda ve aynı ortamlarda  kaderinizin tiyatrosunda  yeniden başrolde olabilmeyi dilemek ve iç çekerek  hatırlamaktır. Geçmişi geri getiremeyeceğinizi bile bile üstelik.
 
Yaşamınızda yer almış olan insanları özlemek: o insanlarla yaşadıklarınızı, size hissettirdiklerini, onlarda var olan, ancak sizin fark ettiğiniz derinlikleri yeniden algılayıp, hayatınıza katma arzusudur sâdece. Her varlıkta olduğu gibi, o insanlarda da mevcut olan yüce varlığı, “özü” özlemektir esâsında. Maddesel olarak görünen varlıktaki, “görünmeyen sonsuz varlığa” hasret kalmanın bir diğer adıdır.
 
Geçmişinizi özlemek: en başta sizin asıl anavatanınız olan çocukluğunuzu özlemenizle eşdeğerdir. Nedenini bilemediğiniz şekilde, zihinsel yolculuğunuzun  eskinin horoz ve balık şeklindeki rengârenk ve kokulu şekerlerinin satıldığı küçük bakkal dükkânında son bulmasıdır. Ağzınızın içinde, bir o yana bir bu yana patlayan şeker parçacıklarının kendi aralarında oynayışlarına şahitlik ederken, çocukluk arkadaşlarınızla leblebi tozunu öksürük tutmadan en çabuk kimin bitireceği iddiasına girmenizdir masumca.
 
Evrenin size sunduğu geçmişinizde kayıtlı ne kadar güzel duygu varsa, içinde bulunduğunuz anda onları yaşama isteğiyle dolup taşmanızdır özlemek. Aynı şeylerin olamayacağını, tekrar yaşanamayacağını bilmenize rağmen hem de.
 
Özlemek esâsında; yalnızca,  kopup geldiğiniz o yüce varlıkla hemhal olabilme isteğiyle kıvranmaktır. Bunu da ancak evrenle bütünleş(ebil)me yolculuğunu seçmiş olanlar anlar elbette.
 
(*): Eliz Edebiyat, Aralık 2014, Sayı 72
 
 
                                                          
 
                       OKUMA SEVDASI                                        
Sıradan bir ailenin, sıradan bir insanıydı o. Kendisine sorsanız böyle derdi genellikle. Hiçbir zaman lükse ve paraya düşkünlüğü olmamıştı. Dışsal olanakların ve maddi zenginliğin ancak insanın yüreğinde gizlediği içsel zenginliğe destek olabilecek bir araç olduğunu henüz çok küçük yaşlarındayken anlamıştı. Çabuk mu olgunlaşmıştı yoksa? Hayat merdiveninin kırık dökük basamaklarında birer ikişer attığı adımlar, onu ruhsal olarak olduğundan daha mı çabuk olgunlaştırmıştı? Büyüdükçe ve hayata dâir gerçeklerle tanışmaya başladıkça, bunun böyle olduğunu kendisi de açıkça anlayabiliyordu artık. Vaktinden evvel olgunlaşmış ve yaşıtlarının çok ötesinde bir algı düzeyine erişmişti. Bunu kendisi seçmemiş, özellikle istememişti aslında. Ancak hayata bakış açısındaki derinlikler ve arayışlar, genç kızı yaşadığı çevrenin dışına taşıyor, ona bilhassa kendisinden büyüklerle kolaylıkla iletişim kurabilmesinin yollarını açıyordu. Henüz 14.yaşının en güzel günlerini yaşıyordu. Okuldaki başarısına eşlik eden sosyal hayattaki gelişimi, ailesini de çok sevindiriyordu.
 
Özellikle kitaplara karşı büyük ilgi duyan Çiğdem, derslerinden arta kalan zamanının büyük bir bölümünü kütüphanede geçiriyordu. Üye olduğu için, kütüphaneden sık sık kitap alabilme imkânı oluyordu. Onu çok seven kütüphane memurları da aynı anda çok sayıda kitap ödünç alabilmesi konusunda Çiğdem’e özellikle yardımcı oluyorlardı. Hayatta en sevdiği şey, okuduğu kitaplar hakkında birileriyle karşılıklı olarak fikir alışverişinde bulunmaktı. Ancak ne yazık ki, bu konuda kendisini epey şanssız görüyordu. Kimbilir, belki de onun arkadaş çevresi ve yaşıtları pek kitap okumadıklarından olsa gerek, bu olanağı bulamıyordu. Çareyi anne ve babasının eve gelen, hepsi de az çok eğitimli arkadaşlarıyla sohbet etmekte buluyordu. Teyzeler ve amcaların Çiğdem’e önem verip onu dikkate almaları, genç kızı çok ama çok mutlu ediyordu. Keşke okuldaki arkadaşları da onlar gibi olsalardı! Ama nerdee?..
 
Çiğdem’in kişiliğinde, gün geçtikçe yardımsever ve insancıl yönlerinin belirgin hâle gelmesi ailesini çok mutlu ediyordu. “Hayatta hangi meslekte ve  unvanda olursa olsun kişi önce insan olmalı, insancıl ve sevgi dolu davranmayı bilmeli” diyerek yetiştirmişlerdi onu. Çiğdem’in ileride seçeceği yollarda da önceliği insanî vasıfların alması en güzeli olacaktı. Bundan dolayıdır ki: hastalara, yaşlılara ve çocuklara karşı özel bir yakınlık duyuyordu Çiğdem. Elinden gelen ne varsa, hiç düşünmeden onlara sunabilmeyi diliyordu sık sık.
 
Bir gün evlerine annesinin bir arkadaşı geldi. Öğretmen olan misafir teyzesiyle uzun uzun sohbet eden Çiğdem’in keyfine diyecek yoktu doğrusu. Okumayı kendisi gibi çok seven annesi ve  misafirleriyle birlikte güzel bir gün geçirmişlerdi. Çiğdem, günün sonunda verimli fikir alışverişleriyle yüreğinin âdetâ genişlediğini hissetmişti. Misafir teyzesi, sohbetleri sırasında akrabası olan yaşlı bir beyden söz etmişti. Kimsesi olmayan, kendisi gibi yaşlı kız kardeşiyle küçük bir evde yaşayan emekli öğretmen Münir Bey, özellikle okumaya meraklı öğrencilere ve gençlere ayrı bir önem verir, onlarla sohbet etmekten çok hoşlanırmış. Üstelik genç insanların kendilerini ziyâretinden de büyük memnuniyet duyarmış. Kısacası: kapısı herkese açık bir zât-ı muhteremmiş. Ona bir ara Çiğdem’den bahsedince, bu zeki ve meraklı kızın kendisini ziyaret etmesinden büyük memnuniyet duyacağını söylemiş. Aynı şekilde  kız kardeşi Nâzik Hanım da sevgiyle dolu olarak bu konudaki memnuniyetini dile getirmiş. Misafir teyzesi de Çiğdem’in ilk fırsatta, kendisine adresini verdiği akrabalarını ziyâret etmesini istiyordu anlaşılan. Çiğdem de en yakın zamanda bu ziyâreti gerçekleştireceğine dâir teyzesine söz verdi.
 
Aradan bir hafta geçti.  O gün, Çiğdem’in  dersleri açısından nispeten rahat geçen günlerinden biriydi. Kararlıydı; o gün tanışmak için can attığı yaşlı amcayı ve teyzeyi ziyaret edecekti. Okuldan çıkınca önce evine giderek annesinden izin alacaktı. Dediği gibi de yaptı.
 
İkindi vakti Münir Amca ve Nâzik Teyze’nin evlerine giden mis kokulu portakal ağaçlarıyla donanmış sokaktan geçiyordu işte. Ne hayâller kuruyordu Çiğdem bilseniz! Hiç tanımadığı ama günlerdir zihninde hep yan yana olduğu yaşlı arkadaşlarıyla tanışacak olmanın heyecanı da bir başkaydı doğrusu. Nasıl davranacaktı, ne diyecekti onlara? “Ben size daha önce bahsedilen kızım.” veya “Beklediğiniz misafir benim.” mi diyecekti yoksa? Offf, iyice saçmalamaya başlamıştı galiba. Her zamanki gibi doğal olsa yeterdi nasıl olsa, gerisi çorap söküğü gibi kendiliğinden gelecekti zâten.
 
Gideceği eve yaklaştıkça kalbi çarpmaya, eli ayağı titremeye başladı. Ziyâret edeceği insanların yaşça ve kültürel yönden kendisinden üstün olmalarından dolayı mı, yoksa onlarla ilk kez karşılaşacak olduğu için miydi bu tuhaf duygular?
 
“Rahat ol Çiğdem.” dedi içinden. “Evrende iyi niyetle yapılan her davranış mutlaka karşılığını bulacaktır nasıl olsa. Senin oraya esas gidiş amacın, yaşlı insanların gönüllerini hoş etmek ve mutlu olmalarını sağlamak değil mi? Onları mutlu edebilirsen ve güzel sohbetlerinden alabildiğin kadarını kendine katabilirsen, bu senin için en büyük mükâfat olacaktır.”  
Tüm bu düşünceler zihninde dans ettiği sırada birdenbire tek katlı, beyaz badanalı bir evin önüne geldiğini fark etti. Burası olmalıydı; evet, evet, kendisine tarif edilen adres tam da burasıydı.
 
Önünde durduğu bu ev ona televizyonda izlediği eski zaman filmlerindeki çiftlik evlerini hatırlatmıştı nedense. Yarı açık olan bahçe kapısını  usulca ittirdi. Ardına kadar açılan kapıdan içeri girer-girmez, bahçe içindeki limon ve portakal ağaçlarının insanı büyüleyen iç yakıcı kokusuna karışan gül kokularını fark etti. “Burası cennetten bir köşe olmalı” diye geçirdi içinden. Tıpkı geçenlerde bir dergide  resmini gördüğü bahçeli eve benziyordu.
 
Ne hoş, ne ferah, ne güzel bir evdi bu böyle!
 
Bahçe içinden geçerek eve doğru yürüdü. Evin kapısının önünde durdu. Titreyen parmaklarıyla kapının gösterişli tokmağını üç kez vurdu. Kapıyı açan kişiye kendisini nasıl tanıtacaktı, ne diyecekti ona? Özgüvensiz biri olmamasına karşılık, nedense bu insanlara karşı garip hislerle doluydu. Bir anlam veremiyordu buna. Daha önceleri hiç böyle olmamıştı. Neyse, muhtemelen  bu da geçici duygulardan biriydi.
 
Kapıyı yaşlı bir kadın açtı. Çiğdem’in ilk fark ettiği, gençliğinde oldukça güzel olduğu her hâlinden anlaşılan bu kadının tebessüm dolu yüzüydü. 70’li yaşlarında olmalıydı. Yumuşacık ve sevgi dolu bir yüreği olduğunu, konuşmasındaki zarâfetle ve mimikleriyle belli ediyordu.
 
“Hoş geldin kızım. Yanılmıyorsam sen Çiğdem olmalısın, lütfen içeriye gel.”
 
Çiğdem şaşırmıştı. Yolda gelirken içinden tekrarladıklarını düşününce, böyle biriyle karşılaşmak ona çok farklı gelmişti. Hattâ sadece farklı gelmekle de kalmamış, bu içten tavırlar yüreğine su serpmişti. İç dünyasında hayâli olarak yarattıklarına bir tek kendisinin anlayabileceği şekilde gülümsedi o  an.
 
Evin içine girer-girmez, eski mobilyaların ortama sinmiş kokusunu hissetti. Kimbilir kaç yıllık eşyalardı bunlar? Büyük bir odaya geçtiler. Her şey oldukça eski modeldi. Televizyon sehpası, eski bir televizyon, bordo renkli koltuklar, gülkurusu renginde perdeler, kilim desenli solgun ve yıpranmış halılar ilk olarak gözüne çarpanlardı. Ancak, Çiğdem’in en fazla dikkatini çeken, odada boydan boya uzanan ceviz ağacından yapılmış  kütüphaneydi.
 
 Kütüphanede neler yoktu ki?..
 
Boy boy ansiklopedi takımları, Türkçe ve İngilizce sözlükler, yerli ve yabancı yazarlara ait romanlar, araştırma kitapları, eski dilde yazılmış kitaplar, yaprakları sararmış eski defterler, daha neler neler!.. Gençliğinin verdiği dikkatinden midir nedir, Çiğdem birkaç dakika içinde tüm ayrıntısıyla kütüphaneyi ezberlemişti bile. Bu durum Nâzik Hanım’ın da dikkatinden kaçmamıştı. Yaşlı kadın, genç kıza dilerse kütüphanedeki tüm kitapları uzun uzadıya  inceleyebileceğini söylemişti. Çiğdem’in sevincine diyecek yoktu doğrusu! Hiçbir şey, onu kitaplardan oluşan bir dünya kadar etkisi altına alamazdı. İçindeki sevinç ve hevesle kitapları tek tek incelemeye başlayan Çiğdem, kendisine “Hoş geldin kızım!” diyen kalın bir sesle irkildi. Başını sesin geldiği tarafa çevirdiğinde 80-85 yaşlarında olduğu fark edilen yaşlı bir adamla karşılaştı. Bu kişi, Münir Bey olmalıydı. Hani şu, evinin kütüphanesindeki  kitapların en az beş misli kadar kitap okuduğu söylenilen emekli öğretmen. Dünya dillerini öğrenmek için gençliğinde pek çok dil okuluna giden ve  beş dil bildiğinden bahsedilen  zât-ı muhterem. En önemlisi de: etrafındaki çocukları kendisinin hiçbir zaman sahip olamadığı çocuklarının yerine koyarak bağrına basacak kadar geniş yürekli, heybetli adam.
 
Çiğdem, kendisine önceden verilen tüm bu bilgileri birer birer hatırladığında, bir an için çok değerli bir insanın karşısında olmanın heyecanını yaşadı Yutkundu. Böyle birinin karşısında nasıl konuşacağı endişesine kapılmaya başladı. Oysa, her şey çok kolay olmuştu işte. Birkaç dakika içerisinde bordo renkli koltuklarda oturup,  neşe dolu bir sohbete başlamışlardı bile.
 
“Münir Amca, siz gerçekten bu kütüphanedeki bütün kitapları okudunuz mu?”
 
“Evet kızım, hepsini okudum. Kitapların büyük bir kısmını gençliğimde satın almıştım. Gencecik bir öğretmen için en önemli yaşam kaynağıdır kitaplar. Onlarla beslenir ve etrafını beslersin çünkü. Diğer ihtiyaçlarımdan kısıp,  o parayla kitap satın aldığımı bilirim.
 
“ Peki beş dil bildiğiniz gerçekten doğru mu?”
 
“Biliyorum demeyelim de, kendime yetecek kadar konuşuyorum; okuduklarımı az çok anlıyorum diyelim Çiğdem. Şimdi hangi diller olduğunu soracaksın. Sen sormadan ben söyleyeyim en iyisi: İngilizce, Almanca, İtalyanca, İspanyolca ve Fransızca.  En iyi hangi dili konuştuğumu sorarsan, ona da “ İngilizce” diye cevap verebilirim.
 
Çiğdem hayranlıkla dinliyordu Münir Amcayı. Dakikalar içerisinde, adı gibi zarif ve kibar Nâzik Teyzesi ve kültürü ve hoşsohbetiyle karşısındakini cezbeden Münir Amcasıyla kaynaşıvermişti. Saat ikindi vaktinin sonlarını işâret ederken, onlara teşekkür edip en kısa zamanda kendilerini yeniden ziyâret edeceğini söyleyerek oradan ayrıldı.
 
Günler günleri kovalarken, Çiğdem haftada bir yaşlı dostlarının ziyâretine gider olmuştu artık. Bu durumdan, onu torunları yerine koyan teyzesi ve amcası kadar, kendisi ve ailesi de hayli memnundu. Çiğdem bu ziyâretlerinde Münir Amcanın kütüphanesinden dilediği kitapları ödünç alabiliyor, okuduktan sonra geri getiriyordu. Ödünç aldığı kitaplar arasında İngilizce eğitim setleri de vardı. Resimli ve basit anlatımlı bu kitaplara bayılmıştı Çiğdem. Münir Amca da onun bu merakını fark ettiğinden, en uygun kitapları seçip  çalışması için Çiğdem’e veriyordu.
 
Nihayet yaz tatili gelmişti. Bir üst sınıfa başarıyla geçen Çiğdem için bu aynı zamanda, evde annesine yardım etmenin yanı sıra bol bol kitap okuyabileceği anlamına da geliyordu.
 
Yaz mevsiminin, aydınlığıyla yürekleri sarmaladığı güneşli günlerden biriydi. Sabah saatlerinde neşe içinde annesine ev işlerinde yardım eden Çiğdem, işleri bittikten sonra yaşlı dostlarını  ziyaret etmeyi plânlıyordu. Saatler birbirini kovalarken, bu ziyâretin düşüncesi bile içinde heyecanla karışık mutluluk yaratıyordu.
 
İşte yine, her defâsında portakal ve limon ağaçlarının kokularıyla kendisinden geçtiği o güzelim bahçedeydi. Kapının tokmağını heyecanla vurdu. Yanında getirdiği çantanın ağırlığı nedeniyle küçük elleri yorulmuştu. Elindeki çantada, Münir Amcanın birkaç hafta önce kendisine çalışması için verdiği İngilizce kitap seti vardı. Onları bir çırpıda okumuş, çok sevmişti. Her zaman olduğu gibi teşekkürleriyle birlikte iâde edecekti kitapları. Ne kadar iyi insandı Münir Amca öyle! Hep onun iyiliğini düşünüyordu. “Çiğdem kızım ileride iyi yerlere gelecek.” diyordu. Bu ilgisi Çiğdem’i öylesine mutlu ediyordu ki!..
 
Kapıyı  her zamanki gibi Nâzik Hanım açtı. “Merhaba Nâzik Teyze!” dedi,  Çiğdem sevinçle. İçeriye buyur edildikten sonra, her zaman yaptığı gibi yaşlı kadın önde, o arkada kütüphanenin olduğu büyük odaya geçtiler. Çiğdem o gün, Nâzik Teyzenin yüzünde daha önceden hiç görmediği bir ifâde olduğunu fark etti. Bir anlam veremedi bu duruma. Yaşlı kadının neşesi de yoktu üstelik. Karşılıklı oturdular. Hâl-hatır sorma faslını da geçtikten sonra Çiğdem:
 
“Münir Amcamın bana ödünç verdiği  İngilizce kitapları getirdim, teşekkür ederim.” dedi. Tam o anda, yan odadan salona hışımla birinin girdiğini ve bağıra çağıra kendisine hakaret ettiğini duyar gibi olduğunu sandı. Rüyada mıydı acaba? Hayır, hayır! Duydukları gerçekti işte! Gerçekti!
 
“ Utanmıyorsun değil mi, o kitapları geri getirmeye? Sana iyilik yapan birine nasıl böyle bir şey söyleyebilirsin? Bu ne büyük densizliktir! Boşunaymış senin gibisi için uğraşmam, yazıklar olsun sana!”
 
Çiğdem neye uğradığını bilememişti. Bir an için bir başka boyuta gidip geldiğini sandı. Duydukları gerçek miydi sahiden? Gümbür gümbür ses, bağırıp çağırmaya devam ediyordu:
 
“ Kimselere kıyıp veremediğim kitapları, bir tek sana verdim, armağan ettim. Sen tutmuş, geri getirmişsin! Bu ne büyük saygısızlık, hatırbilmezlik ve terbiyesizliktir böyle!
 
Çiğdem’in boğazına bir yumruk dayanmıştı sanki. Gözleri, yeryüzüne yağmurunu akıtmamak için kendisini tutan iki bulut gibiydi. Yüreği daralmıştı. Sıkıyordu kendini. Donup kalmanın sözlükteki karşılığı bu olmalıydı. Hayatında ilk kez böyle bir şey yaşıyordu. Daha “Ama efendim!”  derken,  yaşlı adam genç kızın sözünü kesip, ağzına geleni söylemeye başlamıştı yine. Söyledi, söyledi, akla gelmeyecek hakâretler birbiri ardına havada uçuşuyordu.
 
Erkek kardeşinin yaptıkları karşısında duyduğu mahcubiyeti ve üzüntüsü yüzünden okunan Nâzik Hanımsa, bir köşeden olanları seyrediyordu. Belli ki, kardeşinden çok korkuyordu. Belli ki böyle anlar, onun için pek de yabancı değildi.
 
Çiğdem, yabancıydı bu anlara, ama alışkın değildi. Ne ailesinde ne de çevresinde görmemişti böyle şeyleri. Üstelik Münir Amcadan sadece ödünç almıştı kitapları. Kitaplar, kendisine armağan edilmemiş, sadece ödünç verilmişti. Oysa yaşlı adam bunun  tersini iddia ediyor ve öfkesinden kudurmuş bir hayvanı andırıyordu. Çiğdem, en sonunda dayanamayarak hüngür hüngür ağlamaya başladı. Târifsiz kederler içindeydi yüreği. Çaresizdi. Odanın içi bağırışlarla çalkalanırken, Nâzik Hanım da bir köşede sessizce ağlıyordu. Münir Bey, söylene söylene bulundukları odadan çıkış kapısına yöneldi, hışımla kapıyı açtı. Çiğdem’e:
 
“Defooolll! Bir daha buralara gelme, istemiyorum seni!” diye bağırdı. Sesi o kadar yüksekti ki, üst kattaki komşuları, sokaktan gelip geçenler merak ve endişeyle dikkat kesilmişlerdi. Çiğdem, elindeki kitap dolu poşeti  salonda oturduğu koltuğun üzerine bırakarak, ağlaya ağlaya koşar adımlarla evden çıktı. Dış kapıda bekleyen Münir Bey, arkasından kapıyı  hızla çarptı. Bağırma sesleri sokakta yankılanıyordu.
 
Genç kız, yolda hüngür hüngür ağlayarak evine gitti. Sokaklardan, caddelerden geçerken  gelen geçen ona bakıyordu. O ise, yüreğindeki parçalanmışlığın acılarını çekiyordu tarifsizce.
 
Aradan geçen zaman içinde, bu kadar acı bir tecrübenin izlerini üzerinden tam olarak atamamıştı. Bir yandan da, Münir Bey’in kendisine neden böyle bir tepki verdiğini merak ediyordu. Kırgındı, sukut-u hayâle uğramıştı. Ama yine de yaşlı adam için üzülmüştü. Kimbilir, ne derdi vardı zavallının?..
 
Günlerden bir gün, yolda Nâzik Teyzesini gördü. Her zamanki saygılı tavrıyla selâm verdi ona. Kadıncağız, yarı mahcup, yarı çekingen bir tavırla:
 
“Kızım, senden nasıl özür dileyeceğimi bilemiyorum. Ne olur bizi affet!” dedi.
 
Çiğdem, “Rica ederim Nâzik Teyze, sizin bir suçunuz yok ki bunda.”diyerek kadını rahatlatmaya çalıştı. Yaşlı kadın, boynunu bükerek:
 
 “Ne yapalım yavrum, bu da bizim kaderimizmiş. Münir Abim, gençliğinde de otoriter ve kuralcı bir yapıya sahipti zâten. Ailede herkesle bir sorun yaşardı. Son zamanlarda da aklı iyice  gidip gelmeye başladı. Kullandığı ilâçlar da kâr etmiyor artık. Bunama diyor doktorlar. Bu durumda, olan bana oluyor. Ben de yaşlıyım artık, çok zorlanıyorum onu idare ederken. Biliyor musun, kriz anlarında bir köşeye çekilip, kulaklarıma pamuk tıkıyorum bâzen? Ama senin gibi pırıl pırıl bir çocuğa o kadar sert davranınca içim kanadı, ezildi. Üzüntümü anlatamam. Koruyamadım seni çaresizlikten. Lütfen beni affet. Amcanı da affet!”
 
Çiğdem, yaşlı kadının buruşuk ellerini tutarak üzülmemesini söyledi. Kendisine kolaylıklar, Münir amcasına da iyilikler diledi. Başka bir şey elinden gelmezdi ki zâten.. Keşke gelebilseydi!
 
Bir daha, kimseyi gözünde fazla büyütmemesi gerektiğini içinden tekrarlayarak, evlerinin bulunduğu sokağın köşesinden döndü.
 
(*): İstanbul Bir Nokta, Aralık 2014, Sayı 155
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
             MUTLULUK ÜZERİNE  YANILSAMALAR*
Mutluluğu dış dünyanın görünen yüzünde  aramak en büyük yanılgı olsa gerek. Dünya hayatındaki beklentilerin karşılık bulmasının, mutluluğu doğuran yegâne durum olduğunu kabul etmekse hayâl kırıklıklarına kucak açmakla eşdeğer gibi. Yalnızca maddi unsurların yaşamlarımızda yer alması ne acı! Bedensel varlığımızın yanında ruhsal varlığımızı da lâyıkıyla algılayabilseydik keşke! Ne yazık ki, çoğu zaman, yalnızca fiziksel olarak bu âlemde yaşıyormuşçasına davranmaktan geri duramıyoruz. Bedensel ihtiyaçların yerine getirilmesi, yaşamsal amaçların temelini oluştururken; asıl özen gösterilmesi gereken gönül evlerimizin bacalarından anlamsız dumanlar yükseliyor.
Her şeye rağmen, gönül evlerini ruhsal güzelliklerle bezeyip, onu yuva hâline getirebilenlere ne mutlu!
Bu büyük mücadeleyi yaşamlarına katabilenler, dâima çiçek bahçelerinde geziniyorlar. Ah biz insanlar! Fiziksel anlamda farklılıklar göstermekle kalmamışız, birbirimizden uçurumlarla ayrılacak kadar ruhsal farklılıkları da barındırıyoruz. Dünyanın, yalnızca gözlerle görülen yüzüyle ilgilenmek, insan denilen varlık için yeterli mi; bıkmadan, usanmadan, doyasıya tartışılır. 
Mutluluğu dışarıda aramak kadar büyük bir yanılgı ve hata olabilir mi sâhiden? Para, mal, mülk, unvan ve fiziksel güzellikler gibi değerler, mânevi değerlerin yüreklerimizi sıcacık sarmalaması kadar doyurucu gelebilir mi bizlere?
 
