28 Ocak 2015 Çarşamba




                  MEKTUP ve MEKTUPLAŞMAK ÜZERİNE*

Mektubun insan hayatındaki önemini düşündüğünüzde, art arda gelen düşüncelerin girdabına kapılıp gidiyorsunuz bir an. Öyle bir girdap ki bu: insanı alıp eskilere; geçmişin tozlu raflarına, Arnavutkaldırımlı sokaklara, tek katlı evinin bahçesindeki gülleri her sabah büyük bir özenle sulayan yaşlı teyzeye kadar götürüyor. An geliyor, elinize bulaşan gül kokularıyla kendinizden geçiyorsunuz. Yaşlı teyzenin suladıktan sonra koparıp size verdiği güller bunun tek suçlusu, biliyorsunuz. Birdenbire bahçe kapısında bir postacı beliriyor. Ardından yaşlı teyzenin, gözleri parlayarak heyecanla kapıya yönelişini bir fotoğraf gibi çekiyor gözleriniz. Onun kırışık elleriyle, zarfa okşarcasına dokunuşunun büyüsüne kapılıp gidiyorsunuz.

Zihinsel gezintinizin kuş tüyü hafifliğindeki güzelliği, birer birer satırlara saçılıyor sonra:

Mektup ve mektuplaşma kavramları, çağlar boyunca insan hayatına tarifsiz anlamlar yüklemiştir. Önceleri güvercinlerin ayaklarında taşınan müjdeler ve fermanlar, sonraları mektuba dönüşerek farklı anlamlar kazanmıştır. Mektuplar, XVI. yüzyıla kadar duygu alışverişinden çok, genellikle belirli haberlerin karşı tarafa aktarılması için kullanılmıştır. En eski mektup örneklerinin, Mısır firavunlarının diplomatik mektupları (MÖ 15. –14. Yüzyılları) ile Hitit krallarının Hattuşaş (Boğazköy) arşivinde bulunan mektupları olduğu bilinmektedir.

Batı edebiyatında mektup türünün ilk örneklerini Yunan edebiyatında görüyoruz. Mektup,  bir edebiyat türü olarak özellikle Lâtin edebiyatında gelişip yaygınlaşmıştır. Bu alanda yazanların başında Cicero gelmektedir.

Mektuplar sanatçılar için bir bakıma birer belge özelliği taşımıştır. Sözgelimi: Van Gogh’un tablolarının gerçek öyküsünü, yazdığı 650 mektup aracılığıyla kardeşi Theo’ya anlattığından, Mozart'ın ise yazdığı 3000’e yakın mektupta müziğinin derinliklerini birer birer açığa çıkardığından bahsedilir.

Dostoyevski, Schiller, Puşkin, Ahmet Hâşim, Abdülhak Hâmit, Ziya Osman Saba ve Ahmet Hamdi Tanpınar uzun mektuplarıyla bilinirler.

Mektup türüne diğer edebi türlerle birlikte hayat veren sanatçılar da vardır:

Örneğin: Goethe, mektuba büyük önem vermiş, “Genç Werther’in Acıları” adlı romanını mektup biçiminde yazmıştır. Hayatı boyunca 18.000 mektup yazdığı bilinen Voltaire, “İngiltere Mektupları”, Balzac “İki Gelinin Hâtıraları”nı ve Montesquieu, “Acem Mektupları”nı aynı şekilde, roman türüyle kaynaştırdıkları mektupları aracılığıyla kaleme almışlardır.

Bizden örnek vermek gerekirse: Reşat Nuri Güntekin “Bir Kadın Düşmanı”nı, Hüseyin Rahmi Gürpınar “Mutallaka”yı ve Halide Edip Adıvar “Handan” adlı romanını mektup-roman bütünleşmesinin yansımaları olarak edebiyatımıza kazandırmışlardır. Aynı şekilde; Halit Ziya Uşaklıgil, Ömer Seyfettin, Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve Sait Faik Abasıyanık gibi hikâyecilerimiz de mektubu edebiyatımızla buluşturmuş sanatçılardır.

İnsan hayatında mektubun neden bu kadar önemli olduğunu düşününce, mektup yazılırken kullanılan kâğıdın yalnızca bir kâğıt olmaktan çıkıp, apayrı bir kostüme bürünmesinde buluyorsunuz cevabı.

Mektup yazmak, sessiz bir coşkunlukla karşınızdaki kişiye akmanız demektir. Yazarak susmak, susarak konuşmaktır. Mektup yazabilmek, emek ve sabır ister. Zaman alıcıdır doğru, ama  mektubu yazıp bitirdiğinizde  o mektubu yazdığınız kişiye sunacağınız mutluluğu/ düşünce-duygu harmanını düşünüp, birdenbire tüm yorgunluğunuzun uçuvermesidir.

Eskiden mektuplaşmak, dostlar arasında bir başka güzeldi sanki. Günümüzdeki gibi, makinelerden medet umulmazdı. Hoş umulsa da olanaklar buna elvermezdi. İyi ki mekanik olanaklardan yoksunduk o zamanlar! İnsan sevinir mi yoksunluklara? Mektup söz konusu olunca, sevinir elbet.

Eski bir kâğıt parçası ve kalem yeterliydi, düşüncelerinize karışmış duygularınızı sevdiklerinizle paylaşabilmeniz için. Bâzen hüzün kokardı satırlar. Mürekkeple kalıcı hâle getirilmeye çalışılan sözcüklerin üzerine, o mektubu yazan kişinin gözyaşı damlardı, dağılırdı harfler. O satırları okurken hüznün kokusu, iyot kokulu deniz gibi yakardı içinizi. Anlardınız: dostunuz üzgün, bitkin…

Bâzen de postacının getirdiği bir mektup sevinç unsuru olurdu sizin için. Mektubu yazan kişinin, özenli şekilde duygularıyla birlikte el yazısını size armağan etmesiyle mutlu olurdunuz. “Belli ki, o da mutluyken bana içini açmış ve yazmış” derdiniz sessizce. Sâdece el yazısından anlamazdınız bunu. Târif edemediğiniz hissiyatlarla onun mutluluğunu sezerdiniz. Mektubu her kim yazmışsa; eski bir dostunuzun, kardeşinizin, aile büyüklerinizden birinin… sizden önce o mektuba dokunmuş olması ve böylece size sevgi enerjisini aktarması  yüreğinizde bambaşka ve sıcacık hisler uyandırırdı.

Şimdi  öyle mi ya? İnternet ve bilgisayar çılgınlığı derken makinelere bağımlı olduk çıktık. Toplum olarak değer verdiğimiz kutlama günlerinde, internet başta olmak üzere cep telefonu gibi insanları yakınlaştırdığı oranda uzaklaştıran cihazlar sâyesinde kutluyoruz birbirimizi. Öyle ki: eskiden en az mektuplaşmak kadar yaygın olan kartpostal yazma kültürünün  sıcaklığıyla dahi uzaktan yakından ilgisi olmayan yapaylıklarla kutluyoruz özel günlerimizi. Karşımızdakilere adlarıyla hitâp ettiğimiz mesajlarla da değil üstelik; otomatik olarak çok sayıda gönderilen, herkese aynı ifâdelerin sunulduğu mesajlarla sunuyoruz sevgimizi. Ne sevgi ama!…

Belki de sunduğumuzu sanıyoruz, kimbilir?

Zamanının yokluğundan yakınan teknoloji dostu günümüz insanının, sevgisizlik ve ilgisizlikten yüreğinin üşüyeceği bir sürece girdiğini bile henüz farkedemediği içler acısı bir dönemdeyiz.  Böyle bir dönemde; eskinin buram buram sevgi, ilgi, dostluk ve içtenlik kokan  mektuplarını ve mektuplaşma kültürünü özlememek mümkün değil.

