4 Nisan 2014 Cuma

 
                               GÜNEŞ VE AY*
 
Hayatımıza kendiliğinden girmiş tabiat nimetlerinin insanlarla benzerliği var gibi.

Gibi de ne demek, gerçekten öyle!
 
Sözgelimi: Güneş, içindekileri olduğu gibi yansıtan, içi dışı bir olarak tanımlanan insanları andırıyor bir bakıma. Neden mi? Çünkü her şeyi berrak bir şekilde gösteriyor bizlere. Olduğundan öte değil, tam da olduğu gibi. Bir köy yolunun gelen geçenin ayaklarını kir içinde bırakan tozları, ağaçların yapraklarında böceklerin kemirmeleri sonucunda oluşan delik deşik görünümler, kayaların üzerinde telâş içinde oradan oraya kaçışan örümcek ve karıncalar, harekete geçmeden önce kısa süreliğine soluklanarak etrafı kolaçan eden kertenkeleler, denizin kirli sularının altındaki kırık cam şişeler, paslı tenekeler, eski ayakkabılar, naylon parçaları ve daha neler neler… Tüm bunları, güneşle kol kola sürdürülen bir gezintinin ardından deneyimlemeyen var mıdır acaba? En azından, hayatında bir kere bile olsa benzer sahnelerle karşılaşmıştır her insan.
 
Genellikle bütün doğa gezintilerine güneşli bir günün sevinciyle çıkılır. Oysa ne ilginçtir ki, bu gezintilerin sonunda ruhsal olarak ferahlamak şöyle dursun, kasvetli bir ruh hâline bürünmek kadar doğal bir şey yoktur. Güneş, böyle zamanlarda söyledikleri doğru ama acı veren bir dost görünümünde karşımıza çıkar. Kendi aydınlığında, karşısındakine ne olursa olsun doğruları söyleyen birine benzer. Bu doğruların kimileri güzeldir, kimileri iğneli. Kimileri ruhumuza şifâ olurken, kimileri gerçeklerle yüzleşmekten dolayı üzer bizleri. Güneşin anlattıkları çoğu zaman, yüze gülenlerin söyledikleri gibi gönül okşamaz, eğlendirmez. Yalnızca düşündürür ve insanın kendisiyle birlikte yaşamı da sorgulamasını sağlar. Doğruların gemisinde, rotasını olması gereken güzelliklerin ufkuna çevirmesini öğütler ona.
 
“Sadece seni düşündüğüm; iyiye, güzele ve doğruya yönelmeni istediğim için söylüyorum  bunları” der sonrasında. “Gösterdiğim olumsuzlukları, olumluya çevirmek senin elinde” diye de ekler.
 
İçindekileri insana sergileyen tabiatın eteklerindeki tüm taşları, birer birer döker güneş. İşte bundan  dolayı ateş parçalarının en güzelinin yüzü gülerken, kimi zaman yüreği ağlar. Hayâle izin vermeyecek şekilde her şeyi apaçık gösterdiği için, mutluluk kadar hüzün de verir güneş. Çoğunlukla olması istenilenleri değil, gerçekten olanları gözler önüne serer. Bunu, var oluşunun  gereğince yapar.
 
Doğanın  muazzamlığına gölge düşmesin diye, insanın yüreğine altın renkli ışıklarını mesajlar hâlinde gönderir güneş…
 
“Deli eder insanı bu dünya, bu gece, bu yıldızlar, bu koku,
 Bu tepeden tırnağa çiçek açmış ağaç.”
 
Orhan Veli Kanık’ın dizeleriyle kendinden geçen yürek, yönünü ufka doğru çeviriyor:
 
Güneş yavaş yavaş batarken, bu defa gökyüzünün sonsuzluğu çağrıştıran bağrına, ay yerleşiyor sessizce. Yeryüzünü önce belli belirsiz, zaman ilerledikçe turuncunun kırmızıya çalan rengiyle selâmlıyor. Etraftaki ağaçların yapraklarını yavaş yavaş okşayarak süzülüp geldiğinden midir nedir, pek bir nazlı görünüyor. Anlaşılan güneş kadar açık değil; içindekileri dışarıya yansıtacak gibi görünmüyor. Bu hâli, dünya gezegeninde yaşayanlar için hiç de yabancı değil aslında. Aydede, özündekini sözüne ve hâline yansıt(a)mayan insan tanımlamasına uyuyor.
 
Bir başka pencereden gülümsüyor bize o da. Bu sayede  akşamın karasını, siyah rengin hâkim olduğu zarif bir tabloya benzetiyoruz. Hayâl etmek için gerekli bütün olanaklar var bu tabloda. Renklerin yerini puslu ışıklar alıyor. Gündüz  görünen eğrilikler, doğruluklarla yer değiştiriyor. Yalnızca ay ışığının aydınlattığı gecede, puslu görüntülerden çok sesler önem kazanıyor. Gerçekleri göstermeyen aydedenin ışıkları, bizlere denizin gündüz fark edilen içler acısı durumunu göstermiyor. Aksine sahilin kumları üzerine vururken, kıyıyı kucaklayan dalgaların köpükleriyle dans ediyor. Onların şarkılarına eşlik ediyor; tıpkı yaramaz bir çocuk gibi.
 
Güneşin tam tersine, gerçekten olanları değil;  sanki olması istenilenleri gözler önüne seriyor ay, ne tuhaf!
 
Böylesine büyüleyici bir ortamın içinde kalınca insan; ruhlarımıza asıl mutluluk verenin güneş mi, yoksa ay mı olduğunu soruyor kendisine. Yoksa, ışığıyla yüreklerimizi ve evrenimizi aydınlattığı için çoğunlukla ön plânda tuttuğumuz güneş mi asıl mutsuzluk nedenimiz?

Acaba, hayatlarımızdaki güneş(ler)in yarattığı görünürdeki olumsuzluklara karşılık, aydedenin her şeyi olduğundan güzel ve eksiksiz gösteren puslu gülümseyişi mi bizleri  ve hüzünlerimizi sahte bir şekilde sarıp sarmalayan? Güneşin eşlik ettiği gerçek baharlara karşılık, yalancı baharlara mı aldanıp kalıyoruz insanlar olarak, kimbilir?..
 
(*): İstanbul Bir Nokta, Nisan 2014, Sayı 147
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
                                               ÇAĞRI*   
      
Çocukluğunun ve gençliğinin sende bıraktığı izleri; alnındaki kırışıklıklarda, ağrıyan bacaklarında, gözlerindeki yorgun bakışlarda mı görüyorsun artık? Yıllar, yıllar önce yaşadığın olayları, bugün anılar dizisi hâlinde hatırlamaya ve etrafına anlatmaya mı başladın dostum? Belki de anlatmıyorsun kimselere; kaçıyorsun, saklanıyorsun herkesten. Dünü bugüne taşırken, yalnızca yaş aldığını unutup "yaşlandığını" mı düşünmeye başladın sen de?  Algılarını yaşamı boyunca en üst düzeyde açık tutmaya çalışan "sen" de, başkaları gibi, hayatı boyunca insan yaşamını, sadece etten -kemikten bir canlının yaşamı sananların  düşünce girdabına mı  tutulup kaldın yoksa?
 
Yazık hem de çok yazık!..
 
Neden mi yazık?
 