Eğer öyle olsaydı, dünyada maddi açıdan zenginliği yakalamış her insanın, mutluluktan uçması gerekmez miydi?
Konu bu açıdan değerlendirildiğinde, dünya genelinde varlığını yoğun olarak gösteren bunalım, tatminsizlik, iç yetersizliği nedeniyle yaşanılan kavgalar, savaşlar ve insanlık dışı davranışlar ruhsal doyumsuzluğun aynaya yansıyan yüzü olarak görünüyor. Tüm bunları bilmemize rağmen, yaratılışımızın nedeni ve özümüzün kaynağı olan sevginin önderliğinde; saygı, hoşgörü, şefkat ve duygudaşlık yeteneği gibi meziyetlerin insanlığı şu an içinde bulunduğu kasvetli durumdan  kurtaracak en etkili yollar olduğunu anlamak için daha ne kadar bekleyeceğiz? Gün geliyor, mutsuzluktan yakınıp, dizlerimizi dövüyoruz. Sebebini sorgulamadan, bu durumdan kurtulabilmenin hangi incelikli yolları barındırdığını biraz olsun anlamaya çalışmadan hem de.
Mutluluğun cevherinin dışımızda değil, içimizde yer aldığını, tabiat ananın her varlığı gibi beslenmeye ve bakıma ihtiyaç duyduğunu hâlâ anlayamadık  mı? İçselliğin sayısız zenginlikler barındıran okyanuslarında alabildiğine özgür kulaçlar atmak varken, dışsallığın sığ sularında oyalanmanın bizleri nasıl bir kısıtlılık içinde bıraktığının farkında değil miyiz?
 
Özellikle iç sesine kulak verebilenler, yüreklerinden gelen titreşim dolu melodilerin, huzur dolu hoşluklarla kendilerini çepeçevre kuşattığını hissederler. Size hem çok yakın, hem de sizden çok uzaktaymış gibi hissettiğiniz iç sesiniz yaşamınıza yön verir. Bu öylesine özel bir sestir ki: kaynağını oluşturan yüreği dalga dalga sararak, aydınlıklara yönlendirir. Usulca, sevgiyle donatarak ve inceliklerle örülü şekilde onu yüceltir.
Her insan, yaratılışının gereği olarak, iç dünyasındaki gizli mâbette nice güzellikleri barındırır. Ancak, pek azı bunu sezinleyerek derinden algılayabilir. Bununla birlikte, sahip olduğu bu özelliklerin kendisi için mutluluğun en anlamlı yanı olduğunu fark edebilmesiyse, meziyetlerin en değerlisidir. Bu noktaya gelebilen biri için, yaşam artık apayrı bir pencereden seyredilen, sonsuz âlemlerin gülümseyişi anlamına gelir. Maddi değerlerin amaç değil yalnızca birer araç olduğunu sezebilenler, mutluluğun anahtarının da gönül evinin el değmemiş saflıktaki köşesinde saklandığını huzur dolu hislerle deneyimleyeceklerdir.
 
Elbette ki böyle bir  deneyimin yaşanılmasındaki temel etken, bu  duyguyu yaşamayı yürekten istemekle bağlantılıdır.  Boşuna dememiş ünlü yazar Nietzsche " Kim mutlu edebilir  ki seni,  eğer sen hazır değilsen? " diye.
 
 Kim mutlu edebilir ki bizleri, öncelikle kendimiz bunu istemezsek? Mutluluğu deneyimleyebilmemiz için bizlere uzatılan elleri ve yürekleri reddedersek, bu olağanüstü duyguyu tadabilmemiz mümkün olabilir mi gerçekten?
 İşin bir başka boyutu daha var:
İnsan dediğimiz varlık dünyaya kendi iç gözlüğüyle bakarken, eğer sahip olduğu bu gözlüğün camlarını temizlemez de onu kirler içinde bırakmaya devam ederse, o insanın  etrafındaki güzellikleri fark etmesi söz konusu olamaz. Dünyayı güzel görüp, olumlu algılayarak mutlu olmak isteyen her insanın öncelikle gönül penceresinin camlarını temizlemesi gerekir.
 
 Tolstoy'un çok güzel bir sözü var: "Mutlu olmak istiyorsak, hayatın cisimde değil, ruhta olduğuna inanmalıyız" diye. Tüm tılsım, yüreklerimizde saklı. Dünyevî değerlerin, yalnızca bu gezegende yaşarken gerçekleşmesi gereken zorunluluklar olduğunun bilinciyle, varlığının ruhsallığını özümsemiş biri için hayat, kendisine bahşedilen sonsuz  bir armağandır.
Sev sevebildiğin kadar başkalarını ve aç yüreğini onlara alabildiğine özgürce, korkmadan, çekinmeden. Sana sunulan sevgileri yüreğinin baş tâcı yap, kucakla ve sevgileri sevgine kat, çoğal sonsuzlukta! Budur yaşamın amacı:Yürek tarlasına ekilen sevgi tohumlarından, mutluluk çiçeklerini açtırmak ve rengârenk, mis kokulu çiçek tarlaları yaratmak özgürce...
Çağlar ötesinden  "Mutluluğu kazanmanın yolu, kişinin tıpkı bir örümcek gibi her yöne yapışkan bir sevgi ağı fırlatmasına ve gelen her şeyi kucaklamasına bağlıdır." diyerek  bizlere yeniden seslenen Tolstoy, bir bakıma Mevlâna'nın ve Yunus Emre'nin  insan ve varlık sevgisiyle dopdolu kucaklayıcı felsefelerine de atıfta bulunuyor.
Mutluluğu dünyanın yalnızca maddesel boyutunda aramaya çalışmak, bir maden işçisinin yeraltında ter atarak sergilediği arayışların mânen zorluğuyla eşdeğer gibi. Oysa mutluluk, bazen gözümüzden kaçan bazen de öylesine bakıp, gerçek anlamda göremediğimiz (görmek / bakmak ikilemi)  ufacık ayrıntılarda gizlidir. Bu ayrıntıların bizlere yansıyan ışığının aydınlığında yıkanmak, arınmak ve her koşulda mutluluk bayrağını dalgalandırabilme becerisindedir.
Mutluluk: bir yaz denizinin karşısında, bir ağaç gölgesindedir. Tedirgin edilmeden üstünde uyunan bir toprak parçasındadır. Bir bahar sabahında çıplak ayakla koşulan ıslak çimenlerdedir. Sıcak bir günün bitimine doğru, birdenbire esiveren serin bir yeldedir. Güvenli bir düşüncenin aydınlığında, uygun bir sesin titreşimindedir. Yanarak içilen bir yudum suda, özlemle aranan bir fincan kahvededir. Bir annenin okşayışında, bir babanın bakışında, bir çocuğun gülüşündedir.
Mutluluk,  günün ilk aydınlığında, gecenin son karanlığındadır. (**)
Öyleyse:
 

Mutluluk, sendedir dostum! Senin özünde, yüreğinde ve sevgiyle boyayacağın gönül evindedir. Gönül evinin insanî değerlerle tüten bacasında, dostlarının gülüşlerinde ve yaşamın sana dönük tüm güzelliklerinin sende bulacağı karşılığındadır.
 
(**) Düşünce Tarihi / Orhan Hançerlioğlu/ İstanbul
 
(*): IHLAMUR,  Kasım-Aralık 2014, Sayı 24
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
    GÜCÜNÜ YETERSİZLİK HİSSİNDEN ALAN YOLCULUK*
 
İnsan dediğimiz varlığı, evrendeki yolculuğunda dâima besleyen ve yakasını hiç bırakmayan garip bir duygudur yetersizlik hissi. Sıklıkla güvensizlik ve eziklik duygularıyla karıştırılsa da, burada bahsedilen yetersizlik duygusunun her iki duygudan oldukça ayrı bir yanı olduğu apaçık ortadadır. Zaman zaman belli bir konuda eksiklikleri olduğunu düşünerek yetersiz olduğu hissine kapılan kişilerde, genellikle araştırıcılık, gözlem yeteneği ve kendini aşma konusunda yoğun bir istek göze çarpar. Hep daha iyiye, daha güzele ulaşma çabası içinde olmak onlar için yaşamlarının vazgeçilmez unsurlarından biridir.
 
Peki, biz insanlar neden böylesine hisler yumağına dolanarak yaşar dururuz acaba? Yoksa, kişisel ve ruhsal gelişim merdiveninde bir üst basamağa geçiş arzusu mudur, bizlerde böylesine kıvrak duygular yaratan? Berâberinde yüreklerimize ve zihinlerimize, ışıltılı zerrecikler hâlinde insana ve insanlığa dâir erişilmez güzellikleri saçan?
 
Belli bir yolu olan, hedefleri doğrultusunda emin adımlarla ilerlemeye çalışan insanlar için yetersizlik duygusu, ruhu besleyici ve yenileyici özellik taşır. Gün gelir; toprağın suya hasret duyması ve ona kavuşmayı dilemesi gibi, kendine yetmezliğin dar tünelinden günışığının aydınlığına çıkmayı diler yürekler. Başlangıçta yaşamın  kendisine armağan ettiği heybenin küçüklüğünden yakınan insan, belli bir süre için sâhip olduğu heybenin içindekilerle yetinmeye çalışır. Ancak zaman ilerledikçe bu da yetmez olur ona. Bu dünyaya gönderilirken ona yoldaş olarak verilen heybesi küçüktür doğru; ama o heybeyi doldurmaya yönelik olarak içinde yeşerttiği umutları, dilekleri sonsuzdur. Ne çâre ki, bu sonsuzluk hissinin iç bayıcı kokusuna bulanmıştır benliği. Önüne geçemediği, kendisine yetemediği noktada her şey  düğüm olmuş gibidir. Potansiyelinde mevcut olanın, bir başka şeyle desteklenmesi ve donanması ihtiyacı yakar kavurur içini. Sanki biri veya birileri açılmaz gibi görünen kapının anahtarını eline veriverse tüm çıkmazları son bulacaktır. Ruhsal iniş-çıkışlarla geçen yaşam serüveninde gün gelir, kendisindeki varlığı keşfetmesiyle birlikte kapılar birer birer açılmaya başlar. İşte tam da bu noktada ömrü boyunca  aradığı anahtarın kaynağının, dışarıda değil kendi içinde olduğunu anlar.

Üstelik tüm bu süreç öylesine zor ve sancılı geçer ki, dayanmak ne mümkün! Bunu ancak yaşayanlar bilir...
 
Özellikle sanatla uğraşan yürekler için yetersizlik duygusu bir bakıma onları besleyen, üzerinde yoğunlaştıkları konularda ilerlemelerini sağlayan biricik dosttur. O olmasa, sanatçı kendisinin de var olamayacağını, ancak onun varlığıyla güç kazandığını bilir. Bakışlarını enginlere yönelten sanatçılar için, ufukların ötesine erişimi sağlayacak görünmez bir köprüdür kendi yetmezlikleri. Bunun farkına varan sanatçılar, ortaya çıkardıkları her çalışmanın, aynı zamanda sonsuzluk âleminden üzerlerine yağan büyüleyici yağmurlar olduğunu çok iyi bilirler. Kimi zaman çisil çisil yağan yağmurla beslenmeye çalışırken, kimi zaman sağanak şeklinde yağan yağmurla sarmaş dolaş olmanın hazzını yaşarlar.
 
Bir yazar, kalemiyle her zaman dilediğince hemhal olamaz. Nedenini bilemese de, bu durumun aynı zamanda ruhsal çırpınışlarının sebebi olduğunu algılamak onu çok üzer. Sahip olduklarıyla değil, sahip ol(a)madıklarıyla yazmaya çalışmasıdır belki de onu çıkmaza sürükleyen. Öyle bir an gelir ki, artık pes eder. “Benden bu kadar” der kendi kendine. İnsan olarak yaratılmış olmanın sözde yüceliğine, âcizliğini de yükleyerek atar omzuna ve teslim olur yaşama. İşte tam da bu noktada, “İnsan güçlü olmadığı zaman, uysal olmayı bilmek zorundadır.” diyen  Augier’e bir kez daha hak verir.

İlham perisinin ipek mendiliyle, alınterine karışmış gözyaşlarını kurulamasını bekler sessizce. Onun şefkatine ve kucaklayıcılığına muhtaçlığı doruk noktasındayken, gönül kapısının çalındığını nelerden sonra fark eder. Bu döngü, yaşamı boyunca peşini hiç bırakmayan gölgesi gibidir yazarın.
 
"Yazar olarak pek çok kusurum olduğunu biliyorum. Çünkü öncelikle kendim, hiç hoşnut değilim kendimden. Kendi kendimi tarttığım bazı anlarda, çoğu kez sözcüğün tam anlamıyla, anlatmak istediğimin ancak yirmide birini anlattığımı, belki de hiç anlatamadığımı gördüğüme inanmalısınız. Beni kurtaran şey, Tanrının bir gün bana o kadar gücü ve esini göndereceği, benim de kendimi daha noksansız anlatabileceğim duygusudur. Kısacası: Yüreğimdeki ve hayâl gücümdeki her şeyi ortaya koyacağım konusunda beslediğim alışılmış umuttur."
 
Dostoyevski’nin varlığındaki âcizliğini ve yetersizliğini, yüreğinin derinlerinde hissederek ifâde ettiği bu satırlara katılmamak mümkün mü?
 
Edebiyatın mihenk taşlarından birinin kalemindeki gücünün kısıtlılığı karşısında duyduğu çaresizliğine, yalnızca yaratıcının gün gelip ilham perisini kendisine göndermesinin çâre olabileceğine olan güçlü inancına, gönülden yazan hangi yürek hayranlık duymaz? Kalbinin en gizli köşelerindeki binbir çeşit çiçeği derip; ağaçların, nehirlerin, rengârenk güzelliklerin izlerini taşıyan ve hisseden bir yazar için, aynı çıkmazların girdabında debelenip durmaktan daha doğal ne olabilir ki? Hangi çağda yaşadığınızın da bir önemi yoktur bu durumda. Kaleminizi yüreğinizin fısıltılarına göre kullanıyor, zihninizde belirenler aracılığıyla iç sesinizle söyleşiyorsanız bu yeterlidir.
 
Eğer, yetersizlik hissini kendisine yol arkadaşı yapabilmiş bir yazarsanız bilmelisiniz ki: sizi zorlu ve çıkmaz sokaklarla dolu bir yol, arada bir açan güneşe karşılık, çoğunlukla yağmur ve fırtınalarla kardeş olmuş zorlu bir serüven bekliyor. Yüreğinizde yeşerecek çiçeklerin yanında dikenler, serin ve ferahlatıcı okyanusların beraberinde yangınlar da eşlik edecek yolculuğunuza. Çâresizlikleriniz gözyaşlarınızın yuvarlaklarına yansırken, arada bir esen meltem rüzgârları içinizi aydınlatacak. Kendinizi en güçlü ve tamamlanmış hissettiğiniz ânın hemen ardından âcizliğiniz heybetli bir şekilde dikilecek karşınıza.
 
Tüm bunlara karşılık, zaman geçtikçe insanın kendisini yetersiz görmesinin, aslında ona yaratıcı tarafından verilmiş olan önemli bir koruma kalkanı olduğunu anlayacaksınız. İşte o zaman; bunun sizi sessiz bir şekilde hırstan, ben merkezli bir birey olmaktan, her zaman ilk sırada ve baş olmanın tehlikeli uzantılarından muhafaza ettiğine hayranlıkla şâhit olacaksınız.

Böylece varlığınızı derinlemesine algılayacak, sizi siz yapan en değerli cevherinizin, özünüzde gizlenmiş olan yegâne varlık olduğunu iliklerinize kadar hissedeceksiniz. O an anlayacaksınız ki: yetersizlik hissi sizi olumluya ve gelişime yönlendirirken, aynı zamanda kişisel ve ruhsal olgunluk sürecinizde gücünüze güç katacak ve içsel sesinize kulak verdiğiniz takdirde ilham perisinin ipeksi kanatları ruhunuzu okşayacaktır.
 
(*): Körfez'de Edebiyat, Aralık 2014, Sayı 15 
 

12 Kasım 2014 Çarşamba

 
 
                                     İPEK  İLE SIRMA*  
                             
“Baksana şekerim, ne hoş bir model! Hem de çağla yeşili! Bayılırım çağla yeşiline!” dedi genç kız heyecanla. Henüz lise öğrencisi olan Sırma’dan başkası değildi bu.
 
“Evet, çok güzelmiş” dedi birlikte alışverişe çıktığı arkadaşı İpek, duyarsız bir ses tonuyla. Pek de yüz vermedi Sırma’ya. Çünkü çok iyi biliyordu ki: Sırma, giyim-kuşama gereğinden fazla düşkün, dış güzelliğine aşırı derecede önem veren bir insandı. Aslında İpek, Sırma’yı çok severdi. Ne de olsa ilkokul yıllarından beri hiç ayrılmamışlar, hep aynı okullarda okumuşlardı. Lise öğrenimlerini de beraber sürdürüyorlardı.  Arkadaşlıkları, fedakârlık etmenin daha çok İpek’in üzerine düştüğü bir beraberlikti. Yıllar geçtikçe, iki genç kızın kişilik özelliklerindeki farklılıklar iyice belirginleşmeye başlamıştı. Sırma ne kadar fizikselliği ön plânda tutuyorsa, İpek de o kadar ruhsallıkla ilgili bir karakter çiziyordu. Sırma için, süslenip püslenerek girdiği ortamlarda kendisini göstermek yaşamının ayrılmaz bir parçası olmuşken, İpek, bir insana güzellik katacak gerçek değerlerin kültürel birikim ve gönül güzelliği olduğuna inanıyordu.
 
Çoğu zaman, farklı kişiliklerdeki insanlar arasında kurulan arkadaşlıkların, birbirlerini tamamladıkları için en özel arkadaşlıklar olduğu inanılır. Bu, ancak o insanların dengeli şekilde birbirlerini geliştirmeleriyle mümkündür oysa. Eğer bir taraf devamlı olarak verici, diğer taraf da kendisinden asla ödün vermeyen, değişime kapalı bir tavır içindeyse, zaman içinde arkadaşlıklar çatırdamaya başlar.
 
“Ne dersin İpek, mağazaya girip o elbiseyi deneyeyim mi?” diye sordu Sırma. Sormasına sormuştu  ama aslında cevabını yalnızca kendisinin vereceği bir soruydu bu, her zaman olduğu gibi.  İpek sanki söyleneni beğenmemiş bir tavırla:
 
“Sen bilirsin Sırma’cığım, ama bana kalırsa bir elbiseye bu kadar para verilmez.” diye cevap verdi. “Hem daha geçen gün yeşil bir elbise satın almamış mıydın sen?”
 
“O çağla yeşili değildi ki İpek! Zeytunî yeşildi. İkisi çok farklı tonlarda.”
 
İpek daha önceki deneyimlerinden çok iyi biliyordu ki, Sırma’yla başa çıkmak imkânsız gibi bir şeydi. Bir fabrikanın müdürü olan babası ve zenginliğe fazlasıyla düşkün üvey annesiyle birlikte yaşayan bir kızdan, başka türlü davranması beklenemezdi zâten.
 
“Peki, çok istiyorsan dene mâdem” dedi İpek. Az sonra beğendiği elbiseyi satın alarak mağazadan çıktığında, marka ve giyim düşkünü olduğu her hâlinden belli olan genç kızın  yüzünde güller açıyordu.
 
İpek, arkadaşının aşırı derecede dış güzelliğe meraklı olmasına çok üzülüyordu. Bu üzüntüsünde onunla ilgili olarak geleceğe dâir öngörüleri ve hislerinin de etkisi yok değildi hani. Kendisi memur çocuğuydu. Babasının aldığı memur maaşıyla kıt kanaat geçiniyorlardı. Tek maaşla çocuk okutmak kolay mıydı sanki? Annesi evde dikiş-nakış işleriyle uğraşıyor, aile bütçesine katkıda bulunmaya çalışıyordu. Olanaksızlıktan üniversiteye gidememişti kadıncağız. İşlerinden arta kalan zamanlarda okuyarak kendisini geliştirmeye çalışıyordu. Genç kız, annesinin en çok bu yönünü seviyor ve onun azimli hâlini kendine örnek alıyordu.
 
İpek için, maddi olarak kısıtlı yaşamalarının da bir önemi yoktu aslında. Sağlıkları yerindeydi, mutlu ve huzurlu bir yuvaları vardı ya, daha büyük zenginlik mi olurdu hayatta? Sevgi dolu insanlardı anne ve babası. Kızlarına hayattaki en değerli şeylerin; sevmek, paylaşmak, merhamet, hoşgörü gibi insanî değerler olduğunu öğretmişlerdi. İpek, tüm bu değerleri bizzat onlardan görerek, onlarla birlikte yaşayarak öğrenmişti. Gelecekteki yaşantısını da hep bu değerler üzerinde oluşturmak istiyordu.
 
İpek Sırma’ya:
 
“Güzel günlerde giy elbiseni.” dedi gülümseyerek.
 
Sırma maddi olarak sahip olmak istediği bir şeye ulaşmanın verdiği rahatlık ve mutlulukla:
 
“Teşekkür ederim İpek” diye cevap verdi.
 
İki genç kız akşama kadar alışveriş yaptılar. Daha doğrusu Sırma  alışveriş yaptı, İpek ona eşlik etti. Sırma, sanki  bütün çarşıyı satın alacakmış gibi, bir o yana bir bu yana saldırıyordu. Beğendiklerini önce İpek’e gösteriyordu. Fikrini almak istercesine ona bir şeyler soruyordu sormasına, ama sonra yine bildiğini okuyordu. İpek, arkadaşına bu huyunu düzeltmesi için defâlarca kırmadan uyarılarda bulunmuştu, baktı ki olmuyor, vazgeçmişti artık çabalamaktan. Huylu huyundan vazgeçmiyordu işte. Gerçi kendisinin de zaman zaman Sırma’nın giyim-kuşam kültüründen yararlanmadığı söylenemezdi hani. Fikir paylaşımlarını çok seviyordu. Yeniliklere açıktı. Akıl akıldan üstündü İpek’e göre. Yeter ki, başkasından alınacak akıl, insanı kendi benliğinden ve öz değerlerinden uzaklaştırmasın. Onun tek dileği çok sevdiği arkadaşının da, biraz olsun yalnızca dışa ait özelliklerle yaşamanın ötesine geçerek, her insanın yüreğinde saklı olan, insanı insan yapan asıl değerlerin aydınlığında yaşamasıydı. Manevî değerlerden yoksun babası ve üvey annesiyle birlikte yaşadıkları evde hiç görmediği, tatmadığı güzellikleri ve mutlulukları deneyimlemesiydi, o kadar. O güzelliklerden mahrum şekilde yaşayarak, hayatını yanlış  yönlendirmemesiydi.
 
Ama öyle olmadı…
 
Lise öğrenimleri boyunca İpek dâima destek oldu Sırma’ya. Onun içinde ne fırtınaların koptuğunu, kendini avutmak için nasıl maddi değerlerin içinde yok olduğunu çok iyi biliyordu. Arkadaşı, birkaç defâ dertlenmişti ona. Yaşadığı ortamdaki sevgisizlikten, ilgisizlikten yakınmıştı. Kendi kişisel özelliklerinin, yüreğinde açtığı yaraların Sırma da farkındaydı. Ne var ki, böyle yetiştirilmişti işte. Parayı, zenginliği, fiziksel güzellikleri seviyordu. Sürekli bu tarz imkân ve meziyetlere  sahip olan insanlarla gezip tozuyordu. Bir defâsında İpek arkadaşına, maddi özellikler açısından sıradan sayılabilecek bir ailenin kızı olduğu hâlde kendisiyle neden arkadaşlık ettiğini sormuştu. Arkadaşlıklarının kökeninde çocukluklarından beri aynı okullarda okumaları vardı. Ama bunun da ötesinde Sırma İpek’e “Beni bir tek sen anlıyorsun.” demişti, “bir tek sen.”
 
Sene sonu gelmiş, liseden mezun olup üniversiteyi kazananları telâş sarmıştı. Hayat sınavının ilk aşamasını kazananlar, çeşitli kentlerde yepyeni yaşantılara yelken açacaklardı. Bu genç insanların içinde İpek de vardı. Yıllardan beri yüreğinde hep psikoloji bölümünde öğrenim görmek arzusu vardı. Nihâyet ailesinin kendisi için yapmış olduğu tüm fedakârlıklar meyvesini vermiş, anne ve babasının biricik kızları psikoloji bölümünü kazanmıştı. İpek için yeni bir dönem başlıyordu hayatında. Bambaşka duygular içindeydi. Doğup büyüdüğü kentten ve ailesinden ayrılacak olmanın hüznüne, yaşadığı mutluluk ve sevinç dolu duygular karışıyordu.
 
Birkaç gün sonra üniversite öğrenimini sürdüreceği kente gidecek olan İpek, valizini hazırlıyordu. O sırada odasına giren annesi duygulu bir sesle:
 
“Tatlı kızım benim, ne mutlu ki böylesine güzel bir adım atıyorsun hayatında. Şükürler olsun, Allah bize bugünleri de gösterdi.” dedi. İpek annesine sıkıca sarıldı ve ana-kız ağlaştılar.
 
“Sizleri hiç mahcup etmeyeceğim anneciğim, söz veriyorum sana.” dedi İpek.
 
Annesi:
 
“Bundan eminim güzel kızım.” dedikten sonra devam etti:
 
“Artık üniversiteli bir genç kız oldun. Şimdi seninle daha önce hiç konuşmadığım gibi konuşacağım.”
 
Annesinin sözleri karşısında, genç kız şaşırmıştı. Zeytin karası gözlerini merakla açarak annesine baktı. Onu dinlediğini belirtir şekilde başını salladı.
 
“İpekçiğim, biz babanla birlikte  seni yetiştirirken, sana her zaman belli değerleri vermeye çalıştık. Biliyorduk ki, insan yalnızca bu değerleri varlığında hissettiği takdirde gerçekten yaşadığını anlar. Ancak bu değerleri taşıyanlarla birlikte olursa, mutlu olabilir. Arkadaşlık ilişkilerini ve gelecekte kuracağı yuvasını da yine bu değerleri esas alarak oluşturursa, huzurlu bir yaşamı kucaklar. İnsanî değerlerden yoksun olanlar içinse, gün gelir hayat çekilmez bir hâl alır. Yalnızca dışıyla ilgilenenlere yanaşacak olanlar da yine sâdece maddi özelliklere önem verenler olacaktır. Büyüdün, serpildin, güzelleştin kızım. Eski hâlin nasılsa öyle olmaya devam et. Bakımlı  ve temiz ol, ama asla fiziksel özelliklerine verdiğin kıymet, yüreğine verdiğin değerden fazla olmasın. “İnsanlar, elbiseleriyle karşılanırlar, fikirleriyle uğurlanırlar.” diye bir söz vardır. Yüreğini, beynini, aklını, fikrini geliştirmeye bak. Bunları geliştirdiğin takdirde gerisi zâten kendiliğinden gelecektir. İleride karşına senin bu yönlerini keşfedecek, sevecek bir adam çıkacaktır yavrum. Tıpkı benim karşıma babanın çıktığı gibi."
 
İpek, annesinin kendisine söylediklerinden dolayı çok duygulanmıştı. Gözlerinden yaşlar süzülürken annesine sarılarak:
 
“Anneciğim, seni çok seviyorum.” dedi.
 
İpek’in odasındaki duvarda asılı duran boy aynasına, ayrılacak olmalarının burukluğuna mutluluklarını katan iki insanın görüntüleri yansıyordu...
 
Üniversite öğreniminin son senesinde İpek, ideallerinin peşinden koşma kararı almıştı. Okulundan mezun olduktan sonra uzmanlık eğitimi alacak, böylece hastanelerde görev alabilecekti. Tek dileği, muhtaç durumda olan insanlara yüreğinin sıcaklığını sunabilmekti.
 
Öğrenim hayatı boyunca, zaman zaman Sırma’yı düşündü İpek. Dersleriyle pek ilgisi olmadığından liseyi bile zar zor bitirebilmişti Sırma. O sene, şehir dışındaki bir fabrikadan iş teklifi alan babasının, oraya ailece taşınmaları yönündeki kararına başta karşı çıkan genç kız, üniversiteyi de kazanamayınca daha fazla direnememişti. Üvey annesi ve babasıyla birlikte yaşadıkları kentten taşınıp gitmişlerdi. Birkaç yıldır da haber alamamıştı İpek arkadaşından. Neler yapıyordu acaba? Belki de yeniden sınava girmiş ve üniversiteyi kazanmıştı. Arkadaşının iyi ve mutlu olmasını diledi İpek, onu çağla yeşili elbisesiyle hayâl ederken.
 
Aradan geçen birkaç yıl içinde, azimli bir öğrenci olan İpek, uzmanlık eğitimini de başarıyla tamamlamış, bir devlet hastanesine atanmıştı. Uzman psikologtu artık. Yaklaşık iki yıldır çalıştığı hastanede gün boyunca, hayatın yüklerini omuzlarında taşımakta zorlanan insanlara bilgisiyle birlikte yüreğini de açıyordu. Mesleğini çok seviyordu. İdealistti ve kendisi gibi idealist ve yüreği insan sevgisiyle dolup taşan doktor Serhat Bey’le evliydi. Annesi, haklı çıkmıştı. Serhat çalıştığı hastanede onu keşfetmişti. Ancak o da,  kendi iç dünyasındaki zenginliği ve güzellikleri, Serhat sâyesinde yeniden  keşfetmişti. Kocası onun için Allah’ın bir lütfûydu sanki. Bütünlüyorlardı birbirlerini, tıpkı bir elmanın iki yarısı gibi. Manevî değerlerin ışığıyla aydınlanan bir evlilikleri vardı.
 
“Bugün yine poliklinikteyim canım” dedi, Serhat karısına. “Benim için de yoğun bir gün olacak” diye cevap verdi İpek. Evden çıkmadan önce sarıldılar ve birbirlerine şans dilediler.
 
Hastane yine tıklım tıklımdı. Derdine derman arayan hastaların uğultusu sarmıştı etrafı. Şifâ arayanlar, beyaz önlüklülerin muayene odalarına gelmelerini bekliyorlardı. Kayıt numarası alan hastalar, ellerindeki evraklarıyla birlikte kuyruk oluşturmuşlardı. İpek’in çalıştığı hastanede kendisi dışında iki psikolog arkadaşı daha çalışıyordu. Ancak hastaların çoğu, psikolog İpek Hanımın yumuşak ve sevecen tavrı nedeniyle çoğunlukla onunla görüşmek istiyorlar, bu nedenle odasının önünde uzun kuyruklar oluşturuyorlardı.
 
“Sıradaki hasta lütfen!” dedi psikolog İpek Hanım. O sırada, masasının üzerindeki evraklardan hastalarının kayıtlarını inceliyordu. Başı öne eğikti.
 
“Merhaba” dedi olgun yaştaki bir erkek sesi. İpek başını kaldırdığında gözlerine inanamadı. Sesin sahibi, Sırma’nın babası Selim Beydi. Koluna girdiği genç bir kadına refakat ediyordu.
 
Psikolog İpek Hanım, çocukluk arkadaşı Sırma’yı görür görmez tanımıştı. Güzel gözlerinin feri sönmüş, uzun siyah saçları kısacık kesilmişti. Ama yüzünün o çocuksu görünüşü hiç değişmemişti. İpek bir an ne diyeceğini bilemedi. Bütün hastalarına davrandığı gibi tebessüm dolu bir ifadeyle:
 
“Hoş geldiniz.”dedi,“buyrun oturun lütfen.”
 
Selim Bey teşekkür ettikten sonra, önce bir sandalye çekip Sırma’yı oturttu. Kendisi de kızının hemen yanındaki sandalyeye oturdu ve  İpek’e dönerek:
 
“Hayırlı olsun kızım. Seni bu hastanede görmek büyük bir sürpriz oldu bizim için.” dedi.
 
“Teşekkür ederim Selim Bey” diye cevap verdi İpek. Selim Beyi, lise yıllarında birkaç defa  son model arabasıyla Sırma’yı  okuldan almaya geldiğinde görmüştü, o kadar. Adamın eskiden beri yüzünde gezdirdiği gururlu ifade gitmiş, onun yerine evlâdının durumuna çok üzüldüğü her hâlinden belli olan acı dolu bir baba gelmişti.
 
İpek daha sonra Sırma’ya dönerek “Hoş geldin Sırma” dedi sevgi dolu bir sesle. Bir hastasından çok eski bir arkadaşına verdiği içten bir selâmdı bu. Yüzünde donuk ve bitkin bir ifade olan genç kadın kısık bir sesle “Sağol.” diyebildi.
 
İpek, mesleğiyle ilgili konularda son derece titizdi. Profesyonelce çalışmaya özen gösteriyordu. Cerrahların kendi yakınlarını ameliyat etmediklerini biliyordu. Bu hem etik hem de duygusal açıdan uygun değildi. Sağlıkla ilgili konularda çalışanlar için de genellikle benzer bir durum söz konusuydu.  Bu düşünceler zihninden geçerken, bir yandan da mesleğiyle ilgili olarak ilk kez bir yakınıyla hastane ortamında karşı karşıya olduğunu düşündü. Ne yapmalıydı, nasıl davranmalıydı bilemediğinden, bir an için kendisini çaresiz hissetti. Dışarıda sırada bekleyen hastalar onun bu hâlini görseler, âciz olduğunu mu düşünürlerdi yoksa? Sonuçta o da bir insandı ve işiyle duygularını birbirine karıştırmamak için, benliğinde büyük bir savaş vermesi kadar doğal ne olabilirdi ki? Karşısında, duygusal olarak büyük bir ruhsal çöküntü geçirdiği apaçık fark edilen genç bir kadın vardı. Üstelik o kadın, çocukluğundan gençlik yıllarına kadar çok şeyler paylaştığı, çok sevdiği bir arkadaşıydı. Yıllar onları ayırmış dahi olsa, o her zaman olduğu hâliyle kabul ettiği Sırma’sını hiç unutmamıştı.
 
İpek, az önce zihninden geçenleri bir yana bırakmış, içinde bulunduğu âna dönmüştü. Sevgi dolu ama ciddi bir sesle Selim Bey’e dönerek:
 
“Dilerseniz sizi iyi bir psikolog arkadaşıma yönlendireyim. Kendisi işinin ehli çok iyi bir uzmandır. Sırma’ya büyük yararının olacağından eminim.” dedi.
 
Selim Bey, İpek’in eski yıllarda Sırma’nın en yakın arkadaşı olduğunu biliyordu. Bir defasında Sırma, içini yalnızca İpek’e açabildiğini söylemişti babasına. Kendisini bir tek onun anladığından bahsetmişti. Yıllar sonra kader, iki eski arkadaşı yeniden biraraya getirmişti. “Hayatta tesadüf diye bir şey yoktur, sadece birbirleriyle yan yana olmaları istenenler, tesadüf adı altında karşılaştırılırlar.”diye düşünüyordu adam.
 
“İpek! Dinle kızım.” dedi adam. Sesinde yalvaran ve yardım isteyen bir babanın gizli feryâdı vardı. “Lütfen Sırma’yla sen ilgilen. Başka bir doktorun ona yararlı olabileceğini hiç sanmıyorum. En iyi doktorlara götürdüm onu. Buna rağmen Sırma, biraz kendini toparladıktan sonra yeniden eski hâline dönüyor. Ne olur bize yardım et kızım, ne olur!”
 
Selim Bey çaresizlikten ağlamak üzereydi. Belli ki adamcağız da ruhsal açıdan hayli yıpranmıştı.
 
İpek’in gözleri doldu. Ağlamamak için kendisini zor tutuyordu. İç dünyasıyla gizli bir savaş hâlindeydi yine. Derin bir nefes aldı ve kendinden emin bir sesle:
 
“Peki o zaman Selim Bey, bir psikiyatr arkadaşla ortak olarak Sırma’yı takip edelim. İşin terapi kısmını üzerime alıyorum. Diğer doktor arkadaşımız da, gerekli tetkikleri yaptırdıktan sonra gerekli görürse ilâç tedavisine başlayacaktır zâten” dedi.
 
İpek’in söylediklerinden sonra, Selim Bey’in hüzünlü gözleri, sevinçten parlıyordu. Bir umut arıyordu yalnızca. Biricik kızına yeniden yaşama sevinci kazandıracak küçük bir umut.
 
Sırma, haftada iki defa hastaneye psikolog İpek Hanım’ın yanına gidip geliyordu. Babası kızını getirdikten sonra, görüşmeleri bitinceye kadar odanın dışında bekliyordu. Tedaviye yeni başlamış olmalarına rağmen, sanki Sırma’nın eski donuk hâli yavaş yavaş üzerinden gidiyordu.
 
İpek, Sırma’yla görüşmeleri sonrasında genç kadının durumunu değerlendiriyor, psikiyatr arkadaşıyla sürekli olarak fikir alışverişlerinde bulunuyordu. Her iki uzman da hastalarının yeniden hayata dönme konusundaki gelişiminden memnundular.
 
Sırma’nın anlattıklarına bakılırsa, büyük acılar çekmişti genç kadın.
 
Lise yıllarında aşırı süslü ve son derece alımlı bir genç kız olan Sırma, dersleriyle pek ilgisi olmadığından, ilk sene sınavı kazanamamış ve buna çok üzülmüştü. Bu da yetmiyormuş gibi aynı yıl, babasının iş değişikliği nedeniyle başka bir şehre taşınmışlardı. Çocukluğunun geçtiği, yıllardır alışkın olduğu bir yerden, üstelik üniversiteyi kazanan arkadaşlarının tattıkları heyecanı tadamadan taşınmak, ağırına gitmişti Sırma’nın. Başarısız bir öğrenci olmanın boynu büküklüğünü hissettiğinden, babası ve üvey annesine de hiçbir şey diyememişti. Böylece, zor da olsa yepyeni bir yaşam başlamıştı Sırma için.
 
Taşındıkları şehirde eskisinden daha lüks ve zenginlik içinde bir hayatları olmuştu. Üniversite sınavına bir sene daha hazırlanma düşüncesini bir türlü hayata geçirememişti genç kız. Çevresinde onu yönlendirecek mantıklı düşünen bir büyüğün olmamasının da bunda büyük rolü vardı. Babası para kazanma hırsıyla kendisini işine vermiş, geç saatlere kadar çalışıyordu. Kızına maddi olanakları ardına kadar sunmanın yeterli olacağını düşünüyordu adam. Üvey annesiyse para için âdetâ çıldıran biriydi. Manevî değerlerden zerre kadar haberi yoktu kadının. Sırma sık sık içinden “Keşke annem ben bebekken ölmeseydi!” diye geçiriyordu.”O zaman her şey başka türlü olabilirdi, her şey.”
 
Günden güne güzelliğiyle göz kamaştıran bir genç kız, hele de okumamışsa, zengin bir kısmet bulup evlendirilmeliydi. Bu fikirdeydi üvey anne. Sırma, üzerlerine daha fazla yük olmamalıydı diye düşünüyordu belki de. Ne yapıp edip kocasını da bu konuda iknâ etti. Sırma o zamanlar ne olduğunu pek anlayamamıştı. Kendisini istemeye gelen birkaç zengin görücüyü reddetmişti. Ailesine karşı çıkmak istemiyordu ama gönlüne göre biri olmadan da evlenemezdi ya! Aradan geçen aylar boyunca, inatçı kızlarına söz geçiremeyeceklerini anlayan aile ısrardan vazgeçmişti. Nasılsa günü geldiğinde o da  başkaları gibi evlenecekti.
 
Herkesin güzelliğine gıpta ettiği bir genç kız olmak Sırma’nın gururunu okşuyordu.  Her zamanki giyim-kuşam düşkünlüğü ve süslenme merakı artarak devam ediyordu. Arkadaşlık ettiği insanlar da hep zengin aile çocuklarıydı. Şık giyimli genç erkekler ve kadınlarla geceleri gezip tozuyor, hayatın güzelliklerini lüks mekânlarda arıyordu. Üstelik hayata bir defâ gelirdi insan ve ne olursa olsun onun tadını çıkarmalıydı.
 
İşte Mesut’u da böyle bir gecede tanımıştı. Mesut, son derece yakışıklı, zengin, babasının sahibi olduğu araba galerisinin patronluğunu yapan hovarda bir çocuktu. Sırma da onun bu hâline bayılmıştı ya zâten. Kuralları olan sıkıcı insanlardan oldu olası hoşlanmamıştı genç kız. Bütün kızların gözü Mesut’taydı. Mesut’sa gözünü, güzelliğiyle gözlerini kamaştıran, bakımlı ve hoş bir genç kız olan Sırma’dan bir türlü alamıyordu. Güzel kadınlara eskiden beri dayanamazdı zâten. Onları câzibesiyle ve zenginliğiyle tavlamak konusunda epey ustalaşmıştı. Bir kadını tavlamak için para, mevki ve fiziki özellikler yeter de artardı bile. Mesut’un gözünde hayatta her türlü maddi zevk doyasıya yaşanmalıydı. Gerisini düşünmeye gerek yoktu. “Derin düşünüp de filozof olmaya hiç niyetim yok.” derdi sıklıkla.
 
Dediği gibi de yaptı. Düşünmeden harcadı Sırma’yı. Evlilikleri boyunca kan kusturdu genç kadına. Sırma, evlendiğinde umut doluydu. Kendi ölçülerine göre ideal eşi bulmuştu ne de olsa. Ancak evliliklerinin henüz ikinci ayında adam karısını aldatmıştı. Ruh dünyası karmakarışık bir adamdı. Üstelik her gece eve geç geliyor, leş gibi de içki kokuyordu. Bu da yetmezmiş gibi, kumara da başlamıştı. Hayatının en zor zamanlarını geçiriyordu Sırma. Severek evlendiği ve güvendiği adam bambaşka biri olup çıkmıştı. Mesut,  özellikle kumarda para kaybettiği gecelerde eve çok öfkeli geliyor, karısını saatlerce dövüyordu. Sırma, ağzı burnu kanlar içinde olarak bir köşede ağladığı, bir türlü sabah olmayan o uzun geceleri nasıl unutabilirdi? İlk başlarda ailesine durumu yansıtmamaya çalışmıştı. Onun tek derdi, babasının üzülmemesiydi. Üvey annesinin kendisi için pek fazla endişeleneceğini sanmıyordu zâten. Ancak bir akşam Sırma’nın gördüğü şiddet öylesine ciddi boyutlara ulaşmıştı ki, komşularının haber verdikleri polisler kapılarına dayanmış, onlar bile kadını çılgın kocasının elinden zor kurtarmışlardı. Mahkemeye sunulan deliller öylesine iç acıtıcıydı ki, hâkim ilk celsede eşleri boşamıştı.
 
Psikolog İpek’in odasında “Neden böyle oldu benim hayatım?” diyerek hüngür hüngür ağlamaya başladı genç kadın. “Ben nerede yanlış yaptım, nerede?” diye haykırıyordu.
 
Sırma’nın yaşadıklarını ayrıntısıyla anlatması ve en sonunda içindekileri boşaltması iyiye işaretti. O sırada büyük bir dikkatle hastasını dinleyen genç psikolog, oturduğu yerden kalkıp arkadaşının yanına gitti. Ona sıkıca sarıldı. Sırma’nın kalbinin bir kuş gibi çarptığını ve ağlamaktan kızarmış yanaklarının ateşini hissetti. Gözleri doldu.
 
“Birlikte aşacağız bunları Sırma’cığım.” dedi, karşısındakine güven veren bir sesle.
 
O sırada iki kadının kolları birbirinden çözüldü. Sırma, kendisine her zaman huzur veren o zeytin siyahı gözlere baktı. Ne çok özlemişti onları! Kısık bir ses tonuyla:
 
“Beni bir tek sen anlarsın.” dedi, “Bir tek sen.”
 
Muayene odasına; yüzünde, geleceğe dair umudun ve güvenin izleri beliren genç bir kadınla, ona, gönlündeki güzellikleri sonuna kadar sunmaya hazır bir başka genç kadının sevgi dolu tebessümleri yayılıyordu…
 
(*): Berfin Bahar, Kasım 2014, Sayı 201