Peki ya sizce?

 Mümkün mü?

(*) Eliz Edebiyat, Ocak 2015, Sayı 73

22 Ocak 2015 Perşembe

 
                           BERLİN'DEN YANSIMALAR*  
 
Kaldığım otel odasının penceresinden, beyaza ve dondurucu soğuğa teslim olmuş Berlin'i seyrediyorum. Kar taneleri birbirleriyle yarışırcasına cama vururken, kış mevsiminin yurtdışı seyahatleri için pek de uygun olmadığını düşünüyorum. Ardından soğuk mevsimin güzelliklerini yaşayabilmeyi dileyerek, gözlerimi karlara bürünmüş sokağa çeviriyorum. O sırada  bisikletiyle sokaktan geçen bir adamın,  yağan şiddetli kara rağmen  büyük bir azimle yol almaya çalışmasını hayranlıkla izliyorum. Böylece, bisikletli adamın varlığında,  yıllardır nice zorluğa direnmiş bir ülkeye geldiğimi derinlerden hissediyorum.
 
Kış mevsiminde uçak yolculuğu yapmak, hele de yurtdışına çıkılacaksa, insana apayrı bir deneyim sunuyor. Buz gibi havanın bedeninize işleyen dondurucu soğuğuna karşılık, uçaktaki sıcak atmosfer içinizi ısıtıyor. Sanki zıtlıklarla dolu bir dünyanın kapılarının aralandığını hissediyorsunuz. Dışarıdaki havanın soğuğu, öğrenme ve yenilikleri keşfetme arzunuz sayesinde yüreğinize sıcaklık olarak yansıyor. Bu sayede, olumsuz koşulların yaşamınıza kattıklarının, sizi ilerilere taşıyacağına inandığınız olumlu gelişimlere dönüşeceği anları sabırsızlıkla bekliyorsunuz.
 
Bu süreçte, Berlin'e uçuş güzergâhımızda bulunan, soğuk mevsimin dondurduğu Bulgaristan, Romanya, Slovenya, Macaristan ve Çek Cumhuriyeti'nin üzerinden geçiyoruz. Binlerce feet yükseklikten bakıldığında, yeryüzü gözlerimizi bembeyaz pamuklara sarılmış hâlde karşılıyor. Her yer soğuktan donuyor. Birkaç saatlik yolculuğun ardından Berlin Tegel Havaalanına varıyoruz. Uçağımızdan iner inmez, yolcu giriş kapısında bizi karşılayan Alman polislerini görünce ansızın garip hislere kapılıyoruz. Bir an için, türlü bahânelerle yetkililerin bizi uğraştıracaklarını ve Almanya sınırlarından girişimizi engelleyeceklerini düşünüyoruz. Oysa hiç de öyle olmuyor. Yolcuların oluşturduğu uzun kuyrukta epey bir zaman tedirgin şekilde bekledikten sonra nihâyet ülke sınırlarından içeriye geçmeyi başarıyoruz. Üstelik pek çok ülkeye girişte olduğu gibi  havaalanında birkaç aşamalı olarak gerçekleştirilen kontrollerle değil, sabırla sonucu beklenilen tek bir kontrolle yeni bir kültüre doğru ilk adımı atıyoruz.
 
Merhaba Berlin!..
 
Almanya'nın başkenti  ve en büyük şehri olan Berlin, eyâlet-kent olma özelliğini taşıyor. Almanya'nın kuzeyinde yer alan, Spree ve Havel nehirleri arasındaki bölge üzerinde kurulan şehir, 1961'den 1990'a kadar Doğu ve Batı Berlin olarak ikiye ayrıldığından, bu ayrılığın simgesi olan Berlin Duvarına "Utanç Duvarı" adı da veriliyor. Bu duvarın,  Nazi dönemi ve Yahudi soykırımını takiben İkinci Dünya Savaşı sonrasında nice hayatı bölmesi ve yok etmesi Almanya'nın tarihine  acı dolu hâtıralarla yazılmış. Berlin Duvarını aşmaya çalışırken perişan olan insanlara dâir fotoğraflar ve belgeler şehrin pek çok yerinde turistlere yönelik olarak sergileniyor. Bunları dikkatle incelediğinizde içinizin ürperdiğini, insanlık çatısı altında yaşanan acıları anlamlandırmakta zorlandığınızı hissediyorsunuz. Bununla birlikte, aynı zamanda insanı/insanları anlatan hikâyelerle dopdolu olan bir şehirde bulunmanın büyüleyici yanını da keşfediyorsunuz. O zamanların  izlerini her yerde ve her şeyde gözlemleyebiliyorsunuz.
 
Sözgelimi:
 
Berlin'de Soğuk Savaş yıllarından geriye kalan en önemli hâtıra olan, bir zamanlar Doğu ve Batı Berlin arasındaki ana geçiş noktası sayılan Checkpoint Charlie’de, iki bölge arasındaki geçişlerin engellenmesi için eskiden Amerikan ve Sovyet askerleri nöbet tutarlarmış. Buradaki ünlü levhada  da dört dilde şunlar yazılıymış: Amerikan bölgesini terkediyorsunuz.
 
Berlin'i ziyâretiniz sırasında bu levhayı görmek ve yine bu noktanın simgesi olan müzeyi yani Museum Haus am Checkpoint Charlie'yi ziyâret etmek sizde farklı hisler yaratıyor. Bu müzede, Doğu'dan Batı'ya kaçmaya çalışan insanların öyküleri yer alıyor. Bu öyküleri okuduğunuzda kış mevsiminin dondurucu soğuğuyla üşüyen bedeninize eşlik eden, ruhunuzdaki derin üşümeyi de farkediyorsunuz.
 
İnsan denilen varlık gerçekten çok ilginç. Geçmişinde iz bırakan anılarını, acı veya tatlı olsun hiç fark etmez, ticarî olarak değerlendirme yolunu ne yapıp edip buluyor. Öyle ki bahsettiğimiz alandaki hediyelik eşya satan dükkânlarda; utanç duvarı yıllarının görüntülerini içeren kartpostallar, maketler, fotoğraf albümleri, Berlin duvarı kalıntıları olduğu söylenen,  farklı renklere boyanmış, ev aksesuarları olarak kullanılmak üzere hazırlanmış küçük beton parçaları satılıyor. Duvar parçalarının o yıllarla ilgisinin olup olmadığı tartışılır elbet. Ancak gerçek olan bir şey var ki, o da: dünya medeniyetlerinin bugünkü konumlarına gelinceye kadar çok büyük aşamalardan geçtiği. Berlin de, bu aşamaları turistlere en güzel şekilde tanıtan ve sergileyen kentlerin başında geliyor.
 
Yalnızca turistik amaçlarla çıkılan ve zihninizin her bakımdan özgür olduğu yolculukların hâli bir başkadır.  Gidilen yerlerin şöyle ferah ferah gezilmesi, zamanla yarışırcasına hızlı hareket edilmeye gerek kalmadan, varlığınızdaki tüm duyarlılığı rahat bir şekilde harekete geçirmeniz çok daha kolay olabilir. Üstelik, eğer tekrar ziyâret etme ihtimalinizin zayıf olduğu bir yere gitmişseniz, o şehrin/bölgenin karşınıza çıkan tüm hâllerini, yüreğinize ve zihninize kazımanın çocuksu telâşını da yaşarsınız. Zamanınız geniş olsa da oralarda yaşayacağınız anların  er-geç sonunun geleceğinin bilinciyle bir şeyleri yetiştiremeyeceğiniz hissine  bile kapılabilirsiniz. Üstelik bu durum, özellikle yurtdışı seyahatlerinde kendisini çok daha yoğun şekilde hissettirir.
 
Belki de isteseniz de o yerleri tekrar kolay kolay ziyâret edemeyeceğinize dair olan inancınız sizde bu duyguların açığa çıkmasına neden oluyordur, kimbilir?
 
Ne tuhaf! Buna karşılık, zamanınızın oldukça kısıtlı olduğu durumlarda gerçekleştirdiğiniz seyahatlerin benliğinizdeki etkisi çok daha farklıdır. Örneğin: İş seyahati niteliğindeki gezilerde, en fazla birkaç günle sınırlı olan programınızın arasına sıkıştırmaya çalıştığınız turistik amaçlar, çok daha hızlı bir şekilde hayata geçirilmek durumundadır. Gördüğünüz, duyduğunuz, gözlemleyerek deneyimlediğiniz tüm ayrıntılar, zihninize farklı şekilde kazınır. Belki de bu farklılığı, gittiğiniz yerlerin  sizin  akıl ve gönül pencerenizden  çekilen fotoğraflarını hafızanızın çekmecelerine istifleme arzunuz yaratır.
 
Yurtdışında kendilerine bir yaşam kurmuş olanlarla, oralara yalnızca ziyâret amaçlı gidenlerin ilgili ülkeyi değerlendirme şekilleri birbirinden farklı olacaktır. Herhangi bir coğrafî bölgede uzun süreli yaşamadıktan sonra o bölgeyle ilgili olarak insanlar, gelenekler ve sosyal hayat hakkında genel yargılarda bulunmak elbette ki mümkün değildir. Ancak, bir bölgede/ şehirde bulunulan kısa süreler içinde yapılan küçük gözlemler bile satırlar aracılığıyla paylaşıldığında, gözleri o satırlarla buluşanlara minik ipuçları sunacaktır.
 
Almanya'da, Akdeniz kültürüne özgü sıcaklığı göremiyorsunuz. İnsanların çoğu, iklimsel koşulların sertliğini kendilerine örnek almış gibiler. Duygularını belli etmeyecek derecede mesâfeli davranışlar içinde olmalarını bir yana bırakın, gülümsemeyle de aralarının pek iyi olmadığı görülüyor. Özellikle yabancılara karşı oldukça temkinliler. Bu bakış açısının dışında kalanlar; alışveriş yaptığınız dükkânlardaki satış elemanları, taksi şoförleri ve kaldığınız oteldeki görevliler. Onların bu yakın ve sıcak davranış biçimlerinin kişiliklerinden mi, yoksa yaptıkları işi kazanç kapısı olarak görmelerinden mi kaynaklandığı konusunda kesin bir yargıya varmak doğru olmayabilir. Ancak bunun biraz da ticarî zihniyetin bir sonucu olduğu izlenimini edindiğimi söylemeliyim. Bununla birlikte caddelerde yürürken bir adres sorduğunuzda, ciddi bir ifâdeyle de olsa, size yardımcı olmaya çalışıyorlar tabi.
 
 
Almanlar birbirlerine ve ülkelerindeki yabancılara karşı son derece saygılılar. Almanya'nın özgürlükler ülkesi olduğunu, ülkeyi kısa süreli ziyâretiniz sırasında net bir şekilde gözlemleyebiliyorsunuz. Özellikle trafikteki ferahlık ve yayalara verilen öncelik hayranlık uyandırıcı boyutta. Yolda ilerleyen bir araç, uzaktaki bir kaldırımdan  dahi olsa karşıya geçmek üzere olduğunuzu gördüğünde bazen dakikalarca, sabırla sizin geçmenizi bekleyebiliyor. Bazen öyle oluyor ki, siz bir araca geçme önceliğini tanıyorsunuz, o da aynı anda size geçmeniz için zaman tanıyor. Sizin anlayacağınız, karşılıklı anlayış dikkati çekiyor. Trafik ışıklarından çok, yayalardaki ve şoförlerdeki otokontrolün bu düzeni sağladığı görülüyor. Tüm bunlara hayran olmamak mümkün değil doğrusu. Ayrıca, Almanya'da yaşam yelpâzesinin tüm renklerine yer açılmış durumda. Berlin de ziyâretçilerine bunun en güzel örneklerini sunan şehirlerden biri.
 
Yine, Berlin’de yapılan kişisel gözlemlere dayanılarak denilebilir ki: buradaki en önemli sorun, Almanların anadilleri olan Almancanın dışındaki dillere karşı özellikle yabancı kalmaya çalışmaları. Şehirde, günümüzde uluslararası dil konumuna erişmiş olan  İngilizceyi bilmelerine rağmen, bilinçli olarak sâdece Almanca konuşmak için direnen satış elemanlarına sıklıkla rastlamanız mümkün. Siz kendisinden İngilizce konuşmasını rica etseniz bile, karşınızdaki kişi  Almanca dışındaki bir dili konuşmamak için yoğun çaba sarf ediyor âdetâ.
 
Berlin’de, yıllar önce bu bölgeye gelerek yerleşmiş Türklerin, (ki bu görkemli şehirde yaşayan yaklaşık 200.000 civarındaki Türk'ün, kentin en kalabalık yabancı nüfusunu oluşturduğu söyleniyor) işlettikleri satış mekânları (zaman kısıtlılığından dolayı bir türlü gidemediğim)  yer alıyor. En azından bu bile, Berlin’i ziyâret etmeyi düşünen Türkler için dil açısından olumlu bir durum olarak değerlendirilebilir. Bunun yanı sıra başta Frankfurt olmak üzere Almanya’nın pek çok kentinde, çok daha keskin kurallar nedeniyle dil sorununun gündeme gelebildiği de söylenilenler arasında.
 
Tüm bunlara karşılık, ülkeleri açısından turizmin ne denli önemli olduğunun farkına varmış olanlar, iletişimlerinde İngilizceyi  kullanmayı tercih ediyorlar. Eğer şanslıysanız bu bilinçteki insanlarla karşılaşmanız da mümkün. Ancak yine de, dil konusundaki yaklaşımın insanların kişisel özellikleriyle mi, yoksa ülke genelinde anadilin el üstünde tutulmasıyla mı bağlantılı olduğunu çözebilmek için buralarda uzun süreli kalmak gerekiyor galiba.
 
Ziyâret ettiğiniz kentin sosyal yaşantısıyla ilgili olarak yapılan küçük gözlemler, zaman zaman kaleminize ışık tutabiliyor. İşte onlardan biri:
 
Berlin'de cadde ve ara sokaklarda yürürken, çoğunlukla ortaokul-lise çağındaki gençlerin ellerinde sigara olması fazlasıyla dikkatimi çekti. "Şimdi bunun neresi dikkat çekici, bizde sigara içme alışkanlığı yok mu?" diyeceksiniz. Bizde de sigara içiliyor elbet. Ancak, içmekten içmeye fark var. İşte Berlin'de bu ayrımı hissediyorsunuz. Bizde sigara içenleri, çeşitli yerlerde belirli aralıklarla görüyorsunuz. (Belki de ben öyle görüyorum, kimbilir?) Berlin'deyse, çocuk denecek yaştakilerde sigara düşkünlüğünün dikkat çekici boyutlara ulaştığı görülüyor. Bir caddenin başından sonuna gidene kadar, hem yürüyüp hem de baca gibi duman tüttüren gencecik insanları çok sık aralıklarla görmek, sizde tuhaf hisler yaratıyor. Bu duruma şâhitlik eden, yalnızca bir-iki cadde/sokak da değil üstelik. 
 
Bunların yanında, dikkat kesildiğim konuların daha da ilginci, sigara içenlerin çoğunluğunu kızların/kadınların oluşturmasıydı. Kimi zaman küçük yaşta bir kızı, sırtında okul çantasıyla yolda yürürken iştahla içtiği sigarasının dumanlarını savurur hâlde görüyorsunuz; kimi zamansa genç/orta yaştaki bir kadının yolda durarak veya yürürken sigarasına sığınması gerçeğiyle karşılaşıyorsunuz. Belki tesadüftü bilemiyorum; Avrupa’nın en gelişmiş kentlerinden biri olan bu kentte erkeklerden daha çok kızlar/kadınlar sigarayla fazlasıyla dost(!) olmuş gibiydiler. Öyle hâlleri vardı ki her birinin:  huzuru, sanki sahte mutluluk veren dumanlı bir oyuncakta arıyorlardı. Sigarayı, yaralarına aceleyle pansuman yapıyormuşçasına içiyorlardı. Onlarınki öyle aheste aheste bir içiş değildi. Beni epeyce şaşırtan bu duruma, Berlin’de kaldığım birkaç gün boyunca sıklıkla rastladığımı söyleyebilirim.
 
Hâl böyle olunca; derin düşüncelere daldı, gitti yine kalemim. Medeniyetin tüm olanaklarının yaşamla buluşturulduğu bu yerde insanlara, özellikle de gençlere, belli ki bir şeyler yetmiyordu. Mânevi boşlukların yarattığı tatminsizlikler nedeniyle sığınaklar aranıyordu. Bu sığınakların en zararlılarından biri olan sigaradan medet umuluyordu. Her şey vardı ama bir şey yoktu buralarda. Belli ki, görünürde var olan, ama özde eksik olan şeyler gönülleri aç bırakıyordu. Berlin'de, caddelerde yürürken sıklıkla rastlanılan çok sayıdaki meditasyon ve psikolojik danışmanlık merkezinin varlığı, bunun açık bir göstergesi olarak değerlendirilebilir.
 
Yalnızca dışarıdan edinilen izlenimlerin sonucunda tüm bunlara cevap bulabilmek oldukça zor. Ama yine de  üzerinde düşünmeye değer sanırım.
 
Gençler demişken; bakış açımızı başka tarafa çevirdiğimizde oradan görünenler yine de  umut vericiydi. Örneğin: Berlin'de yollarda gruplar halinde, el ele, sarılarak  yürüyen gençlerin  etrafı rahatsız etmeyen, ağır-oturaklı hâlleri takdir edilecek nitelikteydi. Berlin’de, çevresine aldırmadan kafasına buyruk tavırlar sergileyen bir gençlikle karşılaşacağımı düşünürken, aksine, sınırı aşmayan, haddini bilen bir gençlikle karşılaşmak farklı bir bakış açısı kazandırdı bana. Bu, az önceki sigara konusuyla bağdaşmayan bir durum gibi gelmesin size. Gençlerin sigara içmeleri bile saygılı şekildeydi. Derin düşünüldüğünde, aslında bu bile son derece önemli bir durum değil midir?
 
Dünya, birbirinden farklı yapıdaki insanların varlığıyla anlam kazanıyor. Böylelikle, ortak farklılıklarıyla kenetlenen insanlar, zaman içinde yaşadıkları ülkelerin ortak değerlerini oluşturuyorlar. Almanya'daki yılbaşı coşkusu da bu değerlerden biri olsa gerek.
 
Eğer, Berlin'de bulunma zamanınız yeni yılın sessiz adımlarını yavaş yavaş kentin genelinde duyurmaya başladığı döneme denk gelmişse gerçekten şanslısınız demektir. Düşünsenize bir kere: Caddelerde kış mevsiminin ışıklı ve dondurucu büyüsü hâkim. Bunda yeni yıl hazırlıklarının da büyük payı var elbette. Işıltılı ağaçlar, rengârenk yılbaşı süsleri, lunaparklardaki renkli arabalara benzeyen araçlarının içinden size el sallayan noel baba kılığına girmiş şoförler, akşam saatlerinde kurulan, yiyeceklerin ve rengârenk hediyelik eşyaların satıldığı stantlar, Almanlar'ın fazlasıyla düşkün oldukları sıcak şarabın sokakları saran yakıcı kokusu, yeni yıl nedeniyle Berlin'in dört bir yanında düzenlenecek olan yılbaşı konserlerine dair ilânlar, daha neler neler sizi karşılayacak demektir. Yeni yıla girilirken o kentte bulunamayacak olsanız da, en azından farklı bir kültür için yılbaşı hazırlıklarının ne anlama geldiğini bizzat gözlemlemiş oluyorsunuz. Gerçek olan bir şey var ki o da: Avrupa ülkelerinin yılbaşı kültürlerinin bizlerden oldukça farklı olduğu...
 
Sırası gelmişken, Berlin Caddelerinde gerek gündüz, gerekse ışıltılı gecelerde dikkatimi çeken ve ülkenin önemli sembollerinden sayılan ayı heykellerinden bahsetmeden geçmeyelim:
 
 Rastladığım pek çok yerde, farklı renklere boyanmış bu heykellerin bir kısmı düz dururken, bir kısmı ise ayının elleri aşağıya gelecek ve avuçları yere değecek şekilde ters olarak tasvir edilmişti.
 
Şimdi bu heykeller de ne anlama geliyor mu diyorsunuz?
 
En anlaşılır ifâdeyle, Buddy Bears  (Dost ayıcık), kişisel tercihe göre çeşitli renklere boyanmış, yaklaşık 2 metre boyunda bir ayı heykeli. 2001 yılında Berlin'in kamuya açık cadde ve alanlarında yaklaşık 350 ayı heykeli yer alıyor(muş). Bunların büyük bir kısmı, çocuk yardım kuruluşları yararına açık arttırma yolu ile satılmış.
 
2002 yılında geniş kapsamlı bir fikir hayata geçirilmiş. Buna göre farklı halklar, kültürler ve dinler arasında karşılıklı hoşgörü ve anlayışı yaymak amacıyla konuyla ilgili olarak; Hong Kong, Kahire, İstanbul, Berlin, Sydney, Kudüs, Viyana, Buenos Aires, Kuala Lumpur, Paris, Yeni Delhi, Sofya, Tokyo, Helsinki ve daha pek çok kentte sergiler açılmış. Bu sergilerde "Birbirimizi daha iyi tanımalıyız, o zaman birbirimizi daha iyi anlayabiliriz, birbirimize daha çok güvenebiliriz ve birlikte daha iyi yaşayabiliriz" felsefesi altında barış içinde, birlikte yaşamanın önemi ve anlamına dair mesajlar verilmeye çalışılmış.  Buna göre, 140 dost ayıcık sembol olarak yan yana  ve el ele duracak şekilde tasvir edilmiş. Genel olarak "The Art of Tolerance" olarak da adlandırılan bu ayıcıklar yaklaşık 180 metrelik bir alanda barış ve hoşgörü simgesi olarak biliniyorlar(mış).
 
 Birleşmiş dost ayıcıkların her biri, Birleşmiş Milletlerce tanınmış bir ülkeyi temsil etmekte olan, o ülkenin bir sanatçısı tarafından yaratılmış. United Buddy Bears şimdiye kadar dört kıtada 20 yerde sergilenmiş ve 25 milyonun üzerinde ziyâretçi sayısına ulaşılmış.
 
Sonuçta ne mi olmuş?
 
Genellikle UNICEF elçileri ve ilgili kentlerin belediye başkanlarının himayesinde açılan sergiler sayesinde, zor koşullar altında yaşayan çocuklara yardım için ayı heykelleri vazgeçilmez semboller hâline gelmiş. Dost ayıcıklar sayesinde, UNICEF ve çeşitli yerel çocuk yardım kuruluşları için önemli düzeyde maddi yardım toplanmış.
Berlin'in karlı caddelerinde yürürken bu dost ayıcıklarla karşılaşmanın, içimde çocuksu heyecanlar yarattığını bugün gibi hatırlıyorum. Onlara her rastlayışımda, dünyadaki tüm çocukların eşit şartlarda yaşama olanaklarına kavuşmalarını ve insan olarak değer görmenin güzelliklerini küçücük yüreklerinde hissetmelerini dilediğimi de tabi.
 
Berlin'de özellikle kış mevsiminde dükkânların en geç akşam saat altıda kapandığını öğrendiğimde sâhiden çok şaşırmıştım. Kar yağışından göz gözü görmezken, soğuktan donmuş bedeninizi ısıtabilmek için sıcak bir şeyler yiyip içebileceğiniz yerleri arayıp da bulamamak oldukça zor bir deneyim yaşamanızı sağlıyor. Pastanelerin en geç saat sekizde kapandığını, siz pastanede otururken yanınıza gelerek bunu size hatırlatan pastane çalışanlarından öğreniyorsunuz. Birkaç dakikalığına bile olsa gecikmeden yana değiller. Oysa bizde böyle şeyler pek yoktur. Genelde, müşterinin önceliği ve ayrıcalığı vardır. Tabi eğer çok geç saatler veya ilgili dükkâna ait özel durumlar söz konusu değilse. Gün boyunca yoğun bir çalışma programı olan insanlar için, hizmet alma saatlerinin geniş bir zaman yelpâzesine yayılması büyük önem taşır. Özellikle yabancı bir ülkedeyseniz, bunun önemi çok daha fazladır. Ne çare ki, bulunduğunuz ülkenin şartlarına uymak durumunda kalarak önemli bir deneyim daha yaşarsınız.
 
Akşamın geç saatlerinde kurulan yılbaşı stantlarında da yiyecekler satılıyor. Ancak, bu yiyeceklerin tamamına yakını sizin kültürünüzde olmayan, çoğunlukla et ağırlıklı gıdalardan oluşuyor. Bir başka deyişle, sıcak şarap kokusuna bulanmış o stantlar sizin için değil, bir bakıma Alman kültürüyle yoğrulmuş insanlar için kuruluyor.
 
Berlin'de, gece geç saatlere kadar açık olan stantlarda satılan hediyelik eşyalar oldukça pahalı. Akşam erken saatlerde kapanan, el yapımı hediyeliklerin satıldığı dükkânlar için de aynı şeyi söylemek mümkün. Alman kültürünü temsil eden, çoğunlukla ahşap ve farklı malzemelerden yapılmış el yapımı ürünlerin alıcısından çok, dükkânların vitrinlerini seyredeni olduğunu görebiliyorsunuz. Benzer şekilde, cadde ve sokaklara serpiştirilmiş antikacı dükkânları için de aynı durum söz konusu.
Buna karşılık, özellikle yeni yıla birkaç hafta kaldığından olsa gerek, Berlin'in işlek caddelerinden birinde şatafatlı bir çikolata mağazası akşam saatlerinde turistlerle dolup taşıyordu. Mağazada neler yoktu ki?  Tamamen  siyah çikolata ve gofretten yapılmış dev bir kale, malzemesi sâdece beyaz çikolata olan elinde pırıltılı bir değnek taşıyan kocaman bir melek, görüntüleriyle müşterileri büyüleyen çikolatadan hayvanlar, sanat eserleri, noel baba heykelleri, şatolar, Afrika'nın farklı bölgelerinden toplanmış kakaolardan üretilmiş ürünler, parlaklıklarıyla göz kamaştıran ambalajlara bürünmüş yüzlerce ürün.. Böyle bir dükkânda insan kendisini bir sanat galerisinde veya bir müzedeymiş gibi hissediyor gerçekten.
 
Bu arada, Berlin'i dünyaya tanıtan ve ona sayısız güzellikteki değerleri armağan eden derin sanatsal yapıdan bahsetmekte yarar var:
 
Dünyadaki en büyük ve en uzun süre ziyârete açık kalan açık hava galerilerinden biri olan East Side Gallery'de, Berlin Duvarı'nın doğu yakasında, dünyanın çeşitli yerlerinden gelen ressamların yaptıkları 105 resim yer alıyor. Her bir resim, artık değişimin zamanının geldiği mesajını ve dünya genelinde daha özgür ve daha iyi bir gelecek umutlarının var olduğunu vurguluyor.  
 
Kentin cadde ve sokaklarında gezerken tarihi binalar ve estetik anlayışın zarâfetini yansıtan yapılar da dikkati çekiyor:
 
Prusya kralı II. Frederick William’ın emriyle barış simgesi olarak tasarlanan Brandenburg Kapısı, kentin bölünüp birleşmesinin en önemli tanıklarından. İkinci Dünya Savaşı'nda büyük hasar gören bu yapı, restore edildikten sonra Berlin'e anlam katan eserlerin en başta gelenlerinden biri olmuş. Kapının üzerinde Mahşerin Dört Atlısını temsil eden bir heykel yer alıyor. Özellikle gece ışıkları üzerinde dans ederken, heykelin çok daha etkileyici göründüğünü fark etmemek olanaksız. Bu heykelin ilginç bir hikayesi de var:
 
Napolyon Berlin’i işgal ettiği zaman, önce bu kapının tamamını söküp götürmek istemiş fakat bu mümkün olamayınca tepesindeki bronz heykeli almış. Sonradan, Almanya Fransa’yı işgal edince, heykel geri alınarak yerine takılmış. 
 
Berlin'i gezerken gözünüze çarpan yapılardan biri de Alexanderplatz Meydanı'nda bulunan ve kentin en yüksek binası olan 368 m'lik ünlü Fernsehturm (Televizyon Kulesi). Bu arada eğer sisli ve karlı bir havada etrafı seyretmeye çalışıyorsanız, kulenin ancak yarısını görebiliyorsunuz. Yine de oldukça güzel bir yapı olduğunu söylemek mümkün.
 
Brandenburg Kapısı’nın kuzeyinde yer alan ve Alman hükümet merkezi olarak kullanılan Reichstag da önemli tarihi yapılardan. Binanın mimarî olarak en önemli özelliği, sahip olduğu cam kubbesi. Bu bina hem uzaktan görünüşüyle, hem de söylenildiğine göre şehir manzarasının 360 derecelik görüş alanını turistlere sunmasıyla ayrı bir önem taşıyor.
 
Ayrıca, meydanda yer alan, özellikle gece ışıklandırılmış hâliyle görkemli bir görüntüye sahip Sony Center  da  oldukça etkileyici.
 
Bunların dışında, Berlin'in en önemli protestan kilisesi olan Berlin Katedrali (Dom), Berlinlilerin kısaca Ku’damm olarak  adlandırdıkları  meşhur Kurfürstendamm semti, bu semtte bulunan Yıkık Kilise, kentin en büyük parkı ve mesire yeri olarak bilinen Tiergarten semtinde bulunan ve Almanya'nın en eski hayvanat bahçesi olan Zoologischer Garten, Charlottenburg semtinde yer alan Charlottenburg Sarayı, İkinci Dünya Savaşı sırasında yıkılan ancak daha sonra yenilenerek turizme kazandırılan ve "Kırmızı Belediye Binası" anlamına gelen Rotes Rathouse, Belediye Binasının karşısında bulunan  Neptün Çeşmesi ve Yahudi Soykırım Anıtı kentin en dikkate değer yapılarından.
 
Zamanınızın kısıtlılığına eşlik eden soğuk ve yağışlı hava, burada adı geçen veya geçmeyen birçok tarihi değeri yalnızca uzaktan görebilmenize neden oluyor. Bunu da  çoğunlukla, turistlere yönelik olarak hizmet veren, bu amaçla şehiriçi tanıtım gezileri yapan ve üzerinde sightseeing yazan otobüsünüzün camından dışarıyı seyrederek sağlayabiliyorsunuz.  
 
Tüm bu sanatsal değerlerin yanında, Berlin'den yansıyan ışıkların en parlaklarından biri olan Müzeler Adası'ndan söz açmadan olmaz.
 
Berlin Katedrali'nin yanından başlayarak etrafı su kanalları ile çevrilmiş, içinde beş büyük müzeyi barındıran, oldukça görkemli toplu sanat eseri olan Museumsinsel, kent için büyük önem taşıyor. Berlin’in Mitte Semtinde bulunan bu kültürel kompozisyon, UNESCO'nun Dünya Kültür Mirasları Listesi'nde yer alıyor.Müzeler Adası'nın en dikkate değer birimlerinden biri olan  Bergama Müzesi (Pergamonmuseum), özellikle Bergama ve Milet'ten alınan eserlerden oluşturulmuş. Bergama Zeus Sunağı, Mshatta Alınlığı, Milet'in Market Kapısı ve  Babil'in İştar Kapısı müzede sergilenen ve ziyâretçilerini büyüleyen eserlerden. Geçmişi, görünmez incelikteki ipliklerle günümüze bağlayan sanat eserlerine hayran biri olarak, müzeyi ziyâretim sırasında her eserin sessiz çığlıklarla keşfedilmeyi bekleyen yanlarını algılamaya çalıştığımı hatırlıyorum. Müze girişinde bize verilen ve Türkçe dahil pek çok dilde bilgiler sunan cihazların da bunda fazlasıyla yardımı olmuştu. Kulaklığı ve üzerindeki tuşlarıyla bir bakıma telefonu andıran cihazınızla herhangi bir  eserin önüne gelip, o eserin numarasını tuşladığınızda konuyla ilgili ayrıntılı bilgilere ulaşabiliyorsunuz. Teknolojinin insana sunduğu olanaklar böyle zamanlarda gerçekten büyük önem taşıyor.
 
Bergama Müzesi'nin  Klasik Antik Çağ Koleksiyonu, Antik Yakın Doğu Müzesi ve İslâm Eserleri Müzesi olarak üç ayrı bölümü var. Diğer bölümleri gezemeseniz bile; özellikle İran, Mısır, Türkiye, Kafkaslar ve daha birçok bölgeden getirilen eserlerin sergilendiği İslâm Eserleri Müzesi'ni gezmenin bile ufkunuzda aydınlıklar yarattığını hissediyorsunuz. Bir bölümü Osmanlı döneminden  günümüze kadar ulaşan çinileri, üzeri geleneksel motiflerle bezenmiş halıları, işlemeleriyle göz kamaştıran süs eşyalarını, minyatürleri, el yazmalarını, gümüş ve bronz ibrikleri, cam işlerini ve el dokumalarını seyrederken  eserlerdeki sanatsal incelikleri keşfetme olanağını buluyorsunuz. Keşfiniz sırasında bu koleksiyonun dünyanın en önemli İslâm eserleri koleksiyonları arasında yer aldığını ve "Keir Koleksiyonu" olarak adlandırıldığını öğreniyorsunuz. Geriye yalnızca, öğrenmeye ve keşfetmeye açık benliğinizin yeniliklerle dolu tecrübeleri sevgiyle karşılaması kalıyor.
 
Müzeler Adası'nın diğer bölümlerinin tamamını gezebilmek için uzun ve ferah zamanlarınızın olması gerekiyor. Buna karşılık, özellikle iş amaçlı çıkılan seyahatlerde zamanla yarışıyorsunuz. Hâl böyle olunca, müzelerin her biri kendilerini gezmeniz için sizi ısrarla çağırsa da, zorunlu olarak aralarından birkaçını seçmek durumunda kalıyorsunuz. Bundan dolayı, Müzeler Adası'nın diğer bölümleri olan Altes Museum (Eski Müze), Neues Museum (Yeni Müze), Alte Nationalgalerie (Eski Ulusal Galeri) ve Bode Müzesi' ni tamamen gezemeseniz de aralarından biriyle biraz olsun yakınlaşmak istiyorsunuz. Bu düşünceyle olsa gerek benim tercihim, Yeni Müze'nin bünyesinde bulunan ve oldum olası ilginç bulduğum Mısır Medeniyetini yansıtan, Berlin Ägyptisches Museum'u yani Mısır Müzesi oldu. Kısacık bir zamanda gezdiğim müzede; Mısır medeniyetinin geleneklerini, sosyal yaşamlarını ve dinî anlayışlarını yansıtan çok sayıda eserle karşılaştım. Mısır medeniyetinin simgesi olan papirüsler, firavunların yaşantısını simgeleyen resimler, birbirinden ilginç heykeller, ünlü Nefertiti  büstü, Mısırlılara ait takılar, mücevherler, araçlar, silâhlar ve ölümden sonraki hayata dair Mısır anlayışına ilişkin eserler doğrusu hayli dikkat çekiciydi. Mısır Müzesi'ni ziyâretiniz sırasında, Mısırlıların hayvanlara büyük değer verdiklerini anlıyorsunuz. Gözlerinizle buluşan hayvan mumyaları size bunu fısıldıyor. Özellikle kedinin Mısır medeniyeti için fazlasıyla önemli olduğunu, bu nedenle kedisi ölen bir mısırlının onu mumyalayarak sonsuza kadar yaşatmaya çalıştığını da yine müzede sergilenen çok sayıdaki kedi mumyası sayesinde öğreniyorsunuz. Benzer şekilde timsah mumyaları da size aynı mesajı veriyor.
 
Berlin, duru bir gölün üzerinde oynaşan ağaç yapraklarının oluşturduğu gölgelere benziyor. Zaman zaman bu gölgelere, elindeki fırçasıyla renkler saçan ressamın tebessümünde gizleniyor. İçinde sakladığı sayısız değeri yepyeni kâşiflerine sunmak için can atarken, geçmişinden bugününe taşıdığı hüzünleri asla unutmuyor. Hüzünlerden bozma mutluluklarıyla yaşama ve zamana sıkıca tutunarak gelişimine devam ediyor...   
 
Buram buram tarih ve sanat kokan bir kentte bulunmak, o kenti adımlarıyla olduğu kadar ruhlarıyla da turlayanlar için bambaşka deneyimleri beraberinde getiriyor. Üstünüz başınız tarihin gizemine, sanatın aydınlık güzelliklerine bulanıyor. Kaleminiz, edindiğiniz bilgilerin ışığında ve kişisel gözlemlerinizin/algılarınızın eşliğinde satırlarınıza yön veriyor. Zaman ve mekân açısından sınırlı koşullar altında yapılan değerlendirmeler aracılığıyla herhangi bir genelleme yapmayı ve iddiada bulunmayı değil, yalnızca oralara gitmiş birinin izlenimlerini okurların yüreklerine ve zihinlerine armağan etmeyi diliyor.
 
Evrenselliği yakalamaya çalışan yüreklere Berlin'in ışık ve gölgelerini yansıtmaya çalışırken; edebiyatın sonsuzluğuyla, sonsuz denilen dünyayı kucaklaştırarak insana yakışan değerleri yine insanlara sunabilmeyi umuyor.
 
(*):  IHLAMUR, Ocak 2015, Sayı 26
 
 
 
 

13 Ocak 2015 Salı

 
 
              BİR YÜREK YANGINI:FADO*
 
Profesör Alberto, konferans salonunu tıklım tıklım dolduran dinleyicilere heyecanlı şekilde bir şeyler anlatıyordu. Yaklaşık yarım saattir kürsüdeydi. İşine olan sevgisi ve bağlılığı her hâlinden belliydi. Simsiyah kıvırcık saçları, uzun ince vücudu ve esmer teniyle Akdeniz insanının  tüm karakteristik özelliklerini yansıtıyordu. İspanyolca olan adının anlamına yaraşır şekilde asil görünüşlüydü. Yalnızca görünüşüyle değil, sıcakkanlı ve sempatik tavırlarıyla da  daha konferansın başlarından itibaren kendisini dinlemeye gelenleri etkisi altına almıştı.
 
 Lizbon Müzik Yüksekokulu’ndan Türkiye’ye konuk olarak gelen Profesör Alberto, çoğunluğunu konservatuvar öğrencilerinin oluşturduğu dinleyicilerine ilk yarım saat kısaca kendisini tanıtmanın dışında, yaşadığı ülke olan Portekiz’den, özellikle de ülkenin müzik kültüründen bahsetti. Görev yaptığı üniversitedeki çalışmalarının ışığında konferansın ana konusunu oluşturan Fado müziği hakkında ön başlıklar hâlinde kısa bilgiler verdi. İspanyolların genellikle çok hızlı konuştukları bilinir. Ancak Profesör Alberto, belki de yıllardır bilimle iç içe olup, geniş kitlelere hitâp etmeye alışkın olduğundan tane tane konuşuyordu. Bu sâyede, İngilizce olarak sunulan konferans çok daha anlaşılır bir nitelik kazanıyordu. İngilizce bilgisi yeterli düzeyde olmayan dinleyiciler de, kulaklarına taktıkları simültane kulaklıklar sayesinde Türkçe olarak profesörün anlattıklarını dinleyebiliyorlardı.
 
“Çok şey kaçırmadım değil mi?” diye sordu Ayperi.
 
“Başlayalı fazla olmadı.” dedi yanındaki kumral saçlı çocuk.
 
Konservatuvar ikinci sınıf öğrencisi olan Ayperi, uzun zamandır beklediği konferansa yetişebilmiş olmanın rahatlığı ve huzuruyla, arkadaşı Erdinç’in kendisi için ayırmış olduğu koltuğa oturdu. Erdinç ve Ayperi çocukluk arkadaşıydılar ve üniversiteye kadar birlikte okumuşlardı. Aileleri de tanıştığından, kardeş gibi büyümüşlerdi. Erdinç İspanyol Dili ve Edebiyatı bölümünde okuyordu. Kader onlara aynı üniversitenin farklı bölümlerini kazandırmıştı. Böylelikle sık sık biraraya geliyor ve birbirlerine destek oluyorlardı.
 
 “Tam bir İspanyol!” dedi Erdinç esprili bir ses tonuyla.
 
“Nereden anladın?” diye  gülerek sordu Ayperi.
 
“Aksanından elbette. İngilizcesi bile İspanyolcayı andırıyor sanki, fark etmiyor musun?”
 
İki genç gülüştüler.
 
“Şşşttttt!” dedi arka sıradan gelen bir ses. Susun da rahat dinleyelim çocuklar!”
 
Kafalarını çevirdiklerinde,  Erdinç gibi İspanyol Dili ve Edebiyatı bölümünde öğrenimini sürdüren ve kendilerinden birkaç yaş büyük olan Mine ablalarını gördüler. Anlaşılan, o da bu konferansı dinleyebilmek için, tıpkı Ayperi gibi koştura koştura gelmişti salona. Yanakları al aldı. Konferansın zâten kaçırmış olduğu ilk yarım saatini, kalan bölümünü dikkatle dinleyerek telâfi etmek istiyordu belli ki.
 
Her üçü de İngilizceyi çok iyi bilmelerinin verdiği rahatlıkla kulaklık kullanmadılar.
 
“Aranızda fadonun ne olduğunu bileniniz var mı?” diye sordu profesör.
 
Bütün salon sessizleşti önce. Herkes birbirine bakıyor, acaba el kaldıran var mı diye etrafı kolaçan ediyordu. İçlerinden çelimsiz görünüşlü bir çocuk, el kaldırıp söz istedi ve çekingen bir ses tonuyla:
 
“Bir müzik çeşidi efendim.” diye cevap verdi.
 
Bütün salon kahkahalara boğuldu. Çocukcağız kızarıp bozardı ve yerine otururken çok bozulduğu her hâlinden anlaşılıyordu. Kürsünün önündeki dökümanlardan, slayt makinesi ve fotoğraflardan zâten konunun müzikle ilgili olduğunu bilmemek imkânsızdı, doğru. Ama bu hiç kimseye bir başkasını aşağılama hakkını vermezdi.
 
Az önceki sempatik tavırlı ve güler yüzlü profesör gitmiş, yerine çok ciddi görünüşlü bir adam gelmişti. Sert bir ses tonuyla:
 
“Evet! Arkadaşınızın dediği çok doğru!” dedi. Sonra hazırlamış olduğu slaytlarda, sahilde ellerinde mendille gidenleri uğurlayarak el sallayan kadın tasvirlerini içeren tabloları göstererek:
 
 “Fado, 19. yüzyıldan günümüze kadar uzanmış bir Portekiz halk müziği türüdür. Kelime olarak “Kader” veya “Alınyazısı” anlamına gelir. Balıkçı, kâşif veya denizci olan eşlerini veya sevgililerini denize gönderen Portekizli kadınların, sevdiklerinin geri dönmemesi üzerine denize karşı yaktıkları ağıtlardan türemiştir. Bu nedenle Fado; derin acıların, hüzünlerin, özlemin ve aşkın ifade edildiği bir müzik türü olarak bilinir.” diye anlatmaya başladı.
 
“Vay canına! “ dedi Erdinç, Ayperi’ye dönerek. “Demek ki, fado bizim arabesk gibi bir şey.”
 
Ayperi, Erdinç’in yorumu karşısında hafif bir tebessümle gülümsedi.
 
Profesör devam ediyordu:
 
“Fado’nun, adlarını Portekiz’in Lizbon ve Coimbra şehirlerinden alan iki türü vardır. Coimbra’nın sâde bir tarzı olmakla birlikte, Lizbon fadosu daha yaygındır. Günümüz Portekiz’inde fado, modern bir anlayışla pek çok ünlü müzisyen tarafından da icrâ edilen popüler bir müzik dalı hâlini almıştır. Bu arada unutmadan şunu da söylemeliyim ki: modern fadonun icrâsında yaylı çalgılar dörtlüsünden büyük bir orkestraya kadar çeşitli uygulamalar mevcuttur. Oysa, klâsik fado’da durum biraz daha farklıdır. Onda  bir Portekiz gitar ve bir klâsik gitar eşliğinde tek bir şarkıcı, şarkısını icrâ eder. Genellikle geleneksel fadoyu anlamak ve yakından tanımak isteyenler klâsik fado’yu tercih ederler.
 
“Ne kadar güzel!” dedi Ayperi, heyecanla. Bir gün mutlaka Portekiz’e gidip fadoyu canlı olarak dinleyeceğim. Hem biliyor musun Erdinç, oralarda fado sokakları varmış. Akşamları porto şarabını yudumlayıp, canlı olarak fado söyleyen sanatçıları dinleyebiliyormuşsun. Bir kitapta okumuştum: Gündüzleri son derece sessiz ve boş olan Lizbon sokakları, akşam saatlerinde renkli ve canlı, insanlarla dopdolu olurmuş. Özellikle de fado müziğinin icrâ edildiği sokaklar
 
Erdinç iç çekerek:
 
“Ahh, ahh! Ne güzeldir kimbilir, böyle ilginç müzikleri can damarlarını aldıkları anavatanlarında dinlemek” dedi.
 
“Fado söyleyen Portekizli sanatçılara “fadista” denilir. 20.yüzyılın en meşhur fadistası Amalia Rodrigues’tir.” diye  anlatıyordu profesör.
 
“Hımmm, ilginç bir isim, “fadista” diye tekrarladı arka sırada oturan Mine.
 
Kendini bildiğinden beri, anadili olan Türkçeyle birlikte, diğer kültürlere ait dillere de ayrı bir merak duymuştu. Özellikle farklı kültürlerin dillerine yerleşmiş özgün sözcüklere karşı ilgisi çok fazlaydı. Bu nedenle az önce profesörün telâffuz ettiği adı hemen not aldı: “Fadista.”
 
O sırada, Profesör Alberto, salondakilere slayt makinesi aracılığıyla bilgisayarında kayıtlı olan siyah-beyaz fotoğrafları gösteriyordu. Bu fotoğrafların her biri, fado müziğini icrâ eden sanatçılara aitti. Aralarında kimler yoktu ki? Amalia Rodrigues, Mariza, Misia, Madredeus, Cristina Branco, Mafalda Arnauth, Carlos do Carmo ve Dulce Pontes…”
 
Mine, slaytla gösterilen fotoğraflardaki isimleri tek tek not aldı. İlk fırsatta profesörün az önce bahsettiği fadistaları araştırıp, onların seslerini ve şarkılarını müzik kültürüne katacaktı.
 
Salondaki herkes büyülenmiş gibiydi. Profesör, fado sanatçılarının fotoğraflarını gösterirken,  aynı zamanda fonda, bu sanatçıların seslendirdikleri birbirinden güzel şarkılar çalıyordu. Fado ezgileri, insana nasıl acı çekileceğini öğretiyordu âdetâ. Acının nasıl sanat hâline getirilip, insan ruhunu besleyebileceğini. Acı çekerken bile farkındalık duygusunun nasıl hissedilebileceğini anlatıyordu. Yalnızlığı hatırlatıyordu dinleyicisine. Yüreklerdeki yaralara merhem olmak şöyle dursun, aksine yaraları kanatıyordu. Ama öylesine olağanüstü ezgilerdi ki bunlar: bu müziği dinlediğinizde depreşen kalp acınız, sizden uzak olan sevdiklerinizin sıcacık sevgileriyle sarmalıyordu benliğinizi. Müziğin derinliklerinde, insana özgü güzellikleri keşfetmenizi sağlıyordu. Sizin anlayacağınız: Portekizli kadınların sevdikleri için yaktıkları ağıtlar, sizin için de ruhunuzun en el değmemiş köşelerine kadar uzanan sonsuz derinlikteki algıları beraberinde getiriyor, özlem duygusunun en asil hâlini hayranlıkla deneyimlemenizi sağlıyordu.
 
Erdinç,  konferans salonunda yankılanan fado ezgilerinden fazlasıyla  etkilenmişti. Ayperi’ye dönerek:
 
“Ayperi, şu an çalan ezgiler, sanki bizim Anadolu’da, kadınların cepheye giden nişanlısının ya da eşinin ardından tutturdukları yanık türküleri andırıyor, ne dersin?”
 
“Haklısın, sese yansıyan titreşimler gerçekten çok benziyor.” diye cevapladı Ayperi ve devam etti:
 
“Bir başka açıdan düşünürsek, blues’a da benzetmek mümkün. Amerika’da geçen yüzyılın başında pamuk tarlalarında çalışan kölelerin, gökyüzüne bakıp da doğaçlama söyledikleri şarkılar gibi. Yöresel ve eskileri anımsatan yapıda.  Fadonun bluestan tek farkı, denizle ilgili oluşu.”
 
“Evet, bu da farklı bir bakış açısı Ayperi ve çok da mantıklı.”
 
Profesör Alberto, konferansın sonunda salondakilerin sorularını not etmeden önce, son olarak söylemek istedikleri olduğunu söyledi:
 
“Arkadaşlar, öğrendiğime göre sizde “Gönül” diye bir sözcük varmış. Hiçbir dile tam anlamıyla çevrilemeyen. İçeriğindeki derinliğin, hiçbir hece ve sözcüğe aynı anlam gücüyle aktarılamadığı. Portekiz’de de “Saudade” diye bir sözcük vardır. Bu sözcük, hasret duygusunun çok derin bir ifâdesidir. Aynen “Gönül” sözcüğü gibi,  onun da hiçbir dile tam olarak çevirisi yapılamaz. Yerini ve anlamını sâdece yüreklerde bulur. Bu nedenle, bugün size anlatmaya çalıştığım Fado Müziği kültürünün, bu duyguyla özdeşleşen, Portekiz insanının ruhunun derinliklerinden kopup gelen bir müziğin kültürü olduğunu bilmenizi isterim. Ayrıca Lizbon’da, bünyesinde; arşiv niteliğindeki belgelerin, fado müziği icrâsında kullanılan gitar çeşitlerinin, fotoğrafların, fado müziği dinleme odalarının, fado sanatçılarıyla ilgili bilgilerin ve fado kültürünün ressamların tuallerine yansıyan örneklerinin yer aldığı büyük bir “Fado Müzesi” bulunmaktadır. Bu müze sâyesinde,  hemen her gün dünyanın dört bir yanından gelen ziyâretçiler, fado kültürünü Portekiz’de doyasıya inceleme ve tanıma imkânını bulmaktadırlar. Bu kültürü daha yakından tanımak isteyenlere, Lizbon’a yolları düşerse mutlaka bu müzeyi ziyâret etmelerini öneririm.”
 
Profesör, kendisine soru sormak isteyen birkaç kişiye söz hakkı verdi. Sorulan soruları cevapladıktan sonra dinleyicilerini selâmlayarak:
 
“Beni dinlediğiniz için hepinize çok teşekkür ederim. Umarım yolumuz bir başka yerde tekrar kesişir.” diyerek,  onlara veda etti.
 
Dinleyiciler profesörü ayakta alkışlıyorlardı. Bu esnada salonda yüksek sesle çalan fado ezgileri, tıpkı konferans sırasında olduğu gibi, herkesin yüreğini kanatlandırıyordu âdetâ.
 
Profesörü avuçları kızarıncaya kadar alkışlayanlar arasında Erdinç, Ayperi ve Mine de vardı. Üç genç insan, umut dolu bakışlarla birbirlerine baktılar. Günü geldiğinde hep birlikte Lizbon’a  giderek Fado Müzesini ziyâret etme dileklerini dile getirirlerken, kulaklarında  Amalia Rodrigues’in iç yakıcı sesi yankılanıyordu.
 
(*): Berfin Bahar, Ocak 2015, Sayı 203