Çünkü sen henüz annenin bedeninde gelişimini tamamlarken tutunmuştun hayata. O minicik bedenin, büyük mücadelelerle içinde bulunduğun vücuttan aldı, canını-kanını. Sonra, sonsuz varlık tarafından hayata gönderildin. Bu gezegene dahil olman ve onun bir parçası olarak görevlendirilmen  istendi. Ağlayışlar ve çığlıklarla geldiğin dünyada güldüğün, neşelendiğin de oldu. Her an ağla(ya)maz ki insan denilen varlık. Tıpkı her an gül(e)meyeceği gibi...
 
İnişleri ve çıkışları vardır merdivenlerin. Sen de hayat merdiveninin, ruhunu maddi ve manevi olgunluğa taşıyacak basamaklarında deneyimlersin, bu iniş ve çıkışları. Koşarcasına attığın adımlara sevinirken, bir de bakmışsın ki basamaklarca geriye düşüvermişsin.
 
Bir adım ileri, on adım geri...
 
Neler umarsın hayattan, o sana neler sunar, değil mi? Buruk bir tebessümdür, yaşadıklarının ardından sana kalan. Gözlerinin buğusudur; hüzün meleğinin kulaklarındaki fısıltısıdır çoğu zaman.
 
Seni "sen" yapanın bu gel-gitler olduğunu bir anlayabilsen dostum, bir anlayabilsen!
 
O zaman bambaşka olacak her şey yaşamında. Sen bambaşka olacaksın: içsel enerjinle ve varlığındaki sonsuz güçle. Yaşadığın her acının, neşenin, hüznün ve mutluluğun, tattığın her sevginin kaynağını ve nedenlerini keşfedeceksin o zaman. Bütün insanî değerler, çağlayan misali gürül gürül akacak yüreğine. Hattâ bununla da kalmayacaksın; evrende ne kadar varlık varsa, onlara ait değerler, sevgiler de saracak benliğini. Kucaklayacak seni; sımsıkı hem de...
 
Biraz gayretle, varlığındaki sevgi, hoşgörü, samimiyet, edep ve merhamet tohumlarını birer birer ektiğin zaman yüreğine; göreceksin o zaman, her birinin nasıl da binbir renkte ve kokuda çiçekler açıp, ruhunun bahçesindeki yerlerini aldığını. Gözlerini yüreğindeki pencereden açılan engin dünyaya çevirdiğinde ilk fark edeceğin şey, bu eşsiz bahçen olacak. O zaman binbir türlü rayihalara bulanacak, yaşamın  rengârenk ışıltılarını saçacaksın etrafına. Kendin, kendini tanıyamayacaksın bu döngüde. Çünkü sen, sen olmaktan çıkıp varlığındaki sessiz derinlik olacaksın o zaman. Yalnız kalsan bile başkalarına benzemeyip, sadece kendin olacak ve doğru bildiğin yolda ilerlemeye devam edeceksin.
 
Tüm bunların ardından:
 
Dostoyevski’nin deyişiyle, “Bir çocuk gibi gülümsemeye ve bir çilekeş gibi düşünmeye başlayacaksın…”
 
Boşver dostum!
 
Hayat denilen gizemli yolculukta yoluna çıkan taşları, dikenleri boşver! Varsın canın acısın, yansın yüreğin. Bil ki: ruhun ancak bu sayede sükûnete erişir.
 
Büyük emeklerle ulaşacağın, gölgesinde dinleneceğin olgunluk ağacının meyvelerinden bir tek bu yolla tadabilirsin. Sen ufuklara dik gözlerini, enginlere yönel tüm varlığınla. Her şeyin tek bir çizgide bütünleştiğini gördüğün anda; işte tam da o “an” da gizlidir teslimiyetin…
 
(*): Eliz Edebiyat, Mart 2014, Sayı 63
 
 
 
 
 
 

26 Mart 2014 Çarşamba




                     BİR YAŞAM DÖNGÜSÜ*

 O yıl yeni mezun olmuş, çiçeği burnunda bir öğretmen olarak Karadeniz’in şirin mi şirin bir köyüne atanmıştım. Her şey daha dün yaşanmış gibi öylesine taze ki belleğimde. Çantasında diploması ve birkaç parça giysisinden başka bir şeyi olmayan gencecik bir delikanlı olarak, köy muhtarının beni karşılayışını daha dün gibi hatırlıyorum. Meraklı ama bir o kadar da ürkek bakışlar arasında, ağaçların arasına gizlenmiş eski ve bakımsız okul binasını gördüğümde yaşadığım tarifi imkânsız duygular, belki de şu an bu satırlara ilham kaynağı oluyor. Bu terk edilmiş olan okulda neler yaşayacağımı düşünmek, bir an için inanın beni çok heyecanlandırmıştı. Köyün bütün çocuklarının yalnızca bu okula ümit bağlamaları, okuldaki tek öğretmen olarak beni ayrı bir sorumluluk duygusuyla karşı karşıya bırakıyordu. Görevime başlayacağım için duyduğum sevinçle, yüreğimdeki korku dolu duygular, birbirine dolanmış iplikler gibi karmakarışık olmuş, buna bir de gençliğimin verdiği tecrübesizlik eklenince,  beni büsbütün garip bir hâle büründürmüştü.

Ertesi gün öğrencilerimle karşılaşacağım için öylesine heyecanlıydım ki, gece boyunca gözüme uyku girmediğini söyleyebilirim. Sabaha karşı uykuyla uyanıklık arasındaki o tuhaf hâl vardır ya, işte aynen o hâldeydim. Ansızın dışarıdan gelen çığlığı andıran bir sesle irkildim. Nelerden sonra öğrendim ki: duyduğum ses, hayatımın beş yılını geçireceğim bu güzel köyün “çığırtkan” lâkaplı horozuna aitmiş. Şehirdeki en güçlü çalar saatlerle boy ölçüşebilecek kadar ustalıkla ötüyordu bu garip hayvan. Garip diyorum, çünkü zaman zaman gündüzleri de aklına esince ötüyordu kerata. Sabahları ötmesinin kendisi için bir görev olduğunun farkında olmakla birlikte, gün içinde de keyfine göre bir yol tutturmuş gidiyordu. Şehirde olsaydı, çoktan güzel bir sofrayı süslemişti bile. Oysa, bu köyde her canlıya öylesine büyük bir kıymet veriliyordu ki; yemyeşil ağaçlarından çiçeğine, kuzusundan köpeğine kadar dostluk içinde bir dünya yaratılmıştı sanki. Büyük şehrin gecekondu semtlerinde büyümüş biri olarak, bu köy bana cennetten bir köşe gibi gelmişti.

Okulun ilk günü görülmeye değerdi doğrusu. Eski okul binasının rutubetten çürümüş kapısı ardına kadar açıktı o gün. Anneler kaptıkları gibi getirmişlerdi çocuklarını. Belki de en azından dışarıya karşı böyle bir izlenim veriyorlardı, kimbilir? Çocukların yaşları yedi ile oniki arasında değişiyordu. Çoğunun ayaklarında lâstik terlikler ve üzerlerinde eskimiş kıyafetler vardı. Yaşları büyük olanların yıkanmaktan ağarmış ve boyları kısalmış önlükleri dışında, önlük giyen çocuk sayısı çok azdı. Eski püskü kıyafetleri arasında, öylesine şirin ve hevesli görünüyorlardı ki anlatamam. Gözlerindeki ışıltı, bana buradaki varlığımın nedenlerini sayısız şekillerde hatırlatıyor ve kendimi büyük işler başarmak üzere cepheye gönderilmiş, toy ama cesur bir asker gibi hissetmemi sağlıyordu.

Ne hoş, ne tatlı, varoluşumun en güzel izlerini taşıyan ne güzel günlerdi onlar!

Birden, heyecan ve sevgi dolu yüreğimle okul bahçesindeki herkesi ve her şeyi kucaklıyor gibi hissettim kendimi. Bütünleştim onlarla, onların yüreğini yüreğimle sıkıca sarmaladım. “Bundan sonra, birlikte, çok işler başaracağız.” dedim içimden. “Sizler, nasıl ki benim aranıza katılışımı bir bayram coşkusuyla kutluyorsunuz şu an, sizin hayatıma girişinizi de aynı şekilde bir armağan olarak düşüneceğim ben de.” dedim sessizce. Gözlerim; okul bahçesinin etrafını çevreleyen, yaprakları rüzgârla dans eden ağaçlara, çocuklar ve kadınların peşine takılıp, okula kadar gelmiş olan köpeklere ve duvardan duvardan atlayarak,  bana adeta “hoş geldin”  diyen upuzun tüylü kedilere takıldı. Şehir hayatıyla kıyasladığımda, bir an için burada apayrı bir boyuttayım sandım. Güneşin sabah saatlerindeki hafif tebessümüne, başımı hafifçe gökyüzüne kaldırarak tebessümle karşılık verdim. Kimse anlamadı bunu tabi. Etrafımdakiler onlara gülümsediğimi düşündüler muhtemelen.

İnsanların yaşamlarına yönelik çırpınışları ve hayatta kalma mücadeleleri oldum olası ilgimi çekmiş ve hayranlık uyandırmıştır bende. Anlaşılan o ki: görev yerim olan bu köyde de her türlü koşulu kendilerine uydurmayı başarmış, çalışkan ve azimli insanlar yaşıyordu. Onların çocukları da kendileri gibi olmalıydı elbette.

“Örtmenim, biliyo musunuz ben siz geldiniz diye çok sevindim.” dedi bir ses.

Cılız ve aşağılardan gelen bu ses beni daldığım içsel yolculuktan çekip çıkarıvermişti ansızın. Başımı aşağıya doğru eğdim ve minicik bir kız çocuğu ile karşılaştım. Mavi birer boncuğu andıran gözleri, elma elma yanakları ve omuzlarının iki yanına inmiş uzun örgülü siyah saçları ilk olarak dikkatimi çeken özellikleriydi. Onun okul bahçesinde tek başına olduğunu nelerden sonra fark ettim. Diğer çocukların yanında çoğunlukla anneleri vardı. Bir kısmı da okulun ilk günü olduğu için, veli olarak babalarıyla gelmişlerdi. Oysa ki bu küçük kız kendi kendinin velisiydi ve karşımda duruyordu.

“Merhaba güzel kız” dedim ona gülümseyerek. “Ben de sevindim sizlerle, senin gibi tatlı bir kızla karşılaştığım için.”

Kendisiyle ilgilendiğim için, sevinçten ve mutluluktan gözlerinin içi gülen minik kızın bana sevgiyle baktığını gördüğümde,  dünyalar benim oldu adeta.

 “Adın ne senin bakalım?”

 “Gülkız örtmenim”

 “Demek Gülkız’sın sen. Ne de güzel bir adın varmış öyle! Peki, adını kim koymuş “Gülkız?”

 “Annem örtmenim, o koymuş bu adı bana.”

“Demek annen koymuş. Gül kadar güzel olduğun için bu adı seçmiş olmalı. Hiç ona sordun mu nedenini?”

Birden küçük kızın masmavi bir denizi andıran gözlerinin buğulandığını ve ağlamamak için kendini zor tuttuğunu fark ettim. İçimden “Keşke bu soruyu sormasaydım, kimbilir ne derdi var yavrucağın?” diye düşünürken, Gülkız’ın birdenbire yarı ağlamaklı şekilde söylediği, bugün hatırladığımda bile kulaklarımda çınlayan cümleleriyle irkildim:

“Örtmenim biliyo musun, benim annem beni doğururken ölmüş. Ölmeden önce de adımın “Gülkız” olmasını istemiş.

Ne diyeceğimi bilemedim. Bir yumruk dayandı boğazıma sanki. Ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. El kadar çocuğa, hele de annesini hiç görmemiş olan bu minik yavruya ne diyebilirdim ki? Hafifçe başını okşamakla yetindim. Onu incitmeden ve üzmeden hakkında bilgi almalıyım diye düşündüm:

 “Sana şu an kim bakıyor yavrum?”

“Babaannem örtmenim”

“Peki ya baban, o nerede?”

“Annem öldükten sonra uzaklara gitmiş. Bir daha da bizi aramamış ve gelmemiş buralara.”

“Babanı da hiç görmedin o zaman sen?”

“Hayır örtmenim!”

Gülkız önce kendisini tuttu, bir müddet direndi gözyaşlarına. Onun bu hâlini görünce dayanamadım, ben de küçük bedenine sıkıca sarılarak, onu bağrıma bastım. O an, dolu dolu olan gözleriyle kapıp koyuverdi kendini. Ağlamaya başladı, hem de içli içli, hıçkıra hıçkıra…Sayıca az yaşına sığdırdığı yangın dolu acılarını bağrıma kusuyordu âdeta.  O da bana sıkıca sarıldı. Tıpkı; özlemini duyduğu, güvenmek ve bağlanmak istediği babasına sarılır gibi. Belki de bana öyle gelmişti kimbilir? Sebebi ne olursa olsun, o an ben ve o bir bütün olmuştuk. Ağlaması biraz kesilince yavaşça onu göğsümden uzaklaştırdım. Şimdi yalnızca minik ellerini avuçlarımda sıkıca tutuyordum. Bundan hoşnut görünüyordu.

“Babaannen neden gelmedi seninle?”

“O gelemez örtmenim, çok yaşlı. Hem onun evde işleri var.”

Anlaşılan o ki: Gülkız hem öksüz, hem de yetim bir yavrucaktı. Beni aşan bir his yumağının benliğimi sardığını hissettim. Size tarif edemem yaşadığım duygu yoğunluğunu! Bu yaşımda bile daha dün yaşanmış gibi her şey. Anlattıklarımdan beni sulugöz bir insan sanmayın sakın. Duygularımı ve mantığımı dengeli şekilde kullanmayı, her durumda orta yolu bularak yaşamayı amaç edindim ömrüm boyunca. Ama ortada göz pınarlarımı uyaracak kadar insanî bir durum varsa, buna da kayıtsız kalamam. Duygulanmak ve ağlamak da insana özgü değil midir zaten? İnsana ve varlıklara değer veren kim olursa olsun, bazı anlarda duygularına teslim olmaz mı?

Gülkız’ın hayatıma girişi böyle oldu sizin anlayacağınız.

Okuldaki ilk günlerimde,  olanaksızlıklardan olanaklar yaratmakla meşguldum. Lise yıllarındayken, yaz tatillerinde aileme maddi açıdan katkı sağlayabilmek için marangozların yanında çalışmamın mükâfatlarını görüyordum. Önce köy muhtarının önderliğinde ve tabi ki köylülerin desteğiyle çürümüş okul kapısını yeniledik. Sınıftaki tahta ve sıraların da elden geçmesi gerekiyordu. Uzun süredir kullanılmamış olduklarından, bir kısmı tamamen çürümüştü. Bazıları da paslanan vidaları nedeniyle, bugün yarın kullanılamaz hâle gelecekti. Birkaç gün içinde, elbirliği ile çocukların işini görebilecek şekilde ortama çekidüzen verdik. Tıpkı eski Türk filmlerindeki, dağ köylerinde verilen mücadeleler gibiydi çabalarımız. Yani, o filmler gerçek hayatta da yaşanıyor sizin anlayacağınız. Hem de ne büyük zorluklarla yaşanıyor. Öğretmen olmak demek, fedakârlık demekmiş. Bunu yalnızca o filmlerden değil, gerçek yaşamınız aracılığıyla da anlıyorsunuz. Benim ki de öyle oldu bir bakıma.

Birkaç gün içinde derslere başladık. Aynı sınıfta farklı yaş grubundan öğrencilerin olması işin en zor yanıydı. Her bir çocuğun ayrı bir algılama düzeyinin olması, çoğu zaman gayretlerinizin size yansımasını ne yazık ki gölgeliyordu. Öğrenme zorluğu çeken çocuklarla ders dışındaki saatlerde özel olarak ilgileniyordum. İnsan öğretmen olunca, sadece öğrencilerinin okuma-yazmayı öğrenmeleriyle, bilgilenmeleriyle haşır neşir olmuyor / olamıyor. Hele de kırsal yörelerdeki öğretmenlik görevini içgüdüsel olarak daha bir kutsal sayıyor olmalı ki; çabaları hep kendini aşan boyutlara ulaşıyor. Bu da galiba, bu mesleğin en önemli özelliği.

Çocuklarımın hemen hepsi, yokluklarıyla, imkânsızlıklarıyla ama dirençleriyle geliyorlardı okula. Aralarında hevesli olanlar kadar, sadece okuma-yazmayı öğrensin niyetiyle okula gönderilenler de vardı. Çünkü köylülerin azımsanamayacak bir kısmı, baba topraklarının işletilmesini ve aileye sahip çıkılmasını, doğal olarak erkek çocukların üzerine yıkıyordu. Tarlalar, bahçeler ne güne duruyordu geçinmek için! Büyük şehirler kocaman canavarlardı, küçük yerden gelenleri yutan. Tabi, bu düşünce köylülerin bir kısmında, özellikle de erkek çocuğunu okula gönderenlerde mevcuttu. Buna karşılık, işin ilginç yanı bulunduğum köyde kız çocuklarının okumasını isteyen kadınların sayısının hayli fazla olmasıydı. Analar, “Kızlarımız bizim gibi köylerde kalıp, erkek kahrı çekmesin.” zihniyetinde olduklarından, her gün kızının elinden tutup okula getiren velilerin çoğunluğunu kadınlar oluşturuyorlardı. Kız çocukları da, annelerinin bu heveslerini karşılıksız bırakmıyorlar, vargüçleriyle çalışıyorlardı. Üstte başta yoktu ama ne çıkar, anneleri vardı onları ellerinden tutan; babaları vardı, iyi-kötü  onların çocuk yüreklerine sahip çıkan, güven duymalarını sağlayan.

Sınıfımdaki öğrencilerin hepsinin ayrı bir hikâyesi vardı. Ancak hiçbirinin hikâyesi beni Gülkız kadar derinden sarsmadı. Küçücük bedenine bakan, onu bir şeye benzetemezdi belki de. Ezik, korunmaya muhtaç bir kız çocuğu olarak değerlendirirlerdi. Oysa ki durum çok farklıydı. Sınıfımdaki en azimli, en çalışkan birkaç öğrencimden biriydi o. “Gelecekte okuyacağım, büyük insan olacağım.” mesajını veriyordu, bir öğretmen gözüyle incelendiği zaman.

Günlerden bir gün, ders çıkışında yanıma geldi ve bana dönerek, heyecanla:

“Örtmenim, babaannem sizi evimize davet ediyor, geleceksiniz değil mi?” diye sordu.

Gözleri ışıl ışıl bana bakan ve ağzımdan çıkacak yanıtı adeta nefes almadan bekleyen bu küçük kızı kırabilir miydim hiç?

“Tabi ki Gülkız, en kısa zamanda sizi ziyaret edeceğim.” 

Haftanın belli günlerinde, okuldan çıktıktan sonra  köy kahvesinde oturmayı âdet edinmiştim. Bu sayede köylülerle kaynaşıyor, köydeki hemen her konu hakkında bilgi sahibi olabiliyordum. Bazı günler,  öğrencilerimin aileleriyle görüşüp kendileriyle ilgili çeşitli bilgiler edinebiliyordum. Yine böyle günlerden birinde kahvedeki sohbetlerin arasında, Gülkız’ın babaannesinin çok yaşlı bir kadın olduğunu, evlerinin bahçesi dışında bir yerlere çıkacak gücü olmadığını, kendi gayretleriyle torununu büyütmeye çalıştığını öğrenmiştim.

“İşte böyle, öğretmen bey.” dedi muhtar. “Sizin anlayacağınız, Gülkız’ın babaannesinden başka kimseciği yok. Yaşlı kadıncağızın da sağlığı pek iyi değil. Köy olarak elimizden geldiğince onlara destek olmaya çalışıyoruz ama bu nereye kadar böyle sürebilir ki?..”

Günlerden bir gün, Sağlık Ocağından bozma küçük evimin yolunu tutarken, yüreğim merhamet demeyelim de, şefkat dolu duygularla çalkalanıp duruyordu. Merhamette, acıma hissi var gibi geliyor bana. Oysa ki, birine karşı şefkat duygusu içindeyseniz, o insanı sevgiyle sarmalamak ve onun derdine nasıl derman olabilirim endişesi vardır. Ya da kimbilir birbirine çok yakın olan bu iki duygunun bendeki etkileridir bunlar yalnızca.

Gecenin ilerleyen saatlerinde, yattığım odanın penceresinden, siyah gökyüzünü ışıltılarıyla süsleyen yıldızlara baktım. Sanki her biri göz kırpıyordu bana. “Ne olursa olsun, umut dolu olmalısın. Biz sadece görünen gökyüzünde değiliz. Aynı zamanda senin dünyalar kadar geniş yüreğindeki gökyüzünde asılıyız.” diyorlardı. Yüzümde tebessüm, uykuya daldım.

Ertesi sabah, her zaman olduğu gibi öğlene kadar okulda dersim vardı. Okul çıkışında çoğu zaman yaptığım gibi, yanımda getirdiğim yemeğimi, okul bahçesinin gölgelik ve sakin bir köşesine kurulmuş olan çardak bölümünde oturarak yedim. Daha sonra köy kahvesine giderek çayımı içtim. Köyün muhtarı da oradaydı. Kendisine Gülkız’ı ve babaannesini ziyaret etmek istediğimi söyledim. O da bana, onların yaşadığı eve beni götürebileceğini söyledi. Birlikte yola koyulduk. Aradan on dakika geçmemişti ki, eski tahta bir evin önünde durduk.

“İşte burası.” dedi muhtar. “Bahçe kapısı açık, oradan girebilirsin Öğretmen bey.”

“Teşekkür ederim muhtar.”

“Hadi kal sağlıcakla.”

Muhtar beni orada bırakıp yoluna devam etti. Eski bahçe kapısını elimle ittim. Öyle gıcırdıyordu ki, dışarıdan birinin geldiği hemen anlaşılabiliyordu.

“Kim var orada?” diye sordu cılız ve yorgun bir kadın sesi.

“Benim nine, korkma!” diye cevapladım. “Ben Gülkız’ın öğretmeniyim. Sizinle tanışmaya geldim.”

Az önceki ürkek ve tedirgin bakışlı kadın gitmiş, yerine aydınlık yüzlü bir ihtiyar gelmişti.

“Hoş geldin oğul!” dedi sevinçli bir sesle.

“Hoş bulduk” nine dedim ve onun nasırlı, buruşuk ellerinden öptüm.

Birkaç dakika sonra, üfleseniz yıkılıverecekmiş gibi görünen eski tahta evin kapısında minik bir kız çocuğu belirdi. Üzerinde eski bir pijama pantolonu ve pembe bir  kazak olan bu küçük kızı hemen tanımıştım. Körpe  sesiyle sevinç dolu çığlıklar atarak,  bana doğru koşan bu minik kız, Gülkız’dan başkası değildi.

“Örtmenim, hoş geldiniz. Biliyo musunuz, ben çok sevindim geldiniz diye.” dedi, yüzünde güller açarak.

"Hoş bulduk Gülkız. Nasılsın bakalım?”

“İyiyim örtmenim.”

Örgülü saçlı başını okşadım. Yanakları al al, gül dudaklı, ne tatlı bir kızdı bu böyle!

Gülkız’a, o gün okulda verdiğim ödevi bitirip bitirmediğini özellikle sordum. Böylelikle onu eve göndermiş olduk.  Bir saat kadar, Gülkız’ın babaannesiyle başbaşa konuştuk. Yaşının getirdiği hastalıkları olan bu kadın, ineklerini zar zor sağarak ve küçük bahçesinde sofralık bir şeyler yetiştirerek torununa bakmaya çalışıyordu. Süt verimleri iyi olan besili iki ineği vardı. Onlardan elde ettiği sütü; süt olarak değerlendirmenin dışında, yoğurt ve tereyağı hâline de getiriyordu.  Kendisi gücü yetip  de gidemediği için birkaç komşusu, yaşlı kadının hazırladıklarını hafta pazarında satıyordu. Satıştan kazandıkları parayı da getirip ona veriyorlardı.

“Allah komşulardan razı olsun oğul.” dedi yaşlı kadın. “Onlar olmasa biz ne yapardık? Evlât bile yapmaz onların yaptıklarını.”

Bunları söylerken gözleri, ağlamak üzere olan bulutları andırıyordu. Bana anlattığına göre, Gülkız’ın annesi kızının doğumunda ölmüştü. Onun ölümünden sonra oğlu ve torunu, yaşlı kadının yaşadığı köy evine gelerek, onun yanında yaşamaya başlamışlardı. Başlarda, her köylü gibi ürettiklerini satarak iyi kötü geçinmeyi başarmışlardı. Ancak nasıl olmuşsa olmuş,  yaşlı kadının oğlu tutturmuş yurtdışına taşımacılık yapan bir firmada işe gireceğim diye. Önceleri kızının geleceği için para biriktirmeyi falan bahane ettiğinden, babaanne olarak makûl bulmuş bunu yaşlı kadın. Oğluna hak vermiş sizin anlayacağınız. Sonra ne mi olmuş? Gülkız henüz iki yaşındayken evi terk eden oğlu bir daha köye geri dönmemiş. Bir-iki defa mektubu gelmiş döneceğini yazdığı. Ama sonra onlar da kesilmiş.  En sonunda da geçen yıl oğlunun ölüm haberini almış yaşlı kadın. Gülkız’a yaşı çok küçük olduğu için bunu tam olarak anlatamamış. Sadece “Baban cennete gitti” diyebilmiş.  Küçük kız da, zaten babasını tam olarak hatırlayamadığından, onun uzaklarda olduğuna inanmış. Babaanne kalmış mı bir başına torunuyla? Yıllar önce kaybettiği gelininin acısı yüreğini dağlarken, bir de evlâdının acısı eklenmiş derdine.

Gülkız’ın babaannesinin tek düşündüğü, torununun geleceğiydi. “Ben bugün varım, yarın yokum oğul!” derken öylesine üzgün ve çaresizdi ki, ne diyeceğimi bilemedim yaşlı kadına.
 

“Hiç üzülmeyin siz, gün doğmadan neler doğar.” diyebildim sadece. Söyleyecek söz bulamadım.

Hayatı çilelerle geçmiş bu yaşlı kadının elini öpüp, o an evde ders çalışmakta olan Gülkız’a “Hoşça kal Gülkız!” diye seslendikten sonra oradan ayrıldım.
Böylesine içli bir yaşam öyküsü içimi burkmuştu doğrusu. Öğretmenlik mesleği, işte böyle zamanlarda çok zordu benim için. Duygularınızı ve mantığınızı dengeli şekilde kullanmanız gerektiğinde, ikisini birbirine karıştırmamak için büyük bir mücadele verirsiniz benliğinizde. Ben de aynı durumu yaşıyordum o gün.

Bir zaman döngüsüydü yaşam...

Gözlüklerini burnunun yarısına kadar indirmiş, kır saçlı  adam, büyük bir dikkatle elindeki gazeteyi okuyordu. Yeni öğretmen atamalarının gerçekleştirildiği yazıyordu bir sayfada. Yüzünde gurur dolu bir ifadeyle başını gazeteden kaldıran adam, salona elinde üzerinde iki fincan kahve bulunan bir tepsiyle giren  eşine tebessüm ederek:

“Çok şükür hanım, bunca emek çiçek açtı sonunda” dedi.

“Çok şükür” diye cevap verdi kadın. “Yarın büyük gün.” diye  ekledi.

Ertesi gün, mütevazı şekilde döşenmiş salonun koltuklarında, birazdan kendilerini ziyarete gelecek olan misafirlerini bekleyen bir adam ve bir kadın oturuyordu.  İkisinin de heyecanlı oldukları her hâllerinden belliydi. Aradan  henüz yarım saat geçmişti ki, çalan kapı ziliyle irkildiler ve ayağa kalktılar. Anlaşılan gelen her kimse onlar için çok önemli biriydi. Kadın, eşine:

“Sen dur, kapıyı ben açarım.” diyerek yerinden kalktı ve salonun dışına doğru yöneldi. Birkaç dakika sonra uzun siyah saçlı, çocuksu bakışlı ve yüzü tebessüm dolu bir genç kızla birlikte salona geri geldi.

Genç kız, heyecan ve mutluluk dolu bir sesle:

“Öğretmenim!” dedi. Bilseniz sizi ne kadar özledim!”

Sonra tam karşısında duran adama koşarak sımsıkı sarıldı. Kır saçlı adam, bir çocuk gibi ağlıyor, göğsüne bastırdığı kızı sevgiyle kucaklıyordu. Biliyordu, böyle bir an ağlamak için hiç de uygun değildi ama kendisine engel olamıyordu işte. Belki de yaşlılık alâmetleriydi bunlar, kimbilir? Öğretmeninin ağlayışları karşısında, genç kız da daha fazla dayanamamış, az önceki neşeli yüzü, gözlerinden süzülen yaşlara teslim olmuştu. Yoğun duygu seliyle geçen birkaç dakikanın ardından oturdular. Adam hayranlık dolu bir sesle:

“Gülkızım benim, ne kadar  da büyümüş, güzelleşmişsin öyle” dedi. Görüşmeyeli epey uzun zaman oldu, öyle değil mi?”

“Teşekkür ederim öğretmenim. Evet, çok uzun zaman geçti. Her zaman aklımdaydınız inanın. Ama bir türlü bu kente gelmek ve sizi ziyaret etmek mümkün olamadı ne yazık ki! Arada bir telefonla da olsa sesinizi duymak bile ilâç gibi geldi bana uzaklarda.”

“Uzaklar demişken, hadi anlat bakalım neler yaptın oralarda?”

“Sizin sayenizdeee…..”

Adam kızın sözünü kesti:

“Bir daha sizin sayenizde falan demeyeceksin Gülkız. Sende o cevher olmasa tüm bunlar olabilir miydi sanıyorsun?”

“Öğretmenim, biliyorum ki siz övülmeyi hiç sevmiyorsunuz ve öğretmenim olduğunuz günden beri bu yönünüz beni hep etkilemiştir zaten. Ama şimdi, içimdekileri yıllardır  olmayan babamın yerine koyduğum size, dilediğimce  anlatmak istiyorum.”

Adam, genç kızı dinlediğini belli edecek şekilde  hafifçe başını salladı.

“Köyümüze ilk geldiğiniz günü hatırlıyor musunuz öğretmenim? Benim hep aklımdadır o gün. Okulun bahçesinde, bütün arkadaşlarım annelerinin ellerinden tutup gelmişlerdi okula. Bense, tek başıma gelmiştim ve bu yüzden kendimi çok yalnız hissediyordum. Sonra sizi gördüm. Küçük yaşımda, tam olarak algılayamadığım baba karakterine oturttum sizi, daha o gün. Sonrasını  benden daha iyi biliyorsunuz zaten. İlkokuldan mezun olduğum sene, babaannemi kaybettim. Kimsesiz kaldım. Hani, sizin köyümüzden uzak bir ilçe okuluna tayin edildiğiniz sene. İşte o sene, köylüler kendilerine göre benim için çare arayışlarına girdiler. Birkaç ay yakın komşularımızda kaldım. Fakirlik zor şey, onlar için de fazladan bir boğaza bakmak kolay mı? Üstelik okumak da istiyordum. Çevremde bana yardım edebilecek kimse yoktu. Muhtarımız, yakın ilçelerdeki okulların yetkilileriyle görüştü. Ancak işin ucunda para olunca, bir anda bütün vaatler unutuluyor ne yazık ki. Adamcağız da çaresiz kaldı benim yüzümden. Sonra sizinle bağlantı kurdu. Siz  de üniversiteden bir hocanızı arayıp durumumu anlattınız. O da, kendi sıfatını kullanarak beni il merkezimizdeki iyi bir okulun yatılı bölümüne yazdırdı. Okul müdürüne epey dil dökerek üstelik. Bunlar sonradan bana anlatılanlar. Ben içimdeki okuma aşkıyla var gücümle çalıştım. Tek dileğim, sizin gibi öğrencilerine yüreğinin kapılarını ardına kadar açan, iyi bir öğretmen olabilmekti. Ortaokuldan sonra sınava girerek Öğretmen Lisesini kazandım. Ardından da üniversite öğrenimi geldi tabi. İyi bir üniversite kazanmanın, insana kattığı çok şeyler oluyor. Öğrenci değişim programlarıyla,  okulumun iki yılını yurtdışında okumak kısmet oldu. Görgümün, bilgimin ve en önemlisi de hayatı algılama kapasitemin arttığını hissediyorum. Bütün bunlar, sizin sayenizde oldu öğretmenim. Öğrenim hayatım boyunca bana hep burslarla destek olundu. Onun dışında bazı yaşlı ve zengin insanların, öğrencilere düzenli olarak harçlık gönderdikleri söylendi. Bu harçlıklar en büyük kurtarıcımdı. Oysa ki, bu harçlıkları gönderen sizmişsiniz ve adınızın çok gizli tutulmasını istemişsiniz. Nelerden sonra, bir tesadüf sonucu öğrendim bunu. Ne diyebilirim ki, çok teşekkür ederim size. Her şey için. Allah sizden razı olsun.”
 

“Senden de razı olsun evlâdım.” dedi adam duygulu bir sesle. “Bunları boşver de, biliyor musun, gazetede adını gördüm bugün. Atanmana ve göreve başlayacak olmana çok sevindim yavrum. Eminim ki, çok iyi bir öğretmen olacaksın.”

“Sizin gibi olabilsem yeter” diye cevap verdi Gülkız.

“Sizler, bizim nesli geçeceksiniz, buna tüm kalbimle inanıyorum.”

“İnşallah öğretmenim. Size lâyık bir evlât olmaya çalışacağım.”

Gülkız’ın gözleri geçmişin anılarıyla, geleceğin umut dolu hayâllerini, bir çırpıda dile getirmenin yarattığı duygusal yoğunlukla  dolu dolu olmuştu.

“Haydi bakalım güzel kızım, devamını çaylarımızı içerken konuşalım” dedi öğretmeni, ortamdaki kasvetli havayı dağıtmak istercesine…

Çam ağaçlarıyla dolu sokağa bakan salonun balkonunda oturan üç kişinin gözlerinden, birbirlerine olan derin sevgileri okunuyordu. Uzun siyah saçlı kızın güller açan yüzüne akşam güneşi vururken, geleceğe dair umutlarının ışığı tüm evreni kuşatıyordu.
 
(*): Berfin Bahar, Mart 2014, Sayı: 193
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 
 
                        DOSTLUK ÜZERİNE*
 “Dostluğun kolları, birbirimizi dünyanın bir ucundan bir ucuna kucaklayabilecek kadar uzundur.” demiş, ünlü deneme yazarı Montaigne ve “Dostuma iyilik etmeyi, onun bana iyilik etmesinden daha çok istemekle kalmam; kendine her edeceği iyiliğin bana da iyilik olmasını isterim. Bana en büyük iyiliği, kendine iyilik ettiği zaman etmiş olur.” diyerek devam etmiş. Kuşkusuz, Montaigne bu cümleleri en iyi dostu olan iyi yürekli şair Etienne de la Boétie için söylemişti. Dostluk kavramını açarken, “Çünkü o, o idi ben de bendim.” diyerek,  bir bakıma tek bir cümle ile yığınla dostluk tanımlamasını sunmuştu okurlarına. O böyle söylerken, Yunan Filozofu Aritoteles’in sık sık tekrarladığı “Ey dostlarım, dünyada dost yoktur.” sözünü de reddetmiş oluyordu.
Dostluk üzerine niceleri, sözcüklerle bu çok özel kavramın âdeta resmini çizmişler, nesiller ötesine dostluğa dair izleri taşımışlardır. Sözgelimi: Napoleon, “"İnsanın dostu yoktur, yalnızca saadetine ortak olmak isteyenler vardır.” diyerek, dostluğa olan inancının zayıflığını ortaya koyarken; Voltaire: “Bir büyük adamın dostluğu, Tanrının en büyük lütfûdur.” demiş ve dost kavramına farklı bir açıdan yaklaşmıştır. Bu konudaki en güzel ifadelerden birisi de, “Dostluk; iki vücutta yaşayan bir ruh, iki ruhla yaşayan bir vücuttur.” diyen Aristoteles’e aittir. Gerçi, daha önce de belirtildiği  gibi,  aynı kavramla ilgili olarak kendisinin bunun tam tersi bir ifadesi de mevcuttur. Büyük bir ihtimalle ünlü filozof, yaşadığı olaylar ve ruh hâli dolayısıyla, dostluk konusunda çelişkili gibi görünen ifadelerini ayrı zamanlarda kullanmıştır. 
 
Bu örnekler çoğaltılabilir elbette. Sıradan veya dünya tarihinde izler bırakmış kim olursa olsun, her insanın yaşadığı çağa yönelik tecrübeleri ve algılarıyla şekillenen bir süreçte benzer ifadeleri kullanması kadar doğal bir şey  olamaz zaten.
 
Hayatımız, kendi kendini yazan bir öyküdür. Bu öykü içinde, bizim dışımızda çok sayıda kahraman yer alır. Kendi öykümüzü yaşarken, yaşamlarımıza dokunan nice insan gönül evimizde apayrı noktalara yerleşir. Kimileri başköşeyi, kimileri kıyıda köşede kalmış yerleri seçer. Doğrudur, onlar seçer bizdeki yerlerini.
Neden herkesin yeri yüreklerimizde aynı değildir, hiç düşündünüz mü?
 
Arkadaşlıkların başlangıcında, kalbinizin en aydınlık yerlerine buyur edersiniz çevrenizdeki insanları. Önceleri onları, bir maden cevherindeki ışıldamaya hazır değerli taşlar gibi görürsünüz. Sizin yüreğinizin aydınlığında parlamalarını ve onlarla bütünleşmeyi istersiniz. Ancak, zaman geçtikçe farkına varırsınız ki;  onların, yüreğinizde ışıldayarak gönül evinizin o çok özel dostluk bölmesine geçişleri mümkün olamamıştır. Burada sorun ne sizde, ne de onlardadır. Ruhsal enerjilerin uyum içinde olmamasıdır tüm neden. İşte böyle insanlar, sizin için yalnızca “arkadaş” kavramı içinde anlam bulurlar. Tüm bunlara karşılık yaşam öykünüz boyunca, yalnızca birkaç dostunuz olabilir. Sayısız arkadaşa karşılık, birkaç gerçek dost…
 
Dost veya dostluk denilen şey, kökenini ruhların kaynaşmasından alır. Bazen, öyle olur ki, karşısınızdaki dostunuzla hiç konuşmadan birbirinizi anlar ve iletişim kurarsınız. Jest ve mimikleriniz bile bir süre sonra, dost dediğiniz insanlara benzerlik göstermeye başlar. Karşınızdakinde “siz” belirirken, sizde “o” belirir. Bir bakıma tasavvuf felsefesindeki “ayna olmak” veya “aynılaşmak” noktasında buluşursunuz.
 
Bu, ne gizemli ve olağanüstü bir hâldir böyle!
 
Tüm bunlar, gerçekten büyük bir şanstır insan için. Bazen araya uzak mesafeler girer; yıllarca birlikte olduğunuz dostlarınızdan ayrı kalırsınız. Ancak, gün gelir  kader sizleri biraraya getirirse, sanki ayrılalı daha dünmüş gibi ruhlarınızın bütünleştiğini ve yalnızca göz temasıyla bile anlaşabildiğinizi, biraz şaşkınlık biraz da hayranlıkla deneyimlersiniz.
 
Dostluk nedir sahiden?
 
Acaba her birimizde mevcut olan, yaratılışımızın kaynağı “özümüz” müdür tüm bunlara neden olan? Özümüzdeki varlığın bizdeki yansımalarına benzer şekilde, özündeki varlığın yansımaları açığa çıkmış olanlarla, aramızda ruhsal anlamda enerji akışı ve bütünlüğü mü sağlanıyor acaba? Belki de bu nedenledir: ruhdaşlık kavramının  dostluk kavramına eşlik etmesi.
Kim ne derse desin, dostluk her zaman için arkadaşlığın bir adım ötesindedir. Sıradanlığı temsil eden arkadaşlığa karşılık, seçkinliğin ifadesidir dostluk. Arkadaşlık, loş bir odayı andırırken, günışığının tüm parlaklığıyla  etrafa yayıldığı bir odadır dostluk. “İkilikte” veya “çoklukta”  “tekliği” yakalayabilmektir çoğu zaman.  Dostlukta siz konuşmazken,  dostunuz yüreğinizin sessiz sohbetini dinler, algılar. Bazen, ender de olsa, algılarötesi hislerle öte âlemlere uzanacak dostluk bağları dahi kurulabilir. Böylesi durumlar ancak, fizikötesi tanımlamalarla anlamlandırılabilir. İki ayrı bedende yaşayan tek ruhun, evrene zerrecikler hâlinde yansıyan ışığı olan dostluk, kâinat kitabını birbirlerinde okuyabilen varlıkların ruhsallıkta buluşmasıdır. Dost denilen kişide kendini görmek, sendeki o’nun yansımasıdır. Birbirine ayna olmak, aynılaşmaktır. Varlıkta birliğin, yürekleri dostluk bağıyla kenetlenmiş insanlar arasında yaşanması hâlidir. Dostluk; aradan geçen zamana, değişen mekânlara ve koşullara rağmen, biraraya gelindiğinde yüzlerdeki çizgilerde  bağlılığı, sevgiyi ve insani değerleri görebilmenin bir diğer adıdır.
 
Dostluk ne midir?
Dostluk: az bulunan, zor sahip çıkılan, emek gerektiren ve bu evrene özel olarak sunulan bir lütûftur.
 
Ne mutlu, dostluğa ve dostlarına kıymet veren "Dost" insanlara!
 
(*): Eliz Edebiyat, Şubat 2014, Sayı 62
 
 
 
 
 

1 Şubat 2014 Cumartesi


                                     
                                    SAFRAN ÇİÇEĞİ(M)*
 
Safran çiçeğini bilir misiniz? Genellikle eflâtun-mor renklerde açan bu büyüleyici çiçeği hiç görme şansınız oldu mu?
 
Hani şu dünyanın en zor açan çiçeğinden bahsediyorum.
 
Zaferan adıyla da bilinen bu çiçeğin altın kadar değerli bölümü, tam ortasındaki sarı lifleridir. Eşine az rastlanır, nice kıymetleri özünde barındıran insanlara benzer bu lifler. Varlıklarına  özen gösterilmesi gereken, yüce yürekli insanları andırır. Hassastır, korunmak ve inceliklerle davranılmak ister. Eğer onları sert bir şekilde tutup koparmaya çalışırsanız kopuverir, işe yaramaz hâle gelir. Safran çiçeğinin lifleri, onlara şefkatle dokunmanızı ve kıymetlerini bilmenizi diler.
 
Safran çiçeklerinin yeryüzüne merhaba demeleri zordur. Her bir çiçek, bu zorluğun insan soyu tarafından fark edilmesini, yere göğe sığdırılmamayı ister.
 
Peki ya sizce,  yalnızca bir kilogram kuru safran elde edebilmek için, ne kadar safran çiçeğine ihtiyaç vardır acaba?
 
Kaynaklarda belirtildiğine göre, bunun için ortalama 150 bin çiçek gerekiyor. Safranın değeri yalnızca bundan ileri gelmiyor tabi. Bir de, soğanlı bir bitki olan safranın, kendi ağırlının 100 bin katı kadar sıvıyı sarıya boyayabilme özelliği var. Hâl böyle olunca  safran çiçeği özellikle gıda, kozmetik ve ilâç sanayisinin gözbebeği oluyor elbette.
 
Tıpkı bitkilerin dünyasına büyük saygı duyan nice gönül için de gözbebeği olduğu gibi...
 
Birkaç yıl önce yolum Safranbolu'ya düşmüştü. Çok değil, yalnızca bir günlüğüne, tarihsel geçmişi ve kültürel yapısıyla oldum olası ilgimi çeken bu yerde bulunmak içimde apayrı hisler uyandırmıştı. Hatırlıyorum da: o güzelim evleri, konakları, camileri, müzeleri, yöresel el sanatlarının sergilendiği ve satıldığı çarşıları kadar; meşhur lokumları, geleneksel yemekleri, yerli ve yabancı turistleri gülümseyerek ağırlayan insanlarıyla da etkilenmiştim oradan. Günümüzde pansiyon olarak kullanılan ve birkaç yüzyıllık olduğu söylenen bir konakta kalmıştım. Konağın, ahşap merdivenleri ve dış duvarlarına uygun şekilde yapılmış kabartma süslemelerinin yanında, geçmişin izlerini taşıyan eşyalarla döşenmiş salonları, bu salonlara birer müze havasını kazandıran geleneksel el âletlerinin sergilendiği bölümler, duvarlarda asılı kilimler, tarihi temalı tablolar... ve  tabi ki meyve ağaçlarıyla çevrili bahçesi tek kelimeyle harikulâdeydi.
 
Sonbaharın ılık rüzgârlarının estiği, ancak güneşin pek de iç açıcı şekilde gülümsemediği günlerden biriydi. Mutlu olmayı ve gülümsemeyi daima dış faktörlere bağlayanlar için böyle günler zor olsa gerek. Ancak, eğer mutluluğu küçük şeylerde bulmaya çalışan biriyseniz, dudaklarınızdaki tebessüme yön verecek minik ayrıntıları keşfetmeniz hiç de zor değil.
 
Safranbolu'nun küçük sokaklarından birinde, tarlasından topladığı ürünleri geniş tezgâhında sergileyen ve  satan bir çiftçi hayâl edin. Safran gibi  nâzik bir bitkiyi yetiştirebilecek kadar bilgi ve becerinin yanında sabır gücü de epeyce gelişmiş birinden söz ediyoruz. Öyle olmasa zaten safranla dost olması mümkün ol(a)mazdı. Çiftçinin, kendisini orta yaşın epeyce üzerinde gösteren yüzünde, güneşten esmerleşmiş tenine eşlik eden kırışıklıklar dikkati çekiyor. Nasır dolu parmakları ve kaba görünümlü elleri, toprakla ne kadar yakın dost olduğunu apaçık gösteriyor. Dudaklarında emeğin tebessümü, şükrü var. Gözleriyse sevgi dolu; kendine selâm vereni selâmla kucaklıyor. Tezgâhındaki safran soğanlarını arada bir karıştırıyor. Sanki gün batımında onlardan ayrılacak olma duygusuyla her biriyle vedalaşıyormuş gibi bir izlenim veriyor. Evlâtlarını okşayan bir babaya benziyor. Onları  incitmeden, kıyamayarak okşuyor. İşte o tezgâhın önünde duruyorum. Gözlerim soğanların üzerinde geziniyor.  Dönümlerce değil, yalnızca saksı büyüklüğündeki bir alanda büyümesini izlemek istediğim safran bitkisinin soğanlarından satın alıyorum. Safran yetiştiricisinin  aşkla anlattıklarından o kadar etkileniyorum ki, bir an önce evime dönmek ve safran soğanlarımı saksıya dikmek istiyorum. Üretimin yapıldığı geniş arazilerde dikim işlemlerinin Ağustos-Eylül aylarında yapıldığını öğreniyorum. Kasım sonunda ve Aralık başında açmaya başlayan çiçeklerin hasadının çok hızlı bir şekilde yapılması gerektiği çünkü gün ağarırken açan çiçeklerin gün sonuna doğru boyunlarını bükmeye başladıkları bilgisini ediniyorum.
 
Binbir zahmetle üretilen bitkileri, onları yaşama katmak için var güçleriyle çalışan köy insanlarını düşünüyorum. Ne cefakâr, ne fedakâr, ne saygı duyulasıdır her biri! Toprağa ve yaşama en masum duygularla bağlanmışlardır. Çok verip az alsalar da, bıkıp usanmadan çalışırlar. Kendi sofraları için olduğu kadar diğer insanların sofraları için de emek harcarlar.
 
Balkonumdayım...
 
Safranbolu'dan satın aldığım safran soğanlarını saksımdaki toprakla buluşturalı haftalar olmuş. Önce filizler belirmeye başlamış, günlerden bir gün bir de bakmışım ki, o dünyalara değişilmez güzellikteki mor renkli çiçeğim bana merhaba demiş. Oysa akşam baktığımda henüz ortalarda yoktu. Nerelere saklanmıştı acaba?
 
Bu ne güzel bir sürpriz böyle!
 
Morun en güzel tonuyla beni büyüleyen safran çiçeğimi incitmekten korkarak okşuyorum. Ne kadar hassas olduğunu bildiğimden, onu tül kanatlı bir kelebeğe dokunuyormuşçasına seviyorum. Vatanından ayrı, küçük bir saksıda bana gülümsemeye çalıştığı için ona teşekkür ediyorum. Sonra Özdemir Asaf'ın dizeleri geliyor aklıma:
 
"Her tomurcuk bir çiçeğin uykusuna,
 Her çiçek bir yemişin kuşkusuna,
 Her yemiş bir böceğin korkusuna,
Uykusuzca, kuşkusuzca, korkusuzca yürür."
 
Bitkilerin ve çiçeklerin kendilerine has dilleri olduğu söylenir. Yapılan pek çok bilimsel deney aracılığıyla bu söylenti gerçeğe dönüşmemiş midir zaten? Günümüzde galvanometre yardımıyla, yapraklarına elektrot bağlanan bir bitkinin titreşimleri ve dış koşullara verdiği tepkiler izlenmiyor mu?

Asırlar önce Aristo bile bitkilerin hisleri olduğundan bahsetmemiş miydi?

Büyük bir olasılıkla, safran çiçeğim de yüreğimden ona doğru akan sevgi enerjisini hissediyor olmalı. Yalnızca onun duyabileceği bir sesle, ona kendisini çok sevdiğimi söylüyorum. O an çiçeğin birkaç saniyelik süre içinde  titrediğini fark ediyorum. Kapalı bir balkonda, üstelik ortamda hiçbir esinti yokken böyle  bir görüntüyle karşılaşmak beni heyecanlandırıyor. Farklı bir deneyim sunuyor yüreğime.

Sevginin akışı olmalı bu.

Evrenden insanlara akan  o sonsuz enerjinin, insandan bitkiye akışı  bu olmalı...

Hiç vakit kaybetmeden çiçeğimin ortasındaki sarı lifleri koparıyorum. Kuruduklarında  onları sıcak suya atacak ve çay olarak içeceğim. Birkaç adet lifi kurutmak üzere bir kâğıdın üzerine koyuyorum.


Safranbolu'dan satın aldığım  beş adet safran soğanından yalnızca ikisi çiçeğe dönüşüyor. Yetişme koşulları açısından oldukça hassas olan bu bitkilerin, nem ve sıcaklık olarak kendilerine pek  de uygun olmayan bir ortamda  çiçek açmaları bile  bir mucizeydi aslında. Varlığını sevgiyle karşıladığım ilk çiçeğin ardından diğeri de merhaba diyor bana. Onun da liflerini  nâzikçe kopararak kurumaya bırakıyorum.

Ne var ki, ertesi gün bir de bakıyorum ki, iki safran çiçeğim  adeta sonsuzluğa karışmak için boyunlarını bükmüşler. Hüzünleniyorum hüzünlenmesine; ama en azından safran çiçeklerimin açmış hâldeki fotoğraflarını çekmiş olmanın garip huzurunu taşıyorum. Böyle bir tecrübeyi yaşamak bile benliğime tarifsiz güzellikler katıyor.

Safran çiçeklerimde emeği, hayata tutunma gayretlerini, sevginin tüm canlılara yansıyan ışığını ve O varlığı görüyorum...
 
 
(*): İstanbul Bir Nokta, Şubat 2014, Sayı 145