22 Temmuz 2014 Salı

 
 
                   SALZBURG  YOLCULUĞU*
Avusturya;  sâhip olduğu doğal güzellikleriyle, çağı simgeleyen modern yaşamı dengeli şekilde kaynaştırmayı başarmış ender ülkelerin başında gelir. Eğer, yemyeşil alanların tarihle ve sanatla iç içe değerlendirildiği bu ülkeye yolunuz düşerse, dünyaya bakış açınızı enginlere doğru şekillendiren deneyimler kazanmanız kaçınılmaz olacaktır.
Viyana'ya yaklaşık üç saatlik mesafede bulunan Salzburg'u ziyâret etmek, sanırım bana da benzer deneyimleri armağan etmişti. Yalnızca birkaç günü kapsayan yurtdışı seyahatlerinde, amacınızın kısa zamanda çok yeri gezip görmek olduğu düşünülürse yurda dönüşünüzden bir gün önce katılacağınız günübirlik turların önemi kendiliğinden anlaşılacaktır.
Viyana'dan Salzburg'a düzenlenen turlardan birine katılma düşüncesinin, ansızın zihnimin kapısını çaldığını bugün gibi hatırlıyorum. Avusturya'ya kadar gidip de ünlü besteci Mozart'ın doğduğu ve yaşamının belli bir bölümünü geçirdiği Salzburg'u görmeden  ülkeme dönmek olmazdı elbette. Zaman itibâriyle, bunun için otobüs yolculuğundan daha uygunu da yoktu üstelik. Hâl böyle olunca,  soğuk bir sonbahar sabahının çok erken saatlerinde yollara koyulmuştum. Gecenin siyahı, yerini henüz günışığına bırakmamıştı. Viyana'da kaldığım otelden beni alan bir taksiyle yaklaşık yirmi dakikada, Salzburg'a turist kâfilesini götürecek tur otobüsünün kalkacağı Ulusal Opera Binası'nın önüne gelmiştim. Günübirlik de olsa, ilk defâ bir tura katılacaktım. Bundan da önemlisi, otobüsle gerçekleştirilecek bu tura katılanların tamamı yabancı uyrukluydu. Daha yola çıkmadan benliğimi; tur şirketi tarafından İngiliz, Alman, Hintli, Japon ve İtalyan olduklarından bahsedilen yolculardan oluşan turist grubunun içinde yer almanın tatlı heyecanı sarmıştı.

Otobüsümüz sabahın yedisinde, ağaçlıklı ve geniş yollardan geçerek Salzburg'a doğru hızla ilerliyordu. Yollar o kadar düzgündü ki, otobüs tutma problemi olanlar için bu gerçekten bulunmaz bir nimetti. Şoförün hemen yanındaki koltukta oturan ve elindeki mikrofonu sayesinde yolculuğumuz boyunca sesiyle bizleri hiç yalnız bırakmayan tur rehberimiz Avusturyalıydı. Otobüsümüzün geçtiği yerleri, tarihi mekânları, köyleri bizlere tek tek, ayrıntısıyla anlatıyordu. Anlatımındaki etkileyicilik oldukça dikkat çekiciydi. Sözgelimi: uzaklarda görünen tarihsel açıdan önemli bir köyden bahsederken, artık birer efsane hâline gelmiş hikâyeleri âdetâ canlandırıyor, sesine yüklediği vurgularla kendinizi bir tiyatro salonunda hissetmenizi sağlıyordu. Rehberimiz, anlattığı hikâyelerde yer alan kadın ve erkek karakterlerinin seslerini bile onlara uygun olarak çıkarıyordu. Kulaklarınız tur rehberinizdeyken, önce kalın bir erkek sesi otobüsün içinde yankılanıyor, ardından ince bir kadın sesi o erkeğe cevap veriyordu.  Yetmişlerinde gösteren, oldukça dinç görünümlü bu adam  da kimdi?
 
Salzburg yolculuğumuz esnasında, otobüsümüz birkaç kez mola verdi.  Bunlar,temiz havayı ve tabiatın güzelliklerini şöyle bir içimize  ve ruhumuza çekmemiz için birer vesileydi aslında. Fotoğraf makinem için de sürprizlerin en güzeli galiba bu molalar olmuştu. Kimi zaman yeşillikler arasına gizlenmiş, balkonları çiçeklerle bezeli evlerin bulunduğu küçük bir köyde duruyorduk; kimi zamansa masmavi bir gölün uzaklarından bizleri selâmlayan Alp Dağları'na el sallıyorduk. Hava güneşli, göl durgun, dağlar karlıydı.
 
Heidi ve büyükbabasını aradı gözlerim. Peki ya Peter, nerelerdeydi acaba?
Sarının sıcağının, mavinin duruluğu ve beyazın sâdeliğiyle büyüleyici şekilde kucaklaştığı o ânı; zihnimde, ruhumda, kalbimin mâbedinde sakladım. Cenneti gördüm orada; evrendeki bütünlüğü bir kez daha algıladım. Yanıma gelerek benden fotoğraflarını çekmemi isteyen birkaç İngiliz turiste, tebessümle ve çektiğim fotoğraflarıyla karşılık verdim.

Otobüsümüzde kimi zaman kısa süreli sessizlikler oluyordu. O dakikalarda kulaklarımız, pek çoğu Mozart'ın bestelerinden oluşan  klâsik müzik eserleriyle buluşuyordu. Klâsik müzik sevgisi ve ilgisi kişiye özel durumlardan biri sanırım. Bu müzik türünü dinlerken kimi insanın yüreği, Zümrüt-ü Anka kuşunun kanadına takılarak uçsuz bucaksız diyarlara doğru süzülür. Kimilerine göreyse klâsik müzik, kulak tırmalayıcı ve dinleyene işkence çektiren müzik türlerinin başında gelir.Bu müzik türüne ruhunda ve hayatında yer açmış biri olarak,  yolculuğumuz boyunca yabancıların klâsik müzik eserlerine karşı fazlasıyla ilgili olduklarını gözlemlediğimi söyleyebilirim. Gönül ister ki, evrensel insan olma çabalarımız esnasında hepimiz her tür müziği ve sanat eserini anlamaya çalışabilelim. Gerçek anlamda sanatsal nitelikler taşımaları kaydıyla, ruhumuzla tam anlamıyla bütünleşemeyen, duygusal ve düşünsel olarak bizlere ters gelen eserleri değerlendirirken bile, en azından o eserleri hayata katan sanatçılardaki derinlikleri,yakın gözlüklerimizi takarak, sabit fikirli olmanın ötesine geçerek algılama çabası içine girelim. Yeter ki,sanatın insan soyuna kattığı tüm güzelliklerin, bilinçli berâberlikler içinde çiçekler misali açılıp saçılabileceği gerçeğini sevgiyle hatırlayalım...
İnsanın kendi milletinden olmayan kişilerle olan iletişimi, önemli etkileşimleri de berâberinde getiriyor. Salzburg yollarında ilerlerken, otobüsünüzün camından seyrettiğiniz geniş alanlara yayılmış rüzgâr çiftlikleri, yeşilin tonlarında  ormanlarla yarışan, çatıları çimlerle kaplanmış dağ evleri, meralarda otlayan koyun ve kuzular, renkli çizmeleri ve rüzgârlıklarıyla tarlalarında çalışan çiftçiler,  beyazın bütün mâsumiyetini armağan ettiği karlı dağlar ve güneşin altın renkli ışıltılarını bağrında ağırlayan göller o sırada otobüste bulunanları aynı duygularla birbirine bağlıyor. İnsanlar arasında ortak bir bilinç gelişiyor âdetâ. An geliyor, gördüğü manzara karşısında  duyduğu hayranlığı bağırarak ve oturduğu koltuktan kalkarak ifâde eden bir turiste sevgiyle bakıyorsunuz. İçinden geldiği gibi davrandığı için onu kendinize yakın hissediyorsunuz. Duyguların açık şekilde ifâde edilerek, çocuksu bir doğallıkla yansıtılmasının insan ilişkilerinde ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anlıyorsunuz. Sonra o insanın, pencereden gördüğü manzarayı hızla giden otobüste ayakta durarak, üstelik bir türlü dengesini sağlayamayıp bir o yana bu yana sallanarak fotoğraf makinesiyle çekmeye çalışmasının şirinliğini hayranlıkla izliyorsunuz. Ondan güç alarak ayağa kalkan, sevinç ve beğeni çığlıkları atan diğer turistler de; uyruğu, inancı, rengi, kültürü ne olursa olsun insan olmanın ortak psikolojisini ve yüceliğini hatırlatıyor size.

Sonrasında ne mi oluyor?
Siz de hızla giden otobüste bu çocuksu oyuna dâhil oluyorsunuz. Ayağa kalkarak, sözde fotoğraf makinenizle birkaç kare yakalamaya çalışıyorsunuz. Kısa süre içinde kaynaşan grubun bir üyesi olarak, bir türlü büyümek bilmeyen çocuk kalbinize tâbi oluyorsunuz bir bakıma.
 
Önce, hemen arkamdaki koltukta oturan Alman turist omzuma dokunarak ve yakınından geçmekte olduğumuz pırıltılı gölü  gözden kaçırmamam için eliyle işaret ederek, "Olağanüstü! Olağanüstü!" diye bağırıyor. Ben de onu onaylarcasına başımı sallıyor ve ona gülümsüyorum. O esnada hemen önümdeki koltukta oturan Japon delikanlı bana dönerek, "Gördünüz mü, ne muhteşem!" diyerek heyecanla gördükleri karşısındaki  duygularını ifâde ediyor. Ona "Gerçekten öyle!" diyerek cevap veriyorum. Yol boyunca benzer konuşmalar havada uçuşuyor. Birkaç koltuk ilerideki Hintli  genç bir kadın,  manzarayı bir an için bile kaçırmak istemediği için olsa gerek, elindeki kamerasını sıkıca tutarak seyahatini ayakta sürdürüyor. Heyecanlı bir şekilde bakışlarını otobüsteki yolcular üzerinde gezdiriyor. Onun ilgi dolu bakışlarından ve tebessümünden ben de payıma düşeni alıyorum. Ayaktaki yolcuların coşkusuna tur rehberimiz de gülerek ve aynı coşkuyla karşılık veriyor.

İşin ilginç yanı, tüm bunlar yaşandığı sırada insanlar arasında önyargı ve eleştirilme korkusunun zerresi bulunmuyor. Ne tuhaf! Aynı şeyi, bizde (ülkemizde) yapmaya çalışsak nasıl olurdu acaba?
Uygulanması pek mümkün görünmüyor...
Üç saatlik yolculuğumuzun sonunda nihâyet Salzburg'a varıyoruz. Otobüsümüzden iner inmez, kâfileden ayrılmadan, hemen önümüzden giden rehberimizi takip ediyoruz. Zamanımız kısıtlı. Birkaç saat içinde Salzburg'u gezmek ve biraz olsun tanımak için hızlı davranmak zorundayız. Aslını sorarsanız, bu tarz gezilerde en güzeli ferah zamanlarda bağımsız olarak, bir kenti keşfetmeye çalışmak. Ancak Salzburg seyahatimiz sırasında, onu keşfetme yöntemimiz biraz farklı oluyor.
 
Burası, Viyana'ya göre küçük bir şehir. Geniş caddelerindeki tarihî binalar, kiliseler, müzeler ve parklar dikkati çekiyor. Bâzı parklarda tarihî kişiliklere ait anıtlar yer alıyor. Her biri sanki ait oldukları çağın özelliklerini tatlı esintilerle günümüze taşıyor.

Bu güzelliklerine rağmen Salzburg'da pek de hoş olmayan manzaralarla da karşılaşılabiliyor. Örneğin: Bâzı caddelerin köşebaşlarında dilenen kadınlar, turistlerden medet umuyorlar. Onları gören rehberimiz özellikle son zamanlarda kent genelinde hırsızlıkların dikkate değer oranda arttığını, bu nedenle temkinli olmamız gerektiğini söylüyor. Bu durum gerçekten oldukça şaşırtıcı. Oysa Viyana'da kaldığımız süre içinde böyle bir şeyle hiç karşılaşmamıştım. Böyle bir deneyim, her güzelin bir kusuru var sözünün tam karşılığı olsa gerek...
Kentin merkezinde yöresel  ve hediyelik eşyaların, şifâlı otların, sebze ve meyvelerin satıldığı büyük bir pazar alanı yer alıyor. Sonradan öğrendiğimize göre, bu pazar haftanın belirli günlerinde kuruluyormuş. Özellikle turistler için hayli ilgi çekici olan pazarda Salzburg'u simgeleyen pek çok ürüne yer veriliyormuş.

Benim için en özel olansa, pazar yerini çevreleyen  binalardan birinin Mozart'ın doğduğu ev olmasıydı. Sarı süslemeleriyle göz dolduran dört katlı binanın, ikinci katındaki dairede doğan Mozart, günümüzde aynı yerde ziyâretçilerini ağırlıyor.
 
Salzburglular Mozart'ı  sadece sâhiplenmiş olmakla kalmayıp, sanki ünlü besteci hâlâ yaşıyormuşçasına onu sarıp sarmalamış durumdalar.
 
Bunu nereden mi anlıyorsunuz? Tabi ki müzenin giriş kapısını sorduğumuz bir hediyelik eşya satıcısının, Mozart'ın adını duyar duymaz oturduğu yerden âdetâ fırlayarak ve hazırol vaziyetini alarak heyecanla "Komşum Mozart'ın evine yan taraftan giriliyor!" diye cevap vermesinden. Sanırsınız ki, adamcağız her akşam Mozart'la kahve içip sohbet ediyor. İşte, besteciye yönelik olarak böylesine derin bir sevgi ve saygı var Salzburg'da.
 
Mozart'ın doğduğu ve bugün müze olarak kullanılan evin girişine eski görünümlü merdivenlerden çıkılarak ulaşılıyor. Ancak içeriye girdiğinizde görüntü ansızın değişiyor. Duvarlarda, Mozart'ın soy ağacını gösteren tabloyla başlayan, sanatçının farklı yaşlarını simgeleyen fotoğraf ve tablolarla devam eden bölümler göze çarpıyor. Müze görevlileri tarafından, bestecinin yalnız başına veya aile bireyleriyle birlikte yer aldığı rengârenk tabloların fotoğraflarının çekilmesinin yasak olduğu söyleniyor. Cam bölmeler içinde Mozart'ın kişisel eşyaları, yazışmalarını içeren notlar, mektuplar ve  üzerlerinde sanatçının kendi el yazısıyla yazdığı notaların bulunduğu kâğıtlar sergileniyor.

Mozart Müzesi'nde, bestecinin eserlerinin dinlenilebileceği bir müzik odası da yer alıyor. Duvarlarında, tarihsel sıralama yapılarak asılmış olan fotoğrafların ve belgelerin yer aldığı bu odada zaman geçirmek, size hem sanatçıyı hem de eserlerini daha yakından tanıma olanağını sunuyor.

Tüm bunların yanı sıra, Mozart'ın kişisel çalışma odasının bulunduğu tarafa geçtiğinizde, burada bestecinin kullandığı yazı masası, sandalyeler, kalemler, antika dolaplar ve kıyafetlerle karşılaşıyorsunuz. Bu bölümde, fotoğraf çekme imkânının bulunmasından (veya  en azından  diğer turistlerin  kendi kendilerine bu olanağı yaratmalarından) güç alarak birkaç güzel kare yakalayan fotoğraf makinemin sevinci görülmeye değerdi doğrusu.
Müze evin çıkışına yakın yerde bulunan geniş oda ise, pek çok müzede olduğu gibi hediyelik eşya satış alanı olarak kullanılıyor. Teması Mozart ve Salzburg olan takvimler, kalemler, giysiler, oyuncaklar, seramik eşyalar ve daha neler neler satılıyor burada. Amaç, turistik mekânlarda her zaman geçerli olan bir anlayışla, yalnızca turistlere hizmet etmek ve kent ekonomisine katkıda bulunmak. Daha ne olsun, değil mi?
Mozart Müzesi'nden çıkışta bizi bir sürpriz bekliyordu...

Hem de ne sürpriz!

Yağmur berekettir, şanstır toprak ana için. Peki ya insanlar için? Sonbahar yağmurlarına teslim olmanın garip bir çekiciliğinin olduğunu kabul etmekle birlikte, yine de gittikçe hızlanan yağmurun altında gezmeye çalışmanın zorluğu da gün gibi ortadadır. Salzburg'da rehberimizle birlikte hızlı bir şekilde şehir turu yapmaya çalışırken, yağmur bereketini üzerimize cömertçe yağdırıyordu. Her ne kadar önce buna aldırmasak da, şiddetlenen yağmur nedeniyle  insanda kapalı alanlara sığınma ihtiyacı doğuyor. Yaklaşık yarım saat süren yağmur nedeniyle, hediyelik eşya satan bir dükkândan zorunlu olarak şemsiye satın almak zorunda kalıyorum.Hiç aklımda yokken, gökyüzünün ağlayışları sayesinde,  siyah kumaş zemin üzerine bembeyaz notaların serpiştirildiği bir şemsiye sahibi olup çıkıyorum. Her işte bir hayır vardır denilir ya, ünlü besteci Mozart'ın şehrinden, yine ona yaraşır nitelikte sanatsal bir eşyayla ayrılıyorum. Belki yağmur yağmasa böyle bir şeyi satın almak aklıma dahi gelmeyecekti, kimbilir?
 
Yağmurun ardından, soğuk havaya rağmen bizlere gülümsemeye çalışan güneşe tebessümle karşılık veriyorum. Neredeyse ikindi vakti olmak üzere. Rehberimiz eşliğinde, şehir içindeki hızlı gezimize devam ediyoruz.
Avusturya,  park ve bahçe bakımına fazlasıyla özen gösterilen ülkelerden biri olduğundan, Salzburg'da rengârenk çiçeklerle süslü yemyeşil bahçelere rastlamak bizler için pek de şaşırtıcı olmuyor. Etrafa yayılan yağmur sonrası toprak kokusunun hoşluğuyla ilerlerken, önümüze güzel bir bahçe çıkıveriyor. Avusturyalı rehberimiz hızla ve rahatça bahçeye dalıveriyor. Biz de ona güveniyoruz ya, arkasından dalıyoruz bahçeye. Alman turistlerin bir kısmı, çoktan bahçenin fotoğraflarını çekmeye başlamışlar bile.  Ancak o anda ne olduysa oluveriyor. Bahçenin diğer yanından hışımla çıkan bir adam, bağırarak  rehberimizin üzerine yürüyor. Rehberimizle  adam arasında anlayamadığımız konuşmalar geçiyor. Sonradan öğreniyoruz ki, burası öyle turistik bir bahçe falan değilmiş. Yalnızca oldukça bakımlı bir katolik mezarlığıymış. Fotoğraf çekilmesiyse mezarda bulunanlara büyük saygısızlıkmış...

 
Oldukça kibar ve sâkin kişilikteki rehberimiz,  öfkeli adamı sâkinleştirmeyi başarıyor ve ondan özür dileyerek ardındaki turist grubunu mezarlığın diğer kapısından  apar topar dışarıya çıkarıyor.

Ne denilebilir ki bu durumda? İnançlara saygısızlık etmek elbette ki asla söz konusu olamaz.  Ancak, bizim inanç kültürümüzde yer alan, özellikle mezarlıklarda (her ne kadar buna uymayan insanlar  da olsa) aşırıya kaçılmaması, sâdelikten yana olunması, hattâ daha da ileriye gidilerek tasavvuf felsefesinde "Mezarlarınızın yeri bile belli olmasın." denilerek derin bir manevî bilincin verilmeye çalışıldığı düşünülürse, aradaki kültür farklılığının belirginliği burada apaçık ortaya çıkıyor.  Bu durumda da, rehberimizin fazlasıyla süslü, rengârenk ve kocaman bir bahçeyi andıran bu alanı turistik gezinin bir parçası olarak görmesini belki biraz olsun anlayışla karşılamak gerekiyordur, kimbilir? Eğer bu anlayış gösterilemeyecekse, o zaman da böyle bir mekânın turistlere kapatılması için kesin kuralların konularak, bunların uygulanabilir hâle getirilmesi tek çözüm olacaktır belki de... (Tabi, bir tur rehberinin böyle bir yerle ilgili olarak önceden bilgi edinmemiş olması da hayli ilginç doğrusu! )
Mezarlık ziyâretinin ardından, Avrupa'nın en eski restaurantının Salzburg'ta olduğunu öğreniyoruz. Adı geçen tarihî binayı da gördükten sonra, akşamı davetkârca çağıran ikindi vaktinde otobüsümüzdeki yerlerimizi çoktan alıyoruz.
 
Yorgun ama  aynı zamanda yeni bir kültürü tanımanın güzellikleriyle dopdolu geçen bir günün ardından, sabah geldiğimiz yollardan Viyana'ya geri dönüyoruz. Viyana'ya dönüş yolculuğumuzda, yollar bitmek bilmiyor. Akşamın siyahı, yolculuğumuza ayrı bir gizem katıyor sanki. Rehberimizin güzel sesi, gündüz saatlerindeki gibi sıklıkla kulaklarımıza gelmiyor. Çünkü bu defâ, otobüsün içinde başka bir sanatsal havayı soluyoruz. Açılan televizyon ekranlarında, dünya sahnelerinde sergilenen müzikal örnekleri kulaklarımızla ve gözlerimizle buluşturuluyor. Anlaşılan Avusturya'da, gözlerimiz hangi yöne baksa ve kulaklarımız hangi sese yönelse, sanatın incelikleri ve zarafetiyle sarmalanacak, ne hoş!
 
Bizdeki otobüs yolculuklarında da, ne olurdu böyle nitelikli, ruhlara şifâ olan güzel sanat eserleri sunulabilseydi! Hepsinden daha da önemlisi, sanatın ayırıcı değil aksine kaynaştırıcı ve kucaklayıcı yanı daha geniş kitleler tarafından algılanabilseydi...
 
Gecenin ışıklarının otobüsümüzün camlarına yansıdığı saatlerde, yavaş yavaş Viyana'ya doğru yaklaşıyoruz. Tur rehberimiz, otobüsteki turistlerin her birinin yanına giderek, onlara Salzburg yolculuğundan memnun kalıp kalmadıklarını soruyor. Güler yüzlü bir şekilde onlarla sohbet ediyor. Sıra, önümdeki koltukta oturan Japon yolcuya ve tabi ki bana geliyor. Rehberimizin sorduklarını, memnuniyetimizi ifâde eden cümlelerle cevaplıyoruz. Birkaç dakikalık sohbetimizin sonunda, bize tıpkı diğer yolculara yaptığı gibi,kendisine sormak istediğimiz bir şey olup olmadığını soruyor. Arkamda oturan Alman kadının ve önümdeki Japon dostumun da merak ettiklerini fark ettiğim bir şeyi, asıl mesleğini soruyorum kendisine. Daha çok caz müziğiyle ilgilenen bir müzisyen-solist olmanın yanında, Avusturya'da önemli tiyatro oyunlarında ve müzikallerde oynayan bir tiyatro sanatçısı olduğunu söylüyor. Boş zamanlarında, yalnızca ülkesini yabancılara tanıtmak istediği için rehberlik görevinde bulunduğunu  da ekliyor ardından.
 
Rehberimizin güzel sesinin ve vurgulu ifâdelerinin kökenini nereden aldığını  işte o an anlıyoruz.
 
Yolculuğumuzun sonunda, büyük bir saygı ve sevgi duyduğum tiyatro sanatıyla yaşamını şekillendiren ve müziğin zarâfetini tavırları aracılığıyla yansıtan, Avusturya'nın özel sanatçılarından birinin rehberliğinde, günübirlik bir tura katılmış olmanın  gerçekten büyük bir şans olduğunu düşünüyorum.

Bir yandan, sanatın insan ruhunu terbiye ederek, onun hayata bakış açısını nasıl da genişlettiğini kalbimin derinlikleriyle algılarken, diğer yandan bir Avusturya atasözünde denildiği gibi, "Neşeli yol arkadaşının yolu kısalttığı" düşüncesi canlanıyor zihnimde. Bu satırları yazarken de; güler yüzlü ve samimi rehberimizi, gökkuşağının renklerini çağrıştıran, her biri farklı  kültürlerin izlerini taşıyan turist dostlarımı ve o günü sevgiyle hatırlıyorum.
 
 
(*): İstanbul Bir Nokta, Temmuz 2014, Sayı 150
 
 
 
 
                      BENİM ADIM TÜRKÇE*
Gökyüzünün yürekleri aydınlıklara boyayan maviliği kadar gerçek, yemyeşil bir gölün üzerinde oynaşan rengârenk ışıltılar kadar hayat doluyum ben. Kıymeti bilindikçe mutlu olan, ezilip hor görüldükçe derin yaralar alan insanlara benzerim. Sevgiyle, ilgiyle ve enginliğe açılan düşüncelerle beslenirim. Dünyanın en geniş ve eski coğrafyalarında can bulduğumdan olsa gerek, geleceğe açılan kültür, bilim ve sanat bahçesinde her mevsim açan çiçekler gibiyim. Saflığını koruyabilmek için çırpınıp duran, sözde modern çağın gereklerini yerine getirirken, kendi değerlerinden asla ödün vermeden gelişebilmek için alın terleri döken insanlarla özdeşim.
Ben kim miyim?
 
Sizin uzun zamandır ihmâl ettiğiniz, değer verdiğinizi söyleyip sıklıkla yerdiğiniz, bana olan bağlılığınızı sözlerinizle ifâde etseniz bile çoğunlukla yaşamlarınızda sergile(ye)mediğiniz anadiliniz, Türkçenizim!
Şimdi bu sitemlerle dolu satırlar da nereden çıktı diyeceksiniz. "Dost acı söyler." demişler büyükler. Bilin ki, ben de sizlerin en yakın dostlarınızdan biriyim. Yüzyıllardan bu yana bir çağlayan gibi üzerlerinize akarken, yaşadığım coşkunluğu bugünlerde kaybetmek üzere olduğumdandır, tüm bu serzenişlerim.
Eskilerin zamanında berrak bir hayat yaşıyordum. Günümüzdeki gibi, nereden geldiği belli olmayan yabancı kökenli sözcükler sarmaşık misâli etrafımı kuşatmıyordu. Sâhip olduğum zenginlikler, günlük hayatta birer birer saçılıyordu etrafa. Çarşı ve pazarlardaki dükkânların tabelâları, Türkçenin en güzel adlarından örneklerle doluydu. Yerli malı ürünlere öylesine önem verilirdi ki, okullarda "Yerli Malı Haftası" adıyla düzenlenen etkinliklerde, yerli ürünlerin kullanılmasına dâir bilgiler verilirken, milli değerlerimizin başında gelen anadilleriyle ilgili olarak da, özendirici anlatımlarla çocuklara kültürel açıdan katkıda bulunulurdu.
 
O zamanlarda, bugünlerde olduğu gibi, özellikle gençlerin konuştukları ne olduğu bir türlü anlaşılamayan bir konuşma dili yoktu. Türkçe konuşulur, Türkçe yazılırdı. Şimdi ise durum oldukça farklı. Yarısı Türkçe, yarısı İngilizce (veya bir başka yabancı dil)  olan sözcüklerin ortalıkta cirit attığı, insanların bu sâyede iletişim kurmaya çalıştıkları garip bir devirdeyiz. Garip diyorum, çünkü tüm bunların benim açımdan  mantıklı bir açıklaması yok; olamaz da...
Eğer bir insan, anadilinin zenginliklerini bir tarafa koyup, onun yerine başka milletlerin dillerinden destek alma ihtiyacını hissediyorsa bu son derece vahim bir durumdur. O insanın Türkçeyi tanımadığının, daha da acısı onu tanımak için hiçbir gayret göstermediğinin apaçık işareti olan bu durum, zaman içinde ne yazık ki kültürel yozlaşmayı da berâberinde getirecektir. Tıpkı suya atılan bir taşın oluşturduğu halkaların art arda yayılması gibi, anadilde başlayan çöküntü diğer değerlerin çökmesine kadar uzanacaktır.
Bu noktada bir konunun üzerinde durmakta yarar var:
 
İnsan denilen varlık, ancak gelişime ve yeniliğe açık olabildiği ölçüde kendini yeniler. Üstelik bahsedilen insanın amacı eğer evrensellik düzeyine ulaşmaksa, bu çok daha büyük gayretleri gerektirecektir. Gün gelecek; yalnızca kendi kültürünü araştırmak, onu var eden değerleri yaşamına katarak etrafına sunabilmek böyle bir insan için yeterli olmayacaktır. Bu aşamada, milli değerlerinin yanında, diğer milletlerin başta dilleri olmak üzere kültürlerine has incelikleri keşfetmek o insan için büyük önem taşıyacaktır. Yabancı dil öğrenmek, farklı milletlerin sanatsal ve bilimsel çalışmalarını incelerken o milletlerin konuşma ve yazma dilleriyle haşır neşir olmak kadar güzel bir şey de yoktur üstelik. Böyle bir gelişimin, Türkçenin kirletilmesi ve saflığının yok edilmesiyle zerre kadar  ilgisi olduğundan da söz edilemez. Çünkü burada, Türkçenin  kimilerine göre eksik(!) görülen yanlarının başka dillerin katkısıyla tamamlanmaya çalışılması, özentiden kaynaklanan kullanım durumları veya anadilin tamamen bir kenara itilerek yabancı kökenli sözcüklerin ön plâna çıkarılması gibi amaçlar söz konusu değildir. Buna hiç kimsenin olmadığı gibi, anadiliniz olarak benim de  bir itirâzım yok elbette.
Şunu özellikle vurgulamam gerekir ki: Türkçeniz olarak benim itirâzımın olduğu, en çok üzüldüğüm konuların başında gelen, yalnızca konuşma dilinizdeki kirlilik değil. Semt pazarları ve küçük alışveriş meydanlarından tutun, gelişmişliğe(!) dâir her türlü nimetin ayaklarınıza serildiği büyük alışveriş merkezlerine kadar hemen her yerde, ya tamamen yabancı kökenli ya da Türkçe sözcüklerle yabancı sözcüklerin birarada bulunduğu isimlerle bezenmiş tabelâlar yok mu, işte onları görmek canımı fazlasıyla yakıyor. İşin daha da acısı; mahallenizin kırk yıllık berberinin, yalnızca işleri açılsın diye işyerinin adını yarısı Türkçe yarısı İngilizce olan "The Berber" şeklinde değiştirmesi, oyun parklarının adlarının reklâm özentisiyle yabancı kökenli söz kalıplarından seçilmesi, otel adlarının bile  sözgelimi: "Deniz Oteli"  demek yerine "Hotel Deniz" olarak tabelâlarda yer alması vbg. daha nice örnekle hemen her gün karşılaşmak oluyor.
 
Bunların yanında, küçük bir pazar yerinde satılan, yerli üretim olan giyim eşyalarının etiketlerinin üzerinde "Made in France" gibi amacı satışı arttırmak olan ibârelerin yer alması, yine giysilerin üzerlerinde bilmem hangi ülkenin reklâmını yapan yazıların ve resimlerin bulunması da aynı oranda içimi yakıyor. Sizler eskiden, marka düşkünlüğüyle beliren yabancı hayranlığının ilk olarak, bir ülkenin anadilini zedelemek sûretiyle ortaya çıkacağını ve bunların birer pazarlama tekniği olduğunu gâyet iyi bilirdiniz. Bir zamanlar yerli ürünlerin kullanılması gurur vesilesiydi sizler için, peki ya şimdi ne değişti de böyle oldunuz? Gereken durumlarda, ülkemizde üretil(e)mediğinden veya çeşitli nedenlerle kullanılmaları tercih edildiğinden, dışarıdan getirilmek mecburiyetinde kalınan ürünlerden de yararlanacaksınız elbet. Ben Türkçeniz olarak eskilerin hayâliyle yaşayın, gözünüzü ve gönlünüzü çağın yeniliklerine kapatarak, gerilerde kalın demiyorum ki! Üzüntümün kökeninde, çağı yakalarken başta anadiliniz olmak üzere özünüze ve kültürünüze ait değerleri birer birer yaşamınızdan çıkarmanız yatıyor.
Özellikle kitle iletişim araçlarının kullanımındaki özensizlik, ne yazık ki anadilinizde yaralanmalara neden oluyor. Radyo ve televizyon sunucularının (tamamı olmasa da büyük bir  bölümünün) Türkçeyi kullanırken özensizce davranmaları, katışıksız ve anlaşılır Türkçenin yerine yabancı kökenli sözcüklerle süslenilmeye çalışılan özentili bir dilin kullanımını tercih etmeleri, toplumun bilhassa gençlerin, anadiliniz konusundaki duyarlılığını olumsuz yönden etkiliyor. Ayrıca, toplumu aydınlatma görevini üstlendiklerini sıklıkla ifâde eden sanatçıların bazıları, ticari kaygılarla notalara döktükleri  eserleri(!)  aracılığıyla,  kimi zaman Türkçeyi bütünüyle katlediyorlar, kimi zamansa Türkçeyi ucundan kıyısından yakalasalar da, onu zedelemekten geri durmayan bir tutum sergilemekte sakınca görmüyorlar. Dinleyiciler tarafından kolay hatırlanılması amacıyla kullanılan sözlerin bir kısmı, Türkçenin ne kurallarına ne de zarâfetine asla uymuyor.
İnternet mi dediniz?
Varlığımdaki zedelenmelerin en büyük kaynaklarından biri olan çağın iletişim aracını nasıl unutabilirim?..
Her türlü bilgiye tıpkı yanı başınızdaymış gibi ulaşmanızı ve oturduğunuz yerden dünyanın öteki ucuyla bağlantı kurabilmenizi sağlayan bu önemli nimeti gözardı edebilmek elbette mümkün değil. Ancak sizler de çok iyi bilirsiniz ki: bâzen yaşamın içindeki olanakların kullanımındaki dengesizlikler ve aşırılıklar, o olanakları kullananlara yarardan çok zarar verir. Bu noktada, kullanım amaçlarının rolü devreye girer. Bilginizi arttırmak, ufuk çizginizi ilerilere taşımak ve çalışmalarınızda yararlanmak için bilinçli şekilde ve zaman kontrolünü sağlayarak kullanacağınız tüm olanaklar, ki buna en güzel örneklerden biri internettir, size aydınlık sonuçlar hâlinde geri dönecektir. Çoğu zaman benimle ilgili pek çok kaynağa da oradan ulaşabilirsiniz. Türkçeniz olarak, buna itirâzım olamaz zâten.
Buna karşılık;  hani şu sosyalleşmek adına kullandığınız, kısa süreliğine yokluklarında bile kendinizi sudan çıkmış balık gibi hissettiğiniz, canınıza can, ruhunuza sahte ilâç olan sosyal paylaşım siteleri yok mu, işte onlaradır kırgınlığım. Buralardaki iletişimlerde özensizce kullanımı bir yana bırakın, Türkçe çiçeğinin yapraklarından başlayıp, çiçeklerini, gövdesini hattâ kökünü acımasızca söküp çıkaranları gördükçe içim paramparça oluyor. Türkçenin hayâlet gibi bir görünüp bir kaybolduğu, yabancı simgelerin ve kısaltmaların sözcüklerin üzerine karanlıklar hâlinde çöküp, Türkçeyi bir kenara fırlatmak için pusuda beklediği durumları gözlemlemek yok mu, işte tüm bunlar âdetâ  canımdan can koparılıyormuş gibi hissetmeme neden oluyor. Şiddet ve argo içerikli, daha çok çocukların ve gençlerin bağımlılık derecesinde yöneldikleri internet ve bilgisayar oyunlarında kullanılan anadildeki çöküntüler ise çaresizliğimin son noktasını ifâde ediyor...
Sizler; benim dünüm, bugünüm ve yarınımsınız. Yüzyıllardan beri süregelen bağlarımızın, uzay çağının büyüsüyle kopmamasıdır tek dileğim. Bağrımda yaşattığım atasözlerini, deyimleri, özdeyişleri, birbirinden renkli eş anlamlı, eşsesli, mecâzi anlamlı sözcükleri ve daha nice zenginlikleri, evrensellik nakışlarıyla süslü mücevher sandığımda yalnızca sizler için saklıyorum.
Bir annenin, ilmek ilmek ördüğü göz nuru dantellerini evlâtları için çeyiz sandığında özenle ve sevgiyle  sakladığı gibi, umutla saklıyorum özümdeki değerleri. Saflığı, aydınlık yarınları ve kıymetbilir yürekleri hayâl ederek...
Varlığımın yeniden kalplerinizde ve yaşamlarınızda en berrak şekilde can bulacağı günleri beklerken, gözlerim dolarak sizlere haykırıyorum:
"Benim Adım Türkçe!"
(*): Ihlamur, Temmuz-Ağustos 2014, Sayı 22

  RUHSAL ZEKÂ PENCERESİNDEN TOLSTOY'A SÜZÜLEN IŞIK*

Evrendeki her varlık, başta kendi sınırlı alanı olmak üzere yaşadığı çevreye görünmez bir enerji yayar. Bu enerji dalga dalga yayılırken, aynı zamanda daha uzak alanları ve en sonunda da tüm evreni etkiler. Bundan dolayıdır: dış ortama gönderdiğimiz iyilik dalgalarının, önce bulunduğumuz ortamda sevgi titreşimlerini oluşturması ve ardından tüm evreni kuşatan sevgi dağılımını sağlaması.

Evrensel  dengelerden bahsederken  nedense ilk aklımıza gelen “zekâ” kavramı oluyor. “Peki o zaman zekâ nedir?” diye soruyoruz kendimize. Birdenbire bu kavramın içinde farklı ayrıntıların gizli olduğunu keşfediyoruz. İşte tam da o anda zihinsel bir yolculuğa çıkıyoruz satırlar aracığıyla:

Kalıtsal zekâ veya diğer deyişle zihinsel zekâ (IQ) bir sonuçtur sadece. Çok zeki olarak tarif edilen insanlarda gözlemleyebileceğimiz gibi. Bunun yanı sıra, insanda gizli kalmış ve açığa çıkmayı bekleyen yeteneklerin, olumlu yönde değerlendirilmesi kapsamında bu kez duygusal zekâ (EQ)  devreye giriyor. Her iki zekâ türü de olaylara, fiziksel ve duygusal tatmin ve bunun sonucunda açığa çıkacak enerji olarak bakıyor.

Oysa ki, ruhsal bir varlık olan insanın derinlemesine anlaşılabilmesi için, çok daha farklı bir bakış açısının geliştirilmesi gerekiyor. Bu noktada, ruhsal zekâ (SQ:Spirituel Quotient) denilen bambaşka bir zekâ çeşitinden bahsediliyor. Ruhsal zekânın, içinde  evrendeki en küçük yapıdan (mikro), tüm evrene (makro) uzanan bir kucaklayıcılığı barındırıyor olması onu diğer zekâ türlerinden farklı kılıyor. Ayrıca evrenselliği temel alan sonsuz bir benimseme algısını da beraberinde getiriyor.

Ruhsal enerjinin, akıldan geçen her şey ve ruhsal dilin de kalbin ta kendisi olduğu düşünülürse; ancak kozmik yaşam bilincinde olan insanın, ruhsal zekâsını kullanabileceği sonucuna varılabilir. İyilik, merhamet, vicdan, dürüstlük, edep ve şefkat gibi değerler yalnızca evrenin yüce değerleri olmakla kalmayıp, aynı zamanda ruhsal zekânın kaynaklarındandır. Ruhsal zekânın kullanılmasıysa, bir anlamda bu kaynakların coşkun bir şekilde faaliyete geçmesini sağlamaktır.

Evrensel enerjinin kutsal ışıltılarıyla beslenerek, yaşadıkları çağa ve sonraki çağlara kalıcı eserler bırakan nice sanatçının, ruhsal enerjilerini başta insanlar olmak üzere tüm evrene cömertçe sunmuş olmaları dikkat çekicidir. Böyle büyük değerler, kendilerini bir yana bırakıp, biz olabilme bilincine erişmişlerdir. Böylelikle duygusal zekânın sınırlarını da aşmışlardır.

İşte bu sınırların ötesine geçerek ruhsal zekâsı  ile hareket edebilen insanların en başta gelen örneklerinden biri de, Tolstoy’dur. Konuya şimdi de Tolstoy'un cephesinden bakalım dilerseniz:

Liseyi ancak 20 yaşında bitirebilen Tolstoy, ikinci kez girdiği üniversite sınavlarında Doğu Dilleri Fakültesi’ni kazanır kazanmasına, ama ne yazık ki  sınıfta kalır. Bunun üzerine Hukuk Fakültesi’ne girer. Bunda da başarılı olamayınca okulu terkeder. 23 yaşına geldiğince artık kendisini içkiye, zevke ve eğlenceye veren bir Tolstoy vardır. Nefsinin arzularına her uyuşta, büyük bir vicdan azabı duyarak suçluluk duygusu altında ezilse de, ilk başlarda bir türlü bunun önüne geçemez. Ancak gün gelir, ruhunun derinlerinden geldiğini fark ettiği içsel sesin uyarılarını dinleyerek kendini düzeltme kararı alır. Bunun ne kadar zor olduğunu da “Onaltı felsefe kitabı yazmak, bir tek ilkeyi uygulamaktan daha kolaydır.” diyerek dile getirir.

Kırk odalı malikânede yetişen Rusya’nın asilzâdelerinden Tolstoy, gün gelir gerçek mutluluğun namuslu yaşamakla sağlanabileceğini anladığını söyler. Yaşamın anlamının sevgi ve iyiliğe dayanan bir zekâ yoğunluğunda gizli olduğunu ifade ederken, “ Ölümsüzlüğün ve sevginin var olduğunu ve sonsuz mutluluğa ermek üzere  başkaları için yaşamak gerektiğini buldum.” diyerek yıllar öncesinden ruhsal zekânın önemini işaret eder.

Bir düşünün lütfen: insanlar arasında barışın ve sevginin hâkim olması ve sefaletin kalkması için insanlığa çağrıda bulunan bu insan, bir zamanların içkici, geçimsiz ve lükse düşkün Tolstoy’uydu. Ruhsal zekâsını kullanarak özündeki varlık sayesinde varlığındaki derinlikleri keşfeden, erdemli ve anlamlı bir yaşamı kendisine rehber edinen Tolstoy;  iyilik ve sevgiyle dopdolu bir yaşamı, lüks ve ihtişam dolu  eski yaşantısına tercih etmiştir.

Buradan da anlaşılıyor ki: Tolstoy ruhsal zekâsı aracılığıyla evrenle olan bağını güçlendirmiş, ondan kendisine akan enerji sayesinde “Savaş ve Barış” ve “Anna Karenina” gibi dünyayı sarsan iki muazzam eseri kaleme almıştır.

Tüm bunların yanında, eski Rus asilzâdesinin vaaz niteliğindeki yazılarını okuyan bazı kimseler evine gelip gitmeye başlamışlardır. Sizin anlayacağınız, yaşamı iniş ve çıkışlarla dolu olan Tolstoy'un ruhsal olgunluk seviyesinin artmasıyla birlikte yaşamındaki insanların ona bakış açıları ve kendisinden beklentileri de farklı bir seyir izlemiştir.

Burada bir noktanın üzerinde durmak gerekir: Pek çok kaynakta bahsedildiğine göre;  yaşadığı dönemde toplumdaki fakirlik ve zenginlik uçurumuna çok üzülen Tolstoy’un en büyük dileği, herkesin rahat geçinecek kadar gelire sahip olmasıydı. Bu düşünce yapısı nedeniyle, onu ziyaret edenlerin çoğunluğunu fakir insanlar oluşturuyordu. Hattâ, sırf bu yüzden gün geliyor eşi Sonya Tolstoy, büyük yazara sitem diyordu:

“Çok garip bir şey! Hayatlarında bir yere gelememiş aklı kıtlar, başarısızlar, ayyaşlar senin kapında soluğu alıyorlar.”

Tolstoy’un  cevabı, kucaklayıcılığının ve ruhsal zekâsının açık bir göstergesiydi:

“Tabi ki öyleleri gelecek, her şeyini halletmiş insanlar mı gelecek? Bu insanlar geliyorlar çünkü düzelmek istiyorlar!”

Tolstoy’daki ruhsal zekânın yansımaları öylesine derindi ki, çevresindekilerin anlattıklarına göre ünlü yazar, mâsum insanların ızdıraplarıyla birlikte, ölümden sonraki hesap günü kendisini çok duygulandırdığından,  sıklıkla acı acı ağlardı.

Ruhsal zekâlarını kullanan insanların en büyük özelliği olan, başkaları için üzülüp dikkatini, dualarını ve ilgisini onlara yönlendirme meziyeti Tolstoy’da da fazlasıyla mevcuttu. Örneğin; 1905 yılında milletinin bağımsızlığı ve vatanın bütünlüğü için mücadele eden ve bu nedenle Johannesburg’a sürgüne gönderilen Hindistanlı Gandhi’ye, moral mektubu yazarak kötülüğe karşı gösterdiği milli mücadeleyi takdir ettiğini söylemesi, bunun en dikkat çekici örneğidir. Gandhi de bu ilgiye kayıtsız kalmayıp Hindistan’da ünlü eğitim merkezi "Tolstoy Çiftliği"ni kurmuştur.

Çocukluğunda öğretmenlerinin “Kalın kafalı, bunun kafası hiçbir şey almaz.” diyerek kendisinde mevcut olan ruhsal zekâ bilinci ve yelpâzesini  gözardı ettikleri Tolstoy’da, içsel değerler öylesine zengindi ki, yayımladığı kitapların gelirini yoksul insanlara bağışlayan ölümsüz yazar, yıllar sonra kalemi kadar ruhsallığıyla da satırlara konu olacaktı.

Bunun da ötesinde 1828- 1910 yılları arasında yaşamış Tolstoy; 1908 yılında okuduğu “Hz. Muhammed’in Hadisleri” adlı eserden, özellikle eşitlik, adalet ve fakirlik konularını esas alarak seçtiği hadisleri biraraya getirmiş ve  bir risâle (kitapçık) oluşturmuştur. Ancak yaşadığı dönemde Rus halkı ve aydınlarının,  yazarı ilahî bir kuvvete sahipmiş gibi sevdikleri bilindiğinden, Tolstoy’un İslâmiyeti kabul etmesinin duyulması hâlinde Rus toplumunda da benzer bir akımın başlayabileceğini düşünen Rus istihbarat birimleri, uzun süre bu kitapçığın basılmasını ve yayılmasını engellemeye çalışmışlardır.

Tüm zorluklara karşılık, bahsedilen çalışma günümüze kadar ulaşmış ve  “Hz. Muhammed, Ünlü Rus Yazarın İslâm Peygamberi ile İlgili Kayıp Risâlesi/ Gizlenen Kitap” adıyla basılmıştır. Adı geçen kitapta, Rus halkına ve tüm dünyaya gerçek adalet, eşitlik, kardeşlik ve fedakârlık  mesajlarını İslam dininin ışığında sunan ve  ruhsal zekâsıyla insanları, dünyayı ve evreni aydınlatan  bir Tolstoy’la karşılaşmak mümkündür.

Yeri gelmişken değinmeden geçmeyelim:

Yukarıda adı geçen kaynaktaki yaklaşımların ve Tolstoy'un İslâm diniyle olan bağlantısının, gerçekçilikten uzak olduğuna dâir eleştirilerin yer aldığı kaynaklar da mevcuttur. Konuyla ilgili olarak çeşitli çalışmaların incelenmesinin, anlayış ve değerlendirme yelpâzemizin genişlemesi açısından yararlı olabileceği söylenebilir.

Her şeye rağmen bilinen  bir gerçek vardır ki o da: Tolstoy'un, her insanın içinde var olan vicdan cevherinin sesini, yaşamına katmaktaki ustalığıdır.

Sonuç olarak denilebilir ki:

Ruhsal zekâ, kendisi dışındaki varlıkları kucaklama yetisinin ve  evrensel bilincin algılanması noktasında, insan denilen varlık için çok önemli bir rehberdir. Bu rehberi yaşantısına katabilmeyi başarmış olanlarsa, eserleri ve hizmetleri aracılığıyla yalnızca yaşadıkları döneme değil, çağlar ötesine  ruhsal enerjilerini aktaracak olanlardır. 

Tıpkı TOLSTOY gibi…

 (*): Eliz Edebiyat, Temmuz 2014, Sayı 67

 

 

 

 

 

 

 

26 Haziran 2014 Perşembe

 
 
                      DOKTOR AYHAN BEY*
 
İki kadın, deniz kıyısındaki çay bahçesinde oturmuş sohbet ediyorlardı. Şule Hanım için, Münire Ablası hayatındaki en yakın dostuydu. Münire Hanım içinse Şule Hanım öz kardeşi gibiydi. Okul çıkışlarında iki öğretmen sık sık buluşurlar; temelini günlük olaylardan, okudukları kitaplardan ve yaşadıkları topluma dâir gelişimlerden alan paylaşımlar yaşarlardı. Her ikisi de fikir ve duygu alışverişlerinin kişiler arasındaki bağları güçlendirmekle kalmayıp, bireylerin ayrı ayrı kişisel gelişimlerine de önemli oranda katkı sağladığına inanıyorlardı. Üzerinde en çok durdukları konu, çoğunlukla çocuk eğitimiydi. Ergenlik dönemlerine doğru ilerleyen çocuklarının  ruhsal ve bedensel gelişimleriyle birlikte sağlıkları, tüm anneler gibi iki kadın için de çok önemliydi. Bir ara Münire Hanım:
 
“Biliyor musun Şule’ciğim, bizim oğlanın öksürüğü bir türlü geçmedi. Birkaç kez doktora götürdük ama bir sonuç alamadık. Şikâyetlerinin devam ettiğini söylüyor çocuk. Göğüs kısmındaki ağrıdan yakınıyor ve bundan dolayı bir anne olarak çok üzülüyorum.” dedi. Şule Hanım, karşısındakini rahatlatan bir ses tonuyla:
 
“Üzülme Münire Abla, çocuklar bazen ilgi çekmek için de oram buram ağrıyor derler.” diye cevapladı.
 
Şule Hanım, sorunlar karşısında pratik çözümler bulabilen biriydi. Münire Ablasını endişelendirmemek için onu böyle cevaplamıştı, ama aslında o da çok iyi biliyordu ki: özellikle öksürük ve göğüs ağrısı ihmale gelmezdi.
 
“Bir çaresini buluruz Münire Abla” deyiverdi umut dolu bir sesle. Elini, çok sevdiği ablasının omzuna koydu ve sevgi dolu bir şekilde onun gözlerinin içine baktı.
 
Sohbetleri boyunca, Şule’nin kafası hep Münire Ablasının oğlu Murat’ın rahatsızlığıyla meşguldu. Ellerinde büyümüştü çocuk ne de olsa. Öz yeğeni gibi severdi onu. Devlet hastanelerinin durumu ortadaydı. Ayrıntılı muayene etmeden reçeteye  bir-iki ilâç yazıp hastayı gönderiyorlardı. Doktorlar da haklıydılar. Sırada bekleyen bir sürü hastayla tek tek ilgilenmek kolay mıydı sanki? Çocuğu özel muayenehanesi olan bir doktora götürmek için de para gerekirdi. Oysa Münire Ablası ve eşi Tevfik Bey, iki devlet memuru olarak kıtkanaat geçiniyorlardı zâten. Herhangi bir sağlık harcaması bütçelerini altüst ederdi.
 
Şule Hanım’ın aklına birdenbire yılların doktoru olan Ayhan Bey geldi. Hem Ayhan Bey de Göğüs Hastalıkları Uzmanı değil miydi? Üstelik çok sevdiği bir arkadaşının da eşiydi. Büyük bir heyecanla:
 
“Münire Abla, Murat’ı Ayhan Bey’e götürelim! Ben önce kendisiyle konuşup bir gün için sözleşelim, ona göre size haber veririm. Ayhan Bey, mükemmel bir doktordur. Anne ve babası öğretmen olduğu için, hiçbir öğretmenden vizite ücreti de almaz. Hastalarına,  en etkili ve ucuz ilâçları yazar. Daha da önemlisi, ilâcı pek sevmeyen bir doktor olduğu için mümkün olduğunca az ilâç vermek gibi bir kuralı vardır.”
 
Münire Hanım’ın  gözleri birdenbire ışıldadı:
 
Tamam o zaman, senden haber bekleyeceğim Şule’ciğim.” dedi. Para mühim değil. Yeter ki güvenilir bir doktor olsun. İnsan bir yerlerden para bulur, yine de çocuğunu doktora götürür.”
 
İki arkadaş, yürekleri biraz olsun ferahlamış olarak, akşama kadar oturup sohbet ettiler.
 
Ertesi sabah Şule Hanım, doktor Ayhan Bey’i telefonla arayarak durumu anlattı. Saat 14’te muayenehanede görüşmek üzere sözleştiler. Şule Hanım ve Münire Hanım, okul çıkışında Murat’ı da yanlarına almışlar, saat tam 14’te Ayhan Bey’in muayenehanesine varmışlardı. O da ne? Kapının zilini defalarca çalmalarına rağmen kapıyı açan olmadı. Muayenehane kapalıydı. Şule Hanım hem çok şaşırdı, hem de biraz bozuldu. Ayhan Bey sözünde durmayacak biri değildi ki! Böyle bir davranışta bulunması imkânsızdı. Ama yoktu işte!  Üstelik Münire Ablasına karşı da mahcup olmuştu. Eleştirel bir kişiliği olan Münire Ablasından  defalarca  özür diledi. Münire Hanım, Şule Hanım’ın kendisinden özür dilemesi üzerine her ne kadar “olsun canım, mühim değil.” dese de, sinirli olduğu her hâlinden belliydi. Üstelik, Ayhan Bey hakkında da neler düşünecekti şimdi, kimbilir? Üçü birden birkaç dakika muayenehânenin kapısında beklediler. Daha sonra evlerine gitmek üzere umutsuzca oradan ayrıldılar.
 
Şule Hanım, Ayhan Bey’in muayenehanesine en fazla onbeş-yirmi dakikalık mesafede bulunan apartmanlarının giriş kapısından içeri girdi. Yaşadığı hayâl kırıklığının verdiği isteksizlikle merdivenlerden ağır ağır çıkmaya başladı. Henüz dördüncü kata gelmişti ki, aşağıdaki giriş kapısından hızla birinin girdiğini fark etti. Olabilirdi tabi, apartmandı bu ne de olsa. Herkes girip çıkabilirdi. Birden nefes nefese kalmış birinin kendisine seslendiğini duydu:
 
“Şule Hanım! Şule Hanım! Sizden nasıl özür dileyeceğimi bilemiyorum. Sözleşmemizin tam saati olan 14’te, sabahleyin ziyaretime gelen bir çocukluk arkadaşımı otobüs terminaline götürmek zorunda kaldım. Alt kattaki eczacıya tembih etmiştim, “Üç kişi gelecek. On dakika beklesinler beni, hemen döneceğim.” diye. Ne yazık ki sizi görememişler. Daha doğrusu eczacının çırağı görmüş ama size söylemeyi unutmuş. Ne diyeceğimi, sizden nasıl özür dileyeceğimi bilemiyorum gerçekten.”
 
Şule Hanım’a bütün bu sözleri söyleyen, kendisinden yaşça oldukça büyük olan doktor Ayhan Bey’di. Ayhan Bey, öylesine koşturarak ve telâşla gelmişti ki, verdiği sözü tutamamış olmanın kendisinde yarattığı panikle konuşuyor, konuştukça da nefes nefese kalıyordu. Şule Hanım ne diyeceğini bilemedi. Zâten öteden beri çok büyük bir saygı duyduğu bu insan, şimdi gözünde iyice büyüyüp devleşmişti. Bunun nedenleri vardı elbette:
 
Bir kere, Ayhan Bey yaşça çok büyüktü. Sonra istese yalnızca telefon ederek de durumu açıklayıp özür dileyebilirdi. Bunun yanında, Ayhan Bey’in bu devirde, hem mesleğine, hem  verdiği söze, hem de dostluğa böylesine önem veren bir doktor olması eklenince böyle bir insana saygıyla karışık hayranlık duymamak mümkün değildi.
 
Şule Hanım yarı şaşkın, yarı mahcup bir ses tonuyla sadece:
 
“Buraya kadar yorulmanıza gerek yoktu Ayhan Bey, keşke telefonla bildirseydiniz durumunuzu. Ne kadar üzüldüm, bilemezsiniz.” diyebildi.
 
“Hayır,” dedi Ayhan Bey. “Bir doktor hastasıyla sözleşmişse, ne olursa olsun o saatte yerinde olmak zorundadır. Eczacı çocuğun dalgınlığı bu duruma neden oldu. Olmamalıydı! Tekrar sizden ve arkadaşınızdan özür dilerim.” dedi.
 
Vedalaştıktan sonra, Ayhan Bey yeniden muayenehânesine döndü.
 
Şule Hanım, bir kat daha çıktı ve beşinci kattaki dairesinin kapısını açarken, Ayhan Bey’in hastalarına şifa vermesi bir yana, az önceki davranışıyla bile ne büyük bir insanlık dersi verdiğini düşünüyordu. İnsan denilen varlığa büyük önem veren, “Ben”i silip, önce karşısındakileri düşünen, kendini aşabilmiş böylesine özel bir insanın, ne kadar yüce ruhlu bir kişi olduğunu geçirdi içinden.
 
Yalnızca kendisinin duyacağı bir sesle: “Ne mutlu, almadan vermesini bilebilenlere” derken, dünyanın böyle insanlar sayesinde ayakta durduğunu bir kere daha anlıyordu...
 
(*): Berfin Bahar, Haziran 2014, Sayı 196
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

18 Haziran 2014 Çarşamba



                                 EHL-İ KEYF RUHLAR ÜZERİNE*

Montaigne  “Boş bırakılmış topraklar gübreli ve bereketliyseler, yüzbin çeşit otla dolar; yararlı olabilmeleri için onlara kazma vuruyor, işe yarar tohumlar ekiyoruz.” der ve “Ruhlar da böyledir; onları bir düşünceyle uğraştırıp dizginlerini tutmazsanız, uçsuz bucaksız bir hayâl dünyasında başıboş, öteye beriye dolaşıp dururlar. Böyle bir aylaklık içinde ruhların kurmadığı hayâl, düşmediği kuruntu, yaratmadığı gariplik kalmaz.” diye devam eder.

Lâtin şairi Martialis de, bu düşünceleri destekler nitelikteki sözlerle, çağlar ötesinden Montaigne’ye katkı sağlar:

“Bir amaca bağlanmayan ruh, yolunu kaybeder; çünkü her yerde olmak hiçbir yerde olmamaktır.”

Gerçekten de öyle değil midir? Ruhlarımız başıboş kalınca, bizlere türlü oyunlar oynamaz mı? Saçma sapan düşünceler denizinin derinliklerinde kaybolan benliklerimiz, bazı anlar âdetâ kasvetli gölgelerin boğucu karanlığında kaybolurcasına debelenip durmaz mı? Bu da yetmiyormuş gibi, kelimelerin dehlizlerine yolculuğunuz bile buram buram yalnızlık ve kasvet kokmaz mı?..

Sükûnet hem ruh, hem de onu bütünleyen beden için en önemli ilâçtır. Karmaşadan, olumsuz enerjili insanlardan, yaşamın alabildiğine acımasız cilvelerinden sıyrılmanın aydınlık ışığıdır. Gün gelir; uzaklara, hiç kimsenin, hiçbir dış faktörün kendisini rahatsız edemeyeceği  yerlere kaçıp gitmek ister insan.

Bu ne kadar tuhaf, sıradanmış gibi görünen  ne sıradışı bir duygudur böyle!

Oysa ki, yaşamın içinde yer alan her varlık gibi insan da diğerleriyle birarada olarak, maddi ve manevî alışverişlerde bulunarak kendisini gelişime açar ve bu şekilde varlığını tamamlar. Hayatın amacının ve olgunlaşma sürecinin böyle olması gerektiğini bilir. Ne var ki, zaman içinde bu döngünün seyrinin farklı yönlere kaydığını hisseden insanda, diğerlerinden ayrılarak ruhunu dinlendirme ihtiyacı doğar. Asıl şaşılacak olan, kalabalığa ait olan bir varlığın bulunduğu ortamdan ruhsal ve bedensel olarak uzaklaşma gayretleridir. Bu, içsel potansiyelin dolarak kendisini evrene boşaltma ihtiyacıdır bir bakıma.

Sosyal bir varlık olan insanın bir başına kalma ihtiyacı, çoğu zaman  dışarıdan ruhuna yansıyan olumsuz enerjilerin  yarattığı etkilerden arınma ihtiyacından ileri gelir. Bunu kendisi de anlayamaz en başta. Nedendir bu ruhunu saydam bırakma ihtiyacı, çözümleyemez dilediğince. Hayatın kendisine sunduklarının ağırlığı altında ezildiğini hissettiği anlarda, tek başına kimselerin olmadığı yerlere kaçıp gitmek ve ruh denizindeki dalgalanmaları dinginliğe ulaştırmak arzusunu  duyar. Öyle ya; evrenin yaşam çizgisinde ona altın tepsi içinde sunduklarını birer birer döküp saçarak, içindeki manevî ağırlığı bedeni ve ruhu eşliğinde boşaltmalı ve benliğini saydamlaştırmalıdır. Bunu yapabilmek kolay mıdır sanki?..

Kolay olur mu hiç? Öylesine zordur ki!..

Ne tuhaf bir çelişkidir ki; mânen ve zihnen size zarar veren, ağırlığı altında ezildiğiniz fazlalıklarınızdan kurtulayım derken, başıboş bıraktığınız ruhunuz tek başına kalır kalmaz gider, sanki acı çekmekten haz alırmışçasına ardınızda bırakmaya çalıştığınız kuruntuların ve hayâllerin peşine takılır. Tıpkı uçurtmaların ucuna takılan renkli kuyruklar gibi… Nereden bulur, nasıl plânlar bunu belli değil. Amacı sanki  zihinsel ve ruhsal olarak dinlenmenize ket vurmak, adeta  sizinle aşık atmaktır. Şaşılacak şey doğrusu! Gelin de çıkın şimdi işin içinden..

Bir girdapta dönüp dururken bulursunuz kendinizi, hem de çaresizce. Ruhunuzu özgürlüğüne kavuşturduğunuz bir kuş misâli salıverdiğinizde, tuhaf bir şekilde asıl esaretin bunda olduğunu fark edersiniz. Hiçbir şey yapmadan ve hiçbir şeyle meşgul olmadan sözde dinlenmenin zedeleyici yanını algıladığınız anda, ruhunuzu azgın bir atı ehlileştirir gibi eğitmeniz gerektiğini de idrak etmiş olursunuz. Ne olursa olsun, ona azgınlığını dindirecek gıdayı, meşguliyetleri sunmak zorunda  olduğunuzu hissedersiniz. Diğer türlüsü zordur; sizi çaresizliğe, zihninizin oynadığı oyunların ve hislerinizin sarsıcı izlerinin  ruhunuzda açacağı yeni yaralara ve acılara sevk eder. Meşgul olmaksa yegâne ilâçtır sizin için.

Ruh denizinin tadı acıdır, tuzludur. Tene değince yakıcıdır. Ancak, bedeninizi size ait kılan, bir bakıma sizi siz yapan esas varlığınız da yine ruhunuzdur. Onu besleyerek, yaşam ağacınızın köklerini varlığınızı ilerilere taşıyacak güzelliklerle desteklemek hayat bahçenizde rengârenk  çiçeklerin açılmasını sağlayacaktır. Tam da bu noktada insanın aklına bir soru geliveriyor ansızın:

Peki o zaman ruhlarımız gerçekte ne ister?

Cevabı da yine içsel sesimiz veriyor, alabildiğine içten:

Aklımızı, yüreğimizi, algılarımızı geliştirecek neler varsa ruhumuz onları ister elbette. Okumak, araştırmak, öğrenmek, öğrendiklerimize yaşantılarımızda uygulanabilirlik kazandırmak ruhumuz için vazgeçilmezdir. En önemlisi de, bizlerin tüm bunları sevgi yumağıyla kuşatarak kendisine katmamızı ister. Uçsuz bucaksız gökyüzüne bırakılmış, kendi hâline terk edilmiş uçurtmalar gibi olmak değil, bir çocuğun minik elleriyle sıkıca tuttuğu uçan balonlar gibi olmayı diler. Görünürde özgür olmakla birlikte, asla sahipsiz ve başıboş bırakılmadığını bilmek ister ruhumuz. Sessizlik içinde dinlenirken bile, hiç değilse varlığını geliştirecek verilerin kendisine sunulmasını ve emanetçisi olduğu beden makinesi içindeki konumunun güçlendirilmesini arzular.

Kısacası:

Ruhlarımızı da, tıpkı bedenlerimiz gibi tatlı tatlı kontrol altında bulundurmak, ipini gevşek de olsa tutarak başıboşluk çukuruna düşmesini engellemek ve bu sayede varlığının nedenini idrak etmesini sağlayarak, onu devamlı meşgul etmek çok önemlidir. Böylelikle, hem ruhun dinlendirilmesi esnasında karşılacağı yorgunluk sürecinin önüne geçilmiş olacak, hem de en önemli yaşam kaynağımız olan ruhsal enerjinin en üst düzeyde tutulması sağlanacaktır.

(*): Ihlamur, Mayıs-Haziran 2014, Sayı 21

 

 

18 Mayıs 2014 Pazar



                   VİRGÜL  FİRARDA*

Arıyorum, arıyorum bulamıyorum.  Nerelere baksam, kimlere sorsam bilemiyorum. Ne zamandır kayıp, görünmez, bilinmez olmuş,  gerçekten merak ediyorum.
Hepimizin çok iyi bildiği “Karamanoğlu Mehmet Bey’i Arıyorum” şiirindeki  çarpıcı  ifâdelerde yer alan arayışları sürdürüyorum. Türkçemize hayran olan herkes  gibi, köklerini dilimizdeki kirlilikten alan hüzün sarmaşığına sarılmışken, bir de bu çıktı başımıza. Toplum olarak virgül’ü kaybettik. Eyvah!
 
Göreniniz, bileniniz, duyanınız,  var mı?
Cümleler cümleleri kovalıyor, süvâriler misâli. Dur, durak bilmeden, âdetâ nefes almadan konuşma alışkanlığını geliştirmişiz insanlar olarak. Bu hâl nedir böyle, anlamak zor. Düğüm olmuş  konuşma âdâbının  yumağı, çözülmüyor. Eskiden, art arda  konuşup, bulunduğu ortamlarda kendisini özel olarak görevlendirilmiş  konuşmacı zannedenler yüzünden, noktayı kaybettiğimizi düşünürdüm. Şimdi ise cümlelerdeki virgülleri de kaybettiğimizi üzülerek gözlemliyorum.
 
İnsanlar arasındaki iletişim konuşmayla sağlanıyor. Sesle ve kelimeler  aracılığıyla, karşılıklı iletiler göndermek  suretiyle yaşanıyor bu süreç. İyi hoş da, burada öyle bir sorun var ki, şaşırmamak, hicâp duymamak mümkün değil. Lâfı alıp, iştahlı bir şekilde, diyalog yerine monolog yapmayı alışkanlık hâline getirmiş öyleleri var ki, onları görünce  şaşkınlıktan küçük dilinizi yutacak gibi oluyorsunuz. "Karşımdaki bu insan ne yapmaya çalışıyor böyle?" diye düşünmeden edemiyorsunuz.  Bir an geliyor, karşısındakilere hiç hak tanımadan, sözcükleri arasına "virgül" koymadan konuşma yolunu seçen insanlar için içinizden “Eğer konuşma hastalığı varsa, mutlaka uygun bir tıbbi destek almalı” diye düşünüyorsunuz. Ama nâfile! Bunu o insanlara söyleyemedikten, hadi söylediniz diyelim ki, onlar bunu uygulamadıktan sonra boş bir düşünceden ibaret oluyor her şey.
 
Acı ama gerçek bu. Üstelik böylelerinin bulundukları  ortamdaki insanları sıktıklarının, bir süre sonra onların sabır taşlarını çatlattıklarının bilincinde olmamaları karşısında, bu kimseler yerine siz utanıyorsunuz. Yani hatâyı onlar yapıyorlar; bu insanların adına mahcup olma işi ise size kalıyor. Bir yolunu bularak, konuşma âdâbını genelleştirerek dile getirmeye kalksanız, kimilerinin kalbi kırılıyor. Tabi, eğer bu uyarıyı algılayabilecek bilinç düzeyine sahip iseler. Büyük âlimlerin dediği gibi, “Kırılan onların nefisleridir” diyerek teselli veriyorsunuz kendinize. “Sen şöylesin, bu tutumun çevreni rahatsız ediyor" demek yerine "Toplum olarak şöyle bir yanlışlık içindeyiz” şeklindeki üslûbunuz da kâr etmiyor kimilerine. “Aldım sazı elime, çalar dururum, sen karışma” tutumu takınıyor bâzıları.
 
Vah Türkçem vah!  Nerede kaldı senin asâletin? Virgülsüz, kanadı kırık bir kuş gibi mi oldun yoksa? Gökyüzünü bürüyen sis tabakası mı seni böylesine çepeçevre saran?
 
Hiç sanmam.
 
Olsa olsa insan denilen varlığın gönül evinin penceresini kir-pas içinde bırakmasından dolayı yaşanıyor tüm bunlar. Kendisini karşısındaki kişilerin yerine koyabilme becerisini bir yana  bırakın, kendisini sadece kendisi yerine bile koymaktan âciz insanlar yüzünden karmakarışık oldu dünya. Çünkü kendi varlığının, özündeki derinliğin farkında olabilen insan, zâten bilincini geliştirme yolcusu olacaktır. Kendini tanıma, artılarını, eksilerini belirleyerek kişiliğini geliştirme yolunu seçenler, er-geç, diğer yaratılmışları da tanıma, anlama aşamasına geçeceklerdir süreç içinde. Bu da kendini algılayıp, bu algının derin ışığında "ötekileri" de keşfetmeyi sağlayacaktır. Yaşam çizgisindeki bu seyir, zaman içinde elbette kişinin kapasitesi ölçüsünde çevresini, dünyayı ve evreni algılamasına da olanak tanıyacaktır. Hâl böyle olunca da, kendi varlığının kıymetini bilen insan, diğer insanlardaki varlığa da saygı duyacağından, onlarla  iletişim kurarken çok daha dikkatli davranacaktır. Bilecektir ki, konuşmasının arasında duraklayarak, karşısındakilere de söz hakkı verdiği ve başkalarını iyilikle ve saygıyla dinleme alışkanlığını geliştirdiği sürece, hem iç zenginliği bu sâyede çevresine yansımış olacak, hem de bu tutumu kendi kişisel gelişimi için önemli bir basamak oluşturacaktır. Böylece, belki de gün gelecek,  günümüzde sâdece noktayı kaybetmekle kalmayıp, aynı zamanda virgüle  de hasret kalmaktan dolayı Türkçemiz ve konuşma âdâbımız adına dizimizi dövmekten kurtulacağız, kimbilir?
 
"Olmaz, olmaz" demeyin, olur mu olur!
 
(*): Eliz Edebiyat, Mayıs 2014, Sayı 65