29 Ağustos 2016 Pazartesi



                                                PAPATYA ÇOCUK*

     Altın sarısı pırıl pırıl saçlara eşlik eden deniz mavisi gözler. Öyle bir sarıydı ki saçları, sanki güneşin rengine bal katmışsınız da sarı papatyaları bu karışıma ilâve etmişsiniz gibi sizi alır, bir masal diyarına götürürdü âdeta. Annesi de bu yüzden çok severek Güneş ismini verdiği oğlunu, "Papatyam benim" diye çağırırdı çoğu zaman. Küçük Güneş, öyle tatlı öyle sevimli bir çocuktu ki, onu gören hayran, görmeyen pişman olurdu. Henüz üç-dört yaşlarındaki bu şirin ufaklık, sadece dış görünüşüyle değil, ilginç huylarıyla da ilgi uyandırıyordu.

       Annesi:

    "Güneş, gel oğlum, bak sana ne göstereceğim!" diye seslendi ufaklığa.

   Evin arka odasından koşa koşa gelen küçük bir çocuğun ayak sesleri uzun koridorda     yankılanıyordu.

  "Geldim anneciğim!" dedi heyecan dolu bir ses.

   Yarım yarım  konuşan dünya tatlısı bu küçük oğlan, birer mücevher gibi ışıldayan merak dolu gözlerle annesine bakıyordu.

   Annesi mutfakta akşam için çorba pişiriyor, öğleden sonra misafirleri geleceği için daha önceden yemek işlerini halletmeye çalışıyordu. Mine Hanım'ın eskiden beri âdetiydi bu zaten. Öğretmen olarak çalıştığından evin tüm işlerini pratik şekilde halletmek konusunda üstüne yoktu. Eğer ertesi gün okulda dersi varsa, bir gece önceden bütün yemeklerini hazır ederdi. Okuldan eve geldiğinde biraz dinlenip küçük oğluna ve kendine zaman ayırabilmek için dâima programlı yaşardı. Mine Hanım hayattaki en büyük yatırımın ancak insana yapılması gerektiğine o kadar inanırdı ki, gerekirse evdeki her türlü işini yalnızca oğlunun daha bilinçli  şekilde yetişmesi için hiç düşünmeden bir kenara bırakabilirdi.

  O gün hafta sonuna denk geldiği için Mine Hanım biraz daha rahattı. Çorba da kaynayınca akşama yemek derdi kalmayacaktı. Hoş, zaten Mine Hanım'ın kocası da öylesine anlayışlı bir insandı ki "Taşı kaynatıp önüne koysan yer." diye tâbir edilen bir adamdı. Bu nedenle Mine Hanım sık sık çok şanslı olduğunu düşünüyor, Allah’a şükrediyordu. Ocaktaki çorbayı yavaş yavaş karıştıran kadın, Güneş’in büyük bir merak ve hevesle yanına geldiğini görünce elindeki tahta kaşığı tencereye birkaç kez vurarak temizleyip kenara koydu. Minik papatyasına göstermek istediği bir şey vardı; üstelik göstereceği şeyin her şeye meraklı oğlunun kesinlikle ilgisini çekeceğinden emindi. Güneş’in heyecan dolu, bir an önce keşfedilmesi gereken bir adayı keşfedecekmiş gibi tencereye odaklanmış gözleri büyümüştü. "Bakayım, bakayım!" demeye başladı çocuk büyük bir istekle. Kadın ocağın önüne bir tabure koydu ve oğlunu onun üstüne çıkarttı. Bir eliyle çocuğun belinden kavrarken, diğer eliyle çorbayı yavaş yavaş karıştırmaya devam ediyordu:

  "Bak bunlar yağ zerrecikleri!"

  Çocuğun birden  gözleri parladı. Heyecanla:

    "Yağ zerrecikleri mi?" diye sordu.

    "Evet,yağ zerrecikleri! Çorbayı yaparken içine biraz sıvı yağ koydum, o da bu hâle geldi sonra."

    Çocuk büyük bir dikkatle annesini dinliyor, tencerede kaynamak üzere olan çorbanın üstündeki muazzam dünyadan kendisini alamıyordu. Mine Hanım, oğlunun sofrada yemek yerken birkaç defa tıpkı kendisinin çocukluğunda  yaptığı gibi  tabağındaki yemeğin üzerinde oluşan yağ damlacıklarıyla oynadığını ve çatalının ucuyla onları birleştirerek annesine gösterirken ne kadar mutlu olduğunu fark etmişti. Bu nedenle bir yemeğin pişerken ne gibi değişimlere uğradığını meraklı papatyasının da görmesini istemişti.

     Güneş annesine:

"Anneciğim baksana damlacıklar kol kola girmiş dans ediyorlar!" dedi neşeli bir ses tonuyla.

   Annesi oğlunun bu benzetmesine şaşkınlıkla karışık hayranlık duymuştu doğrusu. Yüzünde hafif bir tebessümle, içinden "Nereden bulur bu çocuklar böyle şeyleri?" diye geçirdi. Tahta kaşığı oğluna vererek onun çorbayı yavaş yavaş karıştırmasına izin verdi. Oğlu her şeyi görsün, öğrensin istiyordu. Çocuk bir yandan sanki yepyeni bir dünyayı keşfediyormuşçasına sevinç duyuyor, diğer yandan da ocaktaki çorbayı ve onun üzerinde birleşerek garip şekilli zincirler oluşturan yağ zerreciklerini hayranlıkla seyrediyordu. Nihâyet yavaş yavaş fokurdamaya başlayan çorba pişmişti. Bir tencere çorba, körpe bir beyin için ne denli önemli bir görev üstlendiğini bir bilebilseydi! Ali için o gün yepyeni bir tecrübe olmuş, hayatı boyunca unutamayacağı bir hâtıra daha belleğine kazınmıştı.
  
     Ali’nin yiyeceklere ve mutfağa olan ilgisi aslında annesinden geliyordu. Özellikle kahvaltı sofralarında yenen peynir, zeytin, reçel gibi kahvaltılıkların içinde hangi besin maddeleri var, bunların her biri vücudumuzda ne işe yararlar gibi pek çok konuyu Güneş hep annesinden öğrenmişti.

   "Papatyam, bak şu an yediğin reçelli ekmekle vücuduna enerji veriyorsun. İçindeki şeker glikoz olarak doğrudan kanına karışıyor, bu da senin hücrelerin için gerekli enerjiyi sağlıyor. Hani evi ısıtmak için soba yakılır ya, aynen onun gibi. Sen onu yediğinde hücrelerin nasıl da sevinirler; "Yaşasın, Güneş abi bize ihtiyacımız olan besinleri gönderdi, hadi biz de çalışalım ve onu ısıtalım, güçlendirelim! derler. Bir de ekmek dilimi var tabi. Onu yiyince de karbonhidrat grubuna âit bir besini vücuduna almış oluyorsun. Güçlü olman için bu gruptan besinleri tüketmen şart. Bu arada  benim akıllı çocuğum reçelli ekmeğini bitirince bir parça da peynir yiyecek, değil mi? Yoksa hücreleri bugün bize protein yok mu diye ağlarlar.O zaman da  yeterli ve dengeli beslenmemiş olduğun için seni büyütmekten vazgeçerler."

    Bu ve buna benzer pek çok konuşmayı içeren kahvaltı sofraları, bazen ana-oğul için bir yaşam dersi ve kenetlenme mekânları olurdu. Bunda elbette ki öğretmen Mine Hanım'ın, çok okuyan ve kendini  bilgi bakımından sürekli yenileyen kişiliğinin etkisi büyüktü. Okumak ve öğrenmek, Mine Hanım için yaşamın en önemli amaçlarından biri olmuştu.

  Evet, işte evin kapısının zili çalıyordu. Misafirler birer ikişer eve giriyorlardı. Güneş, annesiyle birlikte gelen konukları karşılıyor, çalan her zille birlikte neşeli bir çekirge gibi oradan oraya zıplıyordu. Evlerine birileri geldiğinde öyle seviniyordu ki!

   Gelen konuklar içeriye girer girmez, misafir odasına geçmeden kendilerini karşılayan bir çift meraklı ve büyüleyici gözle karşılaşınca dayanamayarak Güneş’in başını ve yanağını okşuyorlar,  sıkıca sarılarak onu öpüyorlardı. Ufaklığın, teyzelerinin bu ilgisinden pek de şikayetçi olmadığı, büyük bir memnuniyetle onlara verdiği karşılıktan belliydi.

   Evin içi, misafir odasından gelen kahkaha ve konuşma sesleriyle yankılanırken, Güneş’in sesi soluğu çıkmıyordu. Bu sessizlik kimsenin dikkatini çekmemişti. Tâ ki…

   Aradan ancak yarım saat geçmişti ki annesinin papatya oğlu misafirlerin şaşkın bakışları arasında elindeki pasta tabaklarıyla odaya girdi. Minicik elleriyle taşımak için uğraştığı tabakların içine belki de aklına ilk gelenler olduğu için, çiğ patates ve soğanları doldurmuş, yanlarına da birer yemek çatalı koyarak servise hazır hâle getirmişti. İçindekilerle birlikte iyice ağırlaşan tabakları taşırken zorlanan Güneş, patates ve soğanların bir kısmını odanın ortasına düşürmüştü. Zavallı patateslerle, talihsiz soğanlar bir o yana bir bu yana kaçışmışlar, çoğu da istikâmet olarak misafirlerin ayaklarının bulundukları yerleri seçmişlerdi. Bunun üzerine küçük oğlan, hiç istifini bozmadan yerdekileri alıp tekrar tabaklara yerleştirmiş ve yıllarını bu işe vermiş bir garson edâsıyla tabakları tek tek teyzelerinin kucaklarına koyuvermişti. Üstelik ikramını yaparken, ‘Buyrun!’ demeyi de biliyordu kerata. Nereden öğrenmişti minicik çocuk bunları, şaşılacak şeydi doğrusu! Mine Hanım oğlunun yaptıkları karşısında çok duygulanmış, ona kızmak yerine oğluyla gurur duymuştu. Küçük çocuk, kendi dünyasında yarattığı ikram tarzıyla da olsa annesine yardım etmeye çalışmış, üstelik aileden gelme konukseverlik tohumlarını yüreğinde nasıl yeşerttiğini de farkında olmadan göstermişti.

     Güneş’in bu davranışı sayesinde duygulanan yalnızca annesi değildi. Odada bulunanların hemen hepsi hayatlarında ilk kez böyle bir olay yaşamanın şaşkınlığı ve hoşnutluğu içerisindeydiler. Küçük bir oğlan misafirlerine olan ilgisini ve annesine yardım etme isteğini böylesine güzel ve şirin bir şekilde göstersin, olacak şey değildi gerçekten! Adam olacak çocuk kendisini küçüklüğünden mi belli ediyordu acaba?

     Bu olay bir şeylerin habercisi miydi?..

    Evet, bu komik ama anlamlı olay çok şeylerin habercisiydi aslında. Annesinin papatya oğlu büyüdü, her geçen gün ışığıyla etrafını etkileyen Güneş Bey oldu. Yemek yapmaya ve pişirdiklerini ikram etmeye öylesine yoğunlaştı ki, bu onun uzun seneler aşçılıkla ilgili eğitim alma isteğini perçinledi. Ailesinin desteği dâimâ kendisine şevk ve güç verdi. Temelini annesinden aldığı, beslenmenin ancak yeterli ve dengeli olduğu takdirde yararlı olduğu gerçeği zihnine kazındığı için, yemek pişirme konusunda meslektaşlarının bir çoğundan keskin sınırlarla ayrıldı. Girdiği ulusal ve uluslararası çok sayıda etkinlikte önemli görevler alması, kendisine yepyeni kapıların açılmasını sağladı. Özellikle bunlardan biri vardı ki, oradaki başarısı  Güneş'e yurt dışında bulunan dünyaca ünlü yemek ustalarından eğitim alabilme şansını verdi. Apayrı bir kültürde mutfak sanatının önemli sanatçılarıyla birarada olmak, ona farklı bir tecrübe ve bilgi birikimi sağlamıştı. Güneş,  özellikle görsel anlamda şenlikler oluşturan yemek anlayışının yanı sıra, dünyayı peşinden sürükleyen sağlıklı ve doğal beslenme konusunda da sertifika programlarına katılarak geniş bir donanımla ülkesine döndü.

  Güneş’in yetişmesinde, pek çok konuda en az annesi kadar babasının da katkısı olmuştu. Tarihine ve atalarına çok düşkün bir adamdı babası. Güneş, vatan topraklarının hangi koşullarda ve ne şekilde kazanıldığını  defâlarca babasından dinlemiş,  onun her bir cümlesini beynine ve gönlüne kazımıştı. Böyle bir bilinçle yetişen delikanlı daha çok küçük yaşlardan itibâren hangi konuda olursa olsun vatanına ve ülkesine hizmet etmeye karar vermişti. Bu nedenle bilgi kapasitesini ve bakış açısını geliştirmek için yurtdışına gitme konusuna olumlu bakıyordu. Ancak öğrendiklerini kendi ülkesinde uygulamak ve sunmak da istiyordu.

   Gerçekten de öyle oldu...

 Güneş Usta, şimdi yerli ve yabancı pek çok devlet büyüğünün ağırlandığı önemli mekânlardan birinde mutfak sanatını bütün incelikleriyle icrâ ediyor. Büyüleyici saçlarının ve gözlerinin önüne geçmiş etkileyici zekâsı ve elleriyle harikalar yaratıyor.  Bugünkü konumuna gelmesiyle ilgili olarak kendisiyle yapılan bütün röportajlarda anne ve babasının desteklerini her fırsatta dile getiriyor. Ne zaman kuru patates-soğan anısını anlatsa yüzündeki tebessüme gözlerindeki buğulanma eşlik ediyor.

    
   (*): Eliz Edebiyat, Temmuz 2016, Sayı 91
    


24 Temmuz 2016 Pazar

                     
                           ALP DAĞLARININ ETEĞİNE YOLCULUK*
 
Avusturya; sahip olduğu doğal güzellikleriyle, çağı simgeleyen modern yaşamı dengeli şekilde kaynaştırmayı başarmış ender ülkelerin başında gelir. Eğer yemyeşil alanların tarihle ve sanatla iç içe değerlendirildiği bu ülkeye yolunuz düşerse, dünyaya bakış açınızı enginlere doğru şekillendiren deneyimler kazanmanız kaçınılmaz olacaktır.
Viyana'ya yaklaşık üç saatlik mesâfede bulunan, Alp Dağlarının eteğine kurulmuş olan Salzburg'u ziyaret etmek, sanırım bana da benzer deneyimleri armağan etmişti. Yalnızca birkaç günü kapsayan yurtdışı seyahatlerinde, amacınızın kısa zamanda çok yeri gezip görmek olduğu düşünülürse yurda dönüşünüzden bir gün önce katılacağınız günübirlik turların önemi kendiliğinden anlaşılacaktır.
Viyana'dan Salzburg'a düzenlenen turlardan birine katılma düşüncesinin, ansızın zihnimin kapısını çaldığını bugün gibi hatırlıyorum. Avusturya'ya kadar gidip de ünlü besteci Mozart'ın doğduğu ve yaşamının belli bir bölümünü geçirdiği Salzburg'u görmeden  ülkeme dönmek olmazdı elbette. Zaman itibâriyle bunun için otobüs yolculuğundan daha uygunu da yoktu üstelik. Hâl böyle olunca soğuk bir sonbahar sabahının çok erken saatlerinde yollara koyulmuştum. Gecenin siyahı, yerini henüz günışığına bırakmamıştı. Viyana'da kaldığım otelden beni alan bir taksiyle yaklaşık yirmi dakikada, Salzburg'a turist kâfilesini götürecek tur otobüsünün kalkacağı Ulusal Opera Binası'nın önüne gelmiştim. Günübirlik de olsa, ilk defa bir tura katılacaktım. Bundan da önemlisi, otobüsle gerçekleştirilecek bu tura katılanların tamamı yabancı uyrukluydu. Daha yola çıkmadan benliğimi; tur şirketi tarafından İngiliz, Alman, Hintli, Japon ve İtalyan olduklarından bahsedilen yolculardan oluşan turist grubunun
içinde yer almanın tatlı heyecanı sarmıştı.

Otobüsümüz sabahın yedisinde, ağaçlıklı ve geniş yollardan geçerek Salzburg'a doğru hızla ilerliyordu. Yollar o kadar düzgündü ki otobüs tutma problemi olanlar için bu gerçekten bulunmaz bir nimetti. Şoförün hemen yanındaki koltukta oturan ve elindeki mikrofonu sâyesinde yolculuğumuz boyunca sesiyle bizleri hiç yalnız bırakmayan tur rehberimiz Avusturyalıydı. Otobüsümüzün geçtiği yerleri, tarihî mekânları, köyleri bizlere tek tek, ayrıntısıyla anlatıyordu. Anlatımındaki etkileyicilik oldukça dikkat çekiciydi. Sözgelimi: uzaklarda görünen tarihsel açıdan önemli bir köyden bahsederken, artık birer efsâne hâline gelmiş hikâyeleri âdeta canlandırıyor, sesine yüklediği vurgularla kendinizi bir tiyatro salonunda hissetmenizi sağlıyordu. Rehberimiz, anlattığı hikâyelerde yer alan kadın ve erkek karakterlerinin seslerini bile onlara uygun olarak çıkarıyordu. Kulaklarınız tur rehberinizdeyken, önce kalın bir erkek sesi otobüsün içinde yankılanıyor, ardından ince bir kadın sesi o erkeğe cevap veriyordu. Yetmişlerinde gösteren, oldukça dinç görünümlü bu   adam  da kimdi?

Salzburg yolculuğumuz esnâsında, otobüsümüz birkaç kez mola verdi.  Bunlar, temiz havayı ve tabiatın güzelliklerini şöyle bir içimize ve ruhumuza çekmemiz için birer vesileydi aslında. Fotoğraf makinem için de sürprizlerin en güzeli galiba bu molalar olmuştu. Kimi zaman yeşillikler arasına gizlenmiş, balkonları çiçeklerle bezeli evlerin bulunduğu küçük bir köyde duruyorduk; kimi zamansa masmâvi bir gölün uzaklarından bizleri selâmlayan Alp Dağları'na
el sallıyorduk. Hava güneşli, göl durgun, dağlar karlıydı.
 
Heidi ve büyükbabasını aradı gözlerim. Peki ya Peter, nerelerdeydi acaba?
Sarının sıcağının, mâvinin duruluğu ve beyazın sâdeliğiyle büyüleyici şekilde kucaklaştığı o ânı; zihnimde, ruhumda, kalbimin mâbedinde sakladım. Cenneti gördüm orada; evrendeki bütünlüğü bir kez daha algıladım. Yanıma gelerek benden fotoğraflarını çekmemi isteyen birkaç İngiliz turiste tebessümle ve çektiğim fotoğraflarıyla karşılık verdim.

Otobüsümüzde ara sıra kısa süreli sessizlikler oluyordu. O dakikalarda kulaklarımız pek çoğu Mozart'ın bestelerinden oluşan  klâsik müzik eserleriyle buluşuyordu. Klâsik müzik sevgisi ve ilgisi kişiye özel durumlardan biri sanırım. Bu müzik türünü dinlerken kimi insanın yüreği, Zümrüt-ü Anka kuşunun kanadına takılarak uçsuz bucaksız diyarlara doğru süzülür. Kimilerine göreyse klâsik müzik, kulak tırmalayıcı ve dinleyene işkence çektiren müzik türlerinin başında gelir. Bu müzik türüne ruhunda ve hayatında yer açmış biri olarak,  yolculuğumuz boyunca yabancıların klâsik müzik eserlerine karşı fazlasıyla ilgili olduklarını gözlemlediğimi söyleyebilirim. Gönül ister ki, evrensel insan olma çabalarımız esnasında hepimiz her tür müziği ve sanat eserini anlamaya çalışabilelim. Gerçek anlamda sanatsal nitelikler taşımaları kaydıyla, ruhumuzla tam anlamıyla bütünleşemeyen, duygusal ve düşünsel olarak bizlere ters gelen eserleri değerlendirirken bile en azından o eserleri hayata katan sanatçılardaki derinlikleri yakın gözlüklerimizi takarak, sabit fikirli olmanın ötesine geçerek algılama çabası içine girelim. Yeter ki, sanatın insan soyuna kattığı tüm güzelliklerin, bilinçli beraberlikler içinde çiçekler misâli açılıp saçılabileceği gerçeğini sevgiyle hatırlayalım...
 
İnsanın kendi milletinden olmayan kişilerle olan iletişimi, önemli etkileşimleri de beraberinde getiriyor. Salzburg yollarında ilerlerken, otobüsünüzün camından seyrettiğiniz geniş alanlara yayılmış rüzgâr çiftlikleri, yeşilin tonlarında  ormanlarla yarışan, çatıları çimlerle kaplanmış dağ evleri, meralarda otlayan koyun ve kuzular, renkli çizmeleri ve rüzgârlıklarıyla tarlalarında çalışan çiftçiler,  beyazın bütün mâsumiyetini armağan ettiği karlı dağlar ve güneşin altın renkli ışıltılarını bağrında ağırlayan göller o sırada otobüste bulunanları aynı duygularla birbirine bağlıyor. İnsanlar arasında ortak bir bilinç gelişiyor âdeta. An geliyor, gördüğü manzara karşısında  duyduğu hayranlığı bağırarak ve oturduğu koltuktan kalkarak ifâde eden bir turiste sevgiyle bakıyorsunuz. İçinden geldiği gibi davrandığı için onu kendinize yakın hissediyorsunuz. Duyguların açık şekilde ifâde edilerek, çocuksu bir doğallıkla yansıtılmasının insan ilişkilerinde ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anlıyorsunuz. Sonra o insanın, pencereden gördüğü manzarayı hızla giden otobüste ayakta durarak, üstelik bir türlü dengesini sağlayamayıp bir o yana bu yana sallanarak fotoğraf makinesiyle çekmeye çalışmasının şirinliğini hayranlıkla izliyorsunuz. Ondan güç alarak ayağa kalkan, sevinç ve beğeni çığlıkları atan diğer turistler de uyruğu, inancı, rengi, kültürü ne olursa olsun insan olmanın ortak psikolojisini ve yüceliğini hatırlatıyor size.
 
Sonrasında ne mi oluyor?
Siz de hızla giden otobüste bu çocuksu oyuna dâhil oluyorsunuz. Ayağa kalkarak, fotoğraf makinenizle birkaç kare yakalamaya çalışıyorsunuz. Kısa süre içinde kaynaşan grubun bir üyesi olarak, bir türlü büyümek bilmeyen çocuk kalbinize tâbi oluyorsunuz bir bakıma.
 
Önce, hemen arkamdaki koltukta oturan Alman turist omzuma dokunarak ve yakınından geçmekte olduğumuz pırıltılı gölü gözden kaçırmamam için eliyle işaret ederek, "Olağanüstü! Olağanüstü!" diye bağırıyor. Ben de onu onaylarcasına başımı sallıyor ve ona gülümsüyorum. O esnada hemen önümdeki koltukta oturan Japon delikanlı bana dönerek, "Gördünüz mü, ne muhteşem!" diyerek heyecanla gördükleri karşısındaki duygularını ifade ediyor. Ona "Gerçekten öyle!" diyerek cevap veriyorum. Yol boyunca benzer konuşmalar havada uçuşuyor. Birkaç koltuk ilerideki Hintli  genç bir kadın,  manzarayı bir an için bile kaçırmak istemediği için olsa gerek, elindeki kamerasını sıkıca tutarak seyahatini ayakta sürdürüyor. Heyecanlı bir şekilde bakışlarını otobüsteki yolcular üzerinde gezdiriyor. Onun ilgi dolu bakışlarından ve tebessümünden ben de payıma düşeni alıyorum. Ayaktaki yolcuların coşkusuna tur rehberimiz de gülerek ve aynı coşkuyla karşılık veriyor.
İşin ilginç yanı, tüm bunlar yaşandığı sırada insanlar arasında önyargı ve eleştirilme korkusunun zerresi bulunmuyor. Ne tuhaf! Aynı şeyi, bizde (ülkemizde) yapmaya çalışsak nasıl olurdu acaba?
Uygulanması pek mümkün görünmüyor...
 
Üç saatlik yolculuğumuzun sonunda nihâyet Salzburg'a varıyoruz. Otobüsümüzden iner inmez, kâfileden ayrılmadan, hemen önümüzden giden rehberimizi tâkip ediyoruz. Zamanımız kısıtlı. Birkaç saat içinde Salzburg'u gezmek ve biraz olsun tanımak için hızlı davranmak zorundayız. Aslını sorarsanız, bu tarz gezilerde en güzeli ferah zamanlarda bağımsız olarak, bir kenti keşfetmeye çalışmak. Ancak Salzburg seyahatimiz sırasında, onu
keşfetme yöntemimiz biraz farklı oluyor.
 
Burası, Viyana'ya göre küçük bir şehir. Geniş caddelerindeki tarihî binalar, kiliseler, müzeler ve parklar dikkati çekiyor. Bazı parklarda tarihî kişilikleri yansıtan anıtlar yer alıyor. Her biri sanki âit oldukları çağın özelliklerini tatlı esintilerle günümüze taşıyor.
 
Bu güzelliklerine rağmen Salzburg'da pek de hoş olmayan manzaralarla da karşılaşılabiliyor. Örneğin: Bazı caddelerin köşe başlarında dilenen kadınlar, turistlerden medet umuyorlar. Onları gören rehberimiz özellikle son zamanlarda kent genelinde hırsızlıkların dikkate değer oranda arttığını, bu nedenle temkinli olmamız gerektiğini söylüyor. Bu durum gerçekten oldukça şaşırtıcı. Oysa Viyana'da kaldığımız süre içinde böyle bir şeyle hiç karşılaşmamıştım. Böyle bir deneyim, her güzelin bir kusuru var sözünün tam karşılığı olsa gerek.
Kentin merkezinde yöresel  ve hediyelik eşyaların, şifâlı otların, sebze ve meyvelerin satıldığı büyük bir pazar alanı yer alıyor. Sonradan öğrendiğimize göre bu pazar haftanın belirli günlerinde kuruluyormuş. Özellikle turistler için hayli ilgi çekici olan pazarda Salzburg'u simgeleyen pek çok ürüne yer veriliyormuş.
 
Benim için en özel olansa, pazar yerini çevreleyen  binalardan birinin Mozart'ın doğduğu ev olmasıydı. Sarı süslemeleriyle göz dolduran dört katlı binanın, ikinci katındaki dairede doğan Mozart, günümüzde aynı yerde ziyaretçilerini ağırlıyor.
 
Salzburglular Mozart'ı sâdece sahiplenmiş olmakla kalmayıp, sanki ünlü besteci hâlâ yaşıyormuşçasına onu sarıp sarmalamış durumdalar.
 
Bunu nereden mi anlıyorsunuz? Tabi ki müzenin giriş kapısını sorduğumuz bir hediyelik eşya satıcısının, Mozart'ın adını duyar duymaz oturduğu yerden âdeta fırlayarak ve hazırol vaziyetini alarak heyecanla "Komşum Mozart'ın evine yan taraftan giriliyor!" diye cevap vermesinden. Sanırsınız adamcağız her akşam Mozart'la kahve içip sohbet ediyor. İşte, besteciye yönelik olarak böylesine derin bir sevgi ve saygı var Salzburg'da.
 
Mozart'ın doğduğu ve bugün müze olarak kullanılan evin girişine eski görünümlü merdivenlerden çıkılarak ulaşılıyor. Ancak, içeriye girdiğinizde görüntü ansızın değişiyor. Duvarlarda, Mozart'ın soy ağacını gösteren tabloyla başlayan, sanatçının farklı yaşlarını simgeleyen fotoğraf ve tablolarla devam eden bölümler göze çarpıyor. Müze görevlileri tarafından, bestecinin yalnız başına veya aile bireyleriyle birlikte yer aldığı rengârenk tabloların fotoğraflarının çekilmesinin yasak olduğu söyleniyor. Cam bölmeler içinde Mozart'ın kişisel eşyaları, yazışmalarını içeren notlar, mektuplar ve  üzerlerinde sanatçının
kendi el yazısıyla yazdığı notaların bulunduğu kâğıtlar sergileniyor.

Mozart Müzesi'nde, bestecinin eserlerinin dinlenilebileceği bir müzik odası da yer alıyor. Duvarlarında tarihsel sıralama yapılarak asılmış olan fotoğrafların ve belgelerin yer aldığı bu odada zaman geçirmek, size hem sanatçıyı hem de eserlerini daha yakından tanıma olanağını sunuyor.

Tüm bunların yanı sıra, Mozart'ın kişisel çalışma odasının bulunduğu tarafa geçtiğinizde burada bestecinin kullandığı yazı masası, sandalyeler, kalemler, antika dolaplar ve kıyafetlerle karşılaşıyorsunuz. Bu bölümde, fotoğraf çekme imkânının bulunmasından (veya  en azından  diğer turistlerin  kendi kendilerine bu olanağı yaratmalarından) güç alarak birkaç güzel kare yakalayan fotoğraf makinemin sevinci görülmeye değerdi doğrusu.

Müze evin çıkışına yakın yerde bulunan geniş oda ise, pek çok müzede olduğu gibi hediyelik eşya satış alanı olarak kullanılıyor. Teması Mozart ve Salzburg olan takvimler, kalemler, giysiler, oyuncaklar, seramik eşyalar ve daha neler neler satılıyor burada. Amaç, turistik mekânlarda her zaman geçerli olan bir anlayışla, yalnızca turistlere hizmet etmek ve kent ekonomisine katkıda bulunmak. Daha ne olsun, değil mi?
 
Mozart Müzesi'nden çıkışta bizi bir sürpriz bekliyordu...

 
Hem de ne sürpriz!

Yağmur berekettir, şanstır toprak ana için. Peki ya insanlar için?
Sonbahar yağmurlarına teslim olmanın garip bir çekiciliğinin olduğunu kabul etmekle birlikte, yine de gittikçe hızlanan yağmurun altında gezmeye çalışmanın zorluğu da gün gibi ortadadır. Salzburg'da rehberimizle birlikte hızlı bir şekilde şehir turu yapmaya çalışırken, yağmur bereketini üzerimize cömertçe yağdırıyordu. Her ne kadar önce buna aldırmasak da, şiddetlenen yağmur nedeniyle  insanda kapalı alanlara sığınma ihtiyacı doğuyor. Yaklaşık yarım saat süren yağmur nedeniyle, hediyelik eşya satan bir dükkândan zorunlu olarak şemsiye satın almak zorunda kalıyorum. Hiç aklımda yokken, gökyüzünün ağlayışları sayesinde,  siyah kumaş zemin üzerine bembeyaz notaların serpiştirildiği bir şemsiye sahibi olup çıkıyorum. Her işte bir hayır vardır denilir ya, ünlü besteci Mozart'ın şehrinden, yine ona yaraşır nitelikte sanatsal bir eşyayla ayrılıyorum. Belki yağmur yağmasa böyle bir şeyi satın
almak aklıma dahi gelmeyecekti, kimbilir?
 
Yağmurun ardından, soğuk havaya rağmen bizlere gülümsemeye çalışan güneşe tebessümle karşılık veriyorum. Neredeyse ikindi vakti olmak üzere. Rehberimiz eşliğinde, şehir içindeki
hızlı gezimize devam ediyoruz.
 
Avusturya,  park ve bahçe bakımına fazlasıyla özen gösterilen ülkelerden biri olduğundan, Salzburg'da rengârenk çiçeklerle süslü yemyeşil bahçelere rastlamak bizler için pek de şaşırtıcı olmuyor. Etrafa yayılan yağmur sonrası toprak kokusunun hoşluğuyla ilerlerken, önümüze güzel bir bahçe çıkıveriyor. Avusturyalı rehberimiz hızla ve rahatça bahçeye dalıveriyor. Biz de ona güveniyoruz ya, arkasından dalıyoruz bahçeye. Alman turistlerin bir kısmı çoktan bahçenin fotoğraflarını çekmeye başlamışlar bile.  Ancak o anda ne olduysa oluveriyor. Bahçenin diğer yanından hışımla çıkan bir adam, bağırarak  rehberimizin üzerine yürüyor. Rehberimizle adam arasında anlayamadığımız konuşmalar geçiyor. Sonradan öğreniyoruz ki, burası öyle turistik bir bahçe falan değilmiş. Yalnızca oldukça bakımlı bir katolik mezarlığıymış. Fotoğraf çekilmesiyse mezarda bulunanlara büyük saygısızlıkmış...

Oldukça kibar ve sakin kişilikteki rehberimiz,  öfkeli adamı sakinleştirmeyi başarıyor ve ondan özür dileyerek ardındaki turist grubunu mezarlığın diğer kapısından  apar topar dışarıya çıkarıyor.
Ne denilebilir ki bu durumda? İnançlara saygısızlık etmek elbette ki asla söz konusu olamaz.  Ancak, bizim inanç kültürümüzde yer alan, özellikle mezarlıklarda (her ne kadar buna uymayan insanlar olsa da) aşırıya kaçılmaması, sâdelikten yana olunması, hattâ daha da ileri gidilerek tasavvuf felsefesinde "Mezarlarınızın yeri bile belli olmasın." denerek derin bir manevî bilincin verilmeye çalışıldığı düşünülürse, aradaki kültür farklılığının belirginliği burada apaçık ortaya çıkıyor.  Bu durumda rehberimizin fazlasıyla süslü, rengârenk ve kocaman bir bahçeyi andıran bu alanı turistik gezinin bir parçası olarak görmesini belki biraz olsun anlayışla karşılamak gerekiyordur, kimbilir? Eğer bu anlayış gösterilemeyecekse, o zaman da böyle bir mekânın turistlere kapatılması için kesin kuralların konularak, bunların uygulanabilir hâle getirilmesi tek çözüm olacaktır belki de... (Tabi, bir tur rehberinin böyle bir yerle ilgili olarak önceden bilgi edinmemiş olması da hayli ilginç doğrusu! )
Mezarlık ziyaretinin ardından, Avrupa'nın en eski restaurantının Salzburg'ta olduğunu öğreniyoruz. Adı geçen tarihî binayı da gördükten sonra, akşamı davetkârca çağıran  ikindi vaktinde otobüsümüzdeki yerlerimizi çoktan alıyoruz.
 
Yorgun ama  aynı zamanda yeni bir kültürü tanımanın güzellikleriyle dopdolu geçen bir günün ardından, sabah geldiğimiz yollardan Viyana'ya geri dönüyoruz. Viyana'ya dönüş yolculuğumuzda, yollar bitmek bilmiyor. Akşamın siyahı, yolculuğumuza ayrı bir gizem katıyor sanki. Rehberimizin güzel sesi, gündüz saatlerindeki gibi sıklıkla kulaklarımıza gelmiyor. Çünkü bu defa otobüsün içinde başka bir sanatsal havayı soluyoruz. Açılan televizyon ekranlarında, dünya sahnelerinde sergilenen müzikal örnekleri kulaklarımızla ve gözlerimizle buluşturuluyor. Anlaşılan, Avusturya'da gözlerimiz hangi yöne baksa ve kulaklarımız hangi sese yönelse, sanatın incelikleri ve zarâfetiyle sarmalanacak, ne hoş!
 
Bizdeki otobüs yolculuklarında da ne olurdu böyle nitelikli, ruhlara şifâ olan güzel sanat eserleri sunulabilseydi? Hepsinden daha da önemlisi, sanatın ayırıcı değil aksine kaynaştırıcı ve kucaklayıcı yanı daha geniş kitleler tarafından algılanabilseydi...
 
Gecenin ışıklarının otobüsümüzün camlarına yansıdığı saatlerde, yavaş yavaş Viyana'ya doğru yaklaşıyoruz. Tur rehberimiz, otobüsteki turistlerin her birinin yanına giderek, onlara Salzburg yolculuğundan memnun kalıp kalmadıklarını soruyor. Güler yüzlü şekilde onlarla sohbet ediyor. Sıra, önümdeki koltukta oturan Japon yolcuya ve tabi ki bana geliyor. Rehberimizin sorduklarını, memnuniyetimizi ifade eden cümlelerle cevaplıyoruz. Birkaç dakikalık sohbetimizin sonunda, bize tıpkı diğer yolculara yaptığı gibi, kendisine sormak istediğimiz bir şey olup olmadığını soruyor. Arkamda oturan Alman kadının ve önümdeki Japon dostumun da merak ettiklerini fark ettiğim bir şeyi, asıl mesleğini soruyorum kendisine. Daha çok caz müziğiyle ilgilenen bir müzisyen-solist olmanın yanında, Avusturya'da önemli tiyatro oyunlarında ve müzikallerde oynayan bir tiyatro sanatçısı olduğunu söylüyor. Ardından, boş zamanlarında yalnızca ülkesini yabancılara tanıtmak istediği için rehberlik görevini sürdürdüğünü  ekliyor.
 
Rehberimizin güzel sesinin ve vurgulu ifadelerinin kökenini nereden aldığını  işte o an anlıyoruz.

Yolculuğumuzun sonunda, büyük bir saygı ve sevgi duyduğum tiyatro sanatıyla yaşamını şekillendiren ve müziğin zarâfetini tavırları aracılığıyla yansıtan, Avusturya'nın özel sanatçılarından birinin rehberliğinde günübirlik bir tura katılmış olmanın  gerçekten büyük bir şans olduğunu düşünüyorum.

Bir yandan, sanatın insan ruhunu terbiye ederek, onun hayata bakış açısını nasıl da genişlettiğini kalbimin derinlikleriyle algılarken, diğer yandan bir Avusturya atasözünde dendiği gibi, "Neşeli yol arkadaşının yolu kısalttığı" düşüncesi canlanıyor zihnimde. Bu satırları yazarken de  güler yüzlü ve samimi rehberimizi, gökkuşağının renklerini çağrıştıran, her biri farklı  kültürlerin izlerini taşıyan turist dostlarımı ve o günü sevgiyle hatırlıyorum.
 
 (*): Berfin Bahar, Temmuz 2016, Sayı 221
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

27 Haziran 2016 Pazartesi


                                       DEPREM KOMEDYENİ*

Yüzyılın felâketi sayılan Marmara depremi, her aile gibi onları da derinden sarsmıştı. Üç kişilik aile için zorunlu olarak yepyeni başlangıçların kapıları açılmıştı. Evin babası Selçuk Bey, eşi Nergis Hanım ve henüz lise öğrenimini sürdüren Yalçın’a dönerek:

“Valiliğe durumumuzu bildirdim. Büyük bir ihtimalle önümüzdeki hafta depremzedeler için hazırlanan kamplardan birine gönderileceğiz. Her türlü yeni gelişime hazır olmalıyız.” dedi.

Eşi ve oğlu, henüz birkaç gece önce sabaha karşı yaşadıkları şoku üzerlerinden tam olarak atamamışlardı. Bu nedenle Selçuk Beyin söylediklerini donuk bir şekilde onayladılar. Belki, Selçuk Bey de iç dünyasında yoğun bir duygu karmaşası ve çâresizlik yaşıyordu. Ancak bir baba olarak güçlü görünmek zorundaydı. “Erkekler ağlamaz.” denildiği için değil, yaşanan olağanüstü durum karşısında ne olursa olsun geminin kaptanının güçlü olması gerektiğine inandığı için moralini yüksek tutmalıydı.

Ağlamak mı?..

O da ağlamıştı elbet.

Depremin olduğu gece, herkes gibi aile olarak onlar da ertesi günün plânlarını yaparak yatmışlardı. Hattâ Nergis Hanım, eşinin ertesi gün katılacağı bir toplantıda giymesi için mavi gömleğini bile ütülemişti. Yalçın, yaz tatilini fırsat bilip satranç kursuna kaydolmuştu. Eğer deprem olmasaydı, ertesi gün onun için de yoğun geçecekti. Ya çok sevdiği eşi? Deprem gibi bir felâketi aklının ucundan dahi geçirmeyen Nergis Hanım da, ertesi gün için arkadaşlarıyla buluşma plânı yapmamış mıydı?

İnsanlar nasıl plânlar yaparlarsa yapsınlar, oyunu hayatın kendileri için önceden yaptığı plânlar kazanıyordu. Evet, hayat bir oyundu,  çoğu zaman oyuncularıyla dalga geçip, onlarla acı verici şekilde oynayan. Ölümün soluğunun yaşamın üzerinde olduğu saniyelerde, ilk uyanan Selçuk Bey olmuştu. Uykusu oğluna ve eşine göre daha hafifti. Yerle göğün birbirine karıştığı o ânı yaşayanlar için, bir saniye sonrasının ne getireceğini bilememenin derin girdabıyla çalkalanıyordu dünya. Apartmanlar, caddeler, duvarlar gizli bir güç tarafından önce yeraltına doğru çekiliyor, sonra tarifsiz bir basıncın etkisiyle hızla yukarıya doğru savruluyordu. Bu, defalarca tekrarlanıyordu. Bir aşağıya, bir yukarıya, bir aşağıya… Sonrasında, dünyanın kendi ekseni etrafında döndüğünü ispatlıyordu sanki bu gizli güç. Çalkalıyordu dünya gezegeninin o bölümünde ne varsa. Çığlıklar, haykırışlar gecenin karanlığına karışıyordu. Göz gözü görmüyor, yıkılan apartmanların betonları unufak oluyor, toz bulutu eşliğinde gecenin karanlığına savruluyordu. İşte o akşam, yıllardan sonra ilk defa ağlamıştı Selçuk Bey. Ailesiyle birlikte yaşadıkları apartman dairesi beşik gibi bir o yana bu yana sallanırken, kör-karanlıkta seslerini duyamadığı eşi ve çocuğuna seslenmişti önce. Seslenmek değil haykırmaktı onunki. Bir an için derin uykudaki sevdiklerinin öldüklerini sanmıştı. Aradan geçen birkaç dakika, aklını oynatma sınırına  getirmişti onu. Nelerden sonra korku ve panikle uyanan eşi ve oğlunun yaşadıklarını anladığında, gözyaşları boşanıvermişti yanaklarından. Üçü birbirine sıkıca sarılmış ve yan duvarları tamamen patlayarak çöken altıncı kattaki apartman dairelerinden  çıkabilmek için, kudurmuş köpek misali içindekileri kusan yeraltının biraz olsun sakinleşmesini beklemişlerdi. İşte en son o zaman ağlamıştı Selçuk Bey. Ölümü ensesinde hissettiği için değil, ölümün sevdiklerinin ensesinde olduğunu sandığı için ağlamıştı, hüngür hüngür.

Gecenin karanlığı iplik iplik dağılırken güne kavuşmanın ağır kokusu sarmıştı etrafı. Çığrından çıkmış mahşer kalabalığı, depremin ilk dakikalarından başlayıp, sabahın ilk saatlerine kadar çığlık çığlığa bir yaşam mücadelesi vermişti. İnsanlar, gün ağardığında domino taşları gibi birbiri üzerine yığılmış olan ve birer kibrit kutusunu andıran dev gibi apartmanların, nice canları yutan canavarlara dönüşmüş olduğuna donuk bir hüzünle şâhit oluyorlardı. Hayat, sessiz çığlıklara sahne oluyordu o sabah. İnsanlar, yıkılan evlerinin ve evlerini yuva hâline getiren  yakınlarının acılarıyla yüreklerini dağlıyorlardı. İlk dakikalardan itibaren, apartmanların altından, çok derinlerden gelen nefes sesleri, saatler geçtikçe kesiliyor, ölüme el pençe divan duruyordu sanki. Umut bitmedi hiç, günlerce dayandı yürekler. Yıkılan betonların metrelerce altından gelebilecek en ufak bir can sesiydi tek beklenen. Kimilerinin yanı başına konan umut kuşu daha fazla dayanamadı, uçtu gitti. Giden sevdikleriydi; yaşamlarını değerli kılan eşleri, evlâtları, dostları, komşuları ve kardeşleriydi. Sağ kalanların her soluk alıp verişleri işkenceden beterdi. Ölüme karşı zafer kazananlar, etraflarında yürekleri yangın yeri olan insanlar varken, yaşamın ve hayatta kalmanın ayrıcalığını algılamaktan yoksunlardı. Bir somun ekmekten bir küçük parça kopartıp, gerisini yanındaki on kişiye veren insanlar vardı o sabah. Her birinin o ekmekten sırasıyla birer parça bölüp, kalanı kadın erkek demeden kardeşiyle paylaştığı bambaşka bir bütünleşme vardı. Bir şişe suyun, birbirini hiç tanımayan ama depremin rüzgârının aynı güzergâha savurduğu insanlar arasında, ağızdan ağıza dolaştığı özel bir zaman dilimiydi o sabah. Çokluğun teklikte buluştuğu, yüzyılda bir değil, belki yüzyıllar boyunca rastlanamayacak derin bir yaşam algısı vardı o sabah. Belki de bütün algıların, gecenin alacakaranlığında tamamen tükendiği algısızlık hâliydi bu, kimbilir?

 
O sabah, Selçuk Bey ve ailesinin pek çok şanslı insan gibi; korkular, endişeler, çâresizlikler, isyanlar, umutsuzluklar ve yeniden yaşama tutunma arzusuyla dolup taştığı, ölümün ürkütücü karanlığından yaşamın umut dolu aydınlığına uzanmak için çırpındığı bambaşka bir sabahtı.

“Bütün sırtım ıslanmış.” dedi Yalçın, sabah uyanırken.

Ailesiyle birlikte şehir merkezinde boylu boyunca dizilen ve depremzedeler için tahsis edilmiş olan küçük deprem çadırlarından birinde kalıyorlardı. Kızılay çadırıydı bunlar. Her gün yaşanan artçı depremler nedeniyle en güvenlisi bu çadırlarda kalmaktı. Deprem sonrası ayakta kalabilen hasarlı evlere girmek, yetkililerce kesin olarak yasaklanmıştı. Birkaç parça eşyasını kurtarmak isteyenler engelleniyorlardı. Çünkü her an bir artçı deprem yaşanabilir ve hasarlı binalar yıkılabilirdi. Bu da, o sırada binaların içinde bulunacak insanlar için, ölüm anlamına gelirdi.

Nergis Hanım oğluna:

“Ne yapalım yavrum? Bu kadarını bulabildiğimize şükredelim. Toprak, fay hattının kırılmasından dolayı yarıklarla dolu ve yeraltı suları yüzeye çıkmış durumda. Yattığımız yerler ıslak. Birkaç gün daha sabredelim. Kısmetse depremzede kamplarına yerleşmek üzere  yakında yola çıkacağız.” diye cevapladı.

Yalçın hassas bir çocuktu. Söylediğiyle annesini üzmüş olabileceğini düşünerek üzüldü. Annesi onun bu durumunu fark edip, oğluna sarılarak yanağına bir öpücük kondurdu. “Canım oğlum benim, çok şükür Allah seni bize bağışladı.” dedi.

Delikanlının gözleri dolmuştu. Hüzünle mutluluk karışımı bir sesle:


“Sizi de bana.” diyerek, sevgiyle annesine baktı.


Sabah, eşi ve oğlu uyurken işlerini hâlletmek için erkenden çadır dışına çıkan Selçuk Bey de nihayet gelmişti. Elinde iki somun ekmek ve içi peynir dolu bir kutu vardı.

“Kamyonlarla şehir merkezinde dağıtıyorlardı, bize yetecek kadar aldım.” dedi umut dolu bir sesle.

Anne ve oğlu, her şeye ve her duruma rağmen, yaşama dört elle sarılmaları gerektiğini kendilerine hatırlatan bu sesi seviyorlardı. Üçü birlikte,  peynir ve ekmekten oluşan kahvaltılarını yaparak Sosyal Hizmetler Müdürlüğü’ne gitmek üzere yola koyuldular. Aradan geçen kısa sürenin ardından, prefabrik bir büronun camına asılmış olan listeyi inceleyen Selçuk Bey:


“Nihayet sıra bize gelmiş” dedi. “Yarın yola çıkıyoruz gençler!”

Çadırlarına dönerken, depremin hayalet kente çevirdiği şehir merkezine hüzünle baktı Nergis Hanım. Yirmibeş yıl boyunca meslek hayatının tüm güzelliklerini burada yaşamıştı. Eşiyle birlikte memuriyet nedeniyle geldikleri bu kentten, hüzünle, acıyla ve zorunlu olarak göç etmenin dayanılmaz ağırlığıyla ayrılıyor olmak yüreğini burktu. Gençliklerinin en güzel yıllarını bu kentte yaşamışlardı. Oğlu Yalçın’ın doğumu, kurduğu dostluklar, komşuları, sevdikleri birer birer aklına geldi. Nergis Hanımın gözleri doluverdi. Depremde kaybettiği arkadaşlarını düşündü. Hâtıraların en özellerini yaşatan yuvasını, yıkılan apartmanlarını düşündü sonra. Yüreği öylesine dolmuştu ki, ağlamamak için kendini zor tutuyordu.

Yalçın’ın durumu farklı mıydı sanki? O da bu kentte doğup büyümüş, ilkokul ve ortaokul sonrası, sınava girerek öğrenim hakkını kazandığı lisenin ilk senesini burada okumuştu. Kolay mıydı, her şeye yeniden başlamak? Alışkanlıklarını, gözünün görüp kulağının duyduğu tüm güzellikleri bir çırpıda geride bırakmak? “Gençlik dönemi, geleceğe umutla bakma çağıdır” derler. Oysa Yalçın, üzerine sinen ve buram buram hüzün kokan duyguların ağırlığını benliğinden bir türlü atamıyordu. Bu, onun için hiç kolay olmayacaktı.

Selçuk Bey, eşinin ve oğlunun burukluklarını ve yaşadıkları şoku hâlâ üzerlerinden atamamış olduklarını bakışlarından ve konuşmalarından  anlıyordu Onlar için üzülüyordu, tıpkı bu acıyı yaşamış bütün insanlara üzüldüğü gibi. Ancak, bu kentten ayrılmanın onlara iyi geleceğini de biliyordu.

Kendisi için de hiç kolay olmayacaktı bu zorunlu ayrılık. Ne çâre ki, hayatı uzunca bir süre kucaklamak istemeyen depremzede bu kent, geride yıkılan evlerinden kalan birkaç parça eşya dışında, bir şey bırakmamıştı onlar için. O eşyaları da zâten, oğlu ve eşinden gizli olarak çıkartmıştı Selçuk Bey. Caddelerde, hasar gören binalara giriş-çıkış yapılmasın diye gündüz vakitlerinde bile nöbet tutan askerler vardı. Nöbetçi askerlerden biri tanıdığı çıkınca, Selçuk Bey bu şansı kullanmış, üçüncü kata kadar çöken ve zar zor boş alanlardan içine girilebilen altıncı kattaki dairedeki eşyalarını çıkarmak için izin almıştı. Asker de çok kısa süreliğine olmak kaydıyla ona izin vermişti. Gerçi çamur içindeydi çıkarabildikleri, ama olsun. Bunların çoğu zorunlu ihtiyaçlarıydı. Giyim eşyalarının bir bölümü, ayakkabılar, küçük koltuklar, birkaç mutfak eşyası, oturma odasındaki masa ve küçük sandalyeler, hasar görmemiş birkaç  fotoğraf albümü vb. Öyle çok kayıp vardı ki maddi olarak aslında! Büyük koltuklar, misafir odasındaki büyük masa ve sehpa takımı, gardıroplar, yıllarca kullanılmış olmalarına rağmen deprem öncesine kadar sağlam kalabilmiş olan eski perdeler, mutfak eşyalarının büyük bir bölümü, daha neler neler... hep çıkarılamayan eşyalar arasındaydı. Maddiyata düşkün biri değildi Selçuk Bey. Elinde olanı dağıtır, devamlı “Aza kanaat etmeyen çoğu bulamaz.” derdi. Ancak, yıkılan evlerindeki eşyaların ayrı bir anlamı vardı onun için. Eşyaların tamamına yakınını, eşiyle gençlik yıllarından beri, iki memur maaşıyla, taksit taksit alabilmişlerdi. Tırnaklarıyla kazarak gelmişlerdi bu noktalara. Oysa şimdi, hepsini geride bırakıyorlardı mecburen. En çok da, üzerlerine duvar yıkıldığından alınması mümkün olmayan siyah-beyaz fotoğraf albümleri içini acıtmıştı Selçuk Bey’in. Sanki bütün anılarını o evde, yıkılan apartman dairelerinde bırakıyormuş gibi geliyordu. Gözleri dolmuştu. Duygusal bir insan olmasına rağmen hüznü sevmezdi eskiden beri. Ama bu kez, hüznün benliğini  çepeçevre kuşattığını hissediyordu. Doya doya, hıçkıra hıçkıra ağlarken, geride bıraktığı evine yüreği kan ağlayarak bakıyordu. Tek tesellisi, evlâdı ve eşiyle birlikte, böylesine büyük bir felâkette sağ kalmış olmalarıydı.

Eski arabalarıyla, kendileri için belirlenen depremzede kampına doğru yola koyulmuşlardı. Marmara’dan İç Anadolu’ya geçiş pek de kolay olmadı onlar için. Yepyeni bir denize yelken açıyorlardı adeta. Yaşadıkları yoğun acıları geride bırakmak istiyorlardı her üçü de. Şehir dışından tanıdıklarının çoğu, deprem sonrası kendilerine telefonla ulaşarak geçmiş olsun dileğinde bulunmuşlardı. Uzak kentlerde yaşayan bazı dostları dil ucuyla da olsa, bu büyük travmayı atlatana kadar onları evlerinde misafir edebileceklerini söylemişlerdi. Bu ilgi ve  üstü kapalı teklifler bile büyük bir nimetti onlar için. Bu bitkin hâllerinde en azından moral oluyordu.  Selçuk Bey başta olmak üzere, hepsi bir an önce gidecekleri yeni yerleşim yerinde, kendi düzenlerini  kurmak istiyorlardı. Kampta kalırken bunun için plân yapacak epey zamanları olacaktı.

Sabah çıktıkları yol uzadıkça uzuyor, bir türlü bitmek bilmiyordu.

”Biraz mola verelim mi?”  diye sordu Selçuk Bey.


Nergis Hanım ve Yalçın evet anlamında başlarını salladılar. Yol üzerinde küçük bir lokanta gözlerine çarpmıştı. Oraya girip karınlarını doyurdular. Çaylarını yudumlarken, Yalçın:

“Baba” dedi merakla, “Hani senin işyerinden bir arkadaşın vardı, Tarık Amca. Onun tayini buralara çıkmıştı değil mi?”

 
Selçuk Bey zihnini toparlamaya çalıştı. Deprem onu yormuştu. Ailesini toparlamaya çalışmak, onlara yeni bir hayat kurabilmek için cesur adımlar atmak kolay şeyler miydi? Zihni de, en az bedeni kadar yorgundu bu yüzden.


“Hımmm, evet, galiba öyleydi Yalçın. Buraya yakın bir ilçedeydi sanırım.” diye cevapladı oğlunu.  Ardından da:

“Nereden aklına geldi Tarık Amcan şimdi?” diye merakla sordu.

“Hiççç,  birdenbire aklıma geliverdi işte baba. Onun da bir oğlu vardı hani, Aykut adında. Çocukken ikimiz oyun oynardık. Sonradan onlar başka kente taşınınca bir daha görüşememiştik.”


“Çok doğru” dedi Nergis Hanım. İyi insanlardı. Tarık Bey’in eşi Yasemin Hanımla yıllarca, özel günlerde birbirimizi telefonla arardık. Sonra hayat şartları mıdır nedir, koptuk birbirimizden. Zâten onlar da çok uzaktaydılar. Kimbilir, nasıllardır şimdi? Yıllar değiştiriyor insanı ne de olsa. Görsek birbirimizi tanıyabilir miyiz acaba?”

“Bilmem ki” dedi Selçuk Bey.

“Neden onlara uğrayıp bir merhaba demiyoruz?” diye söze karıştı Yalçın. Böylece ne kadar değiştiğinizi ve birbirinizi tanıyıp tanıyamayacağınızı da öğrenmiş olurdunuz.”


 “Neden olmasın?” dedi Selçuk Bey. “Haydi o zaman, istikametimiz Tarık Amcanın evi!”


 Gülüştüler…

Aradan yarım saat geçmişti ki, aradıkları adrese yaklaştıklarını anladılar. Her üçünün de içlerinde, eski dostlarını yeniden görecek olmanın heyecan dolu mutluluğu vardı.

Selçuk Bey, birkaç ay önce, çalıştıkları kurumun ülke genelindeki lojman olanaklarından bahsedilen bir ortamda bulunmuştu. Eski arkadaşlardan, emekli olanlardan ve tayinle başka yere gidenlerden konuşulurken, Tarık Bey’in de adı geçmişti. Onun bulunduğu yerdeki geniş imkânlardan bahsedilmişti. Hattâ onu ziyaret edenlerden biri, Tarık Bey’in yanına uğradığını söylemişti. Bu nedenle Selçuk Bey için, Tarık Bey ve ailesinin yaşadığı mekânı bulmak pek de zor olmamıştı.

“Hafta sonu olduğuna göre, Tarık da mutlaka evdedir.” dedi Selçuk Bey. Eğer onları evde bulamazsak müsait zamanda uğrarız yine. Biz bu yollardan, daha çookkkk gider geliriz nasıl olsa!”

Arabalarını yol kenarına park ettikten sonra Selçuk Bey, eşi ve oğluyla birlikte çam ağaçlarıyla dolu geniş bir alan içinde yer alan lojmana doğru ilerliyordu. Eski bir arkadaşını göreceği için heyecan duyuyordu. Büyük bir acıdan çıkıp gelmişlerdi oraya ne de olsa. Biraz olsun moral olacaktı bu karşılaşma. Üçünün de üzerlerinden depremin yorgunluğu akıyordu. Selçuk Bey kaç gündür tıraş olamamıştı. Nergis Hanım’ın ve Yalçın’ın üzerlerinde günlerdir giydikleri kot pantolon ve renkleri solmuş penyeler vardı. Selçuk Bey’in, yıkılan evlerinden kurtarıp çuvallara doldurduğu giysiler çamur içindeydi. Bu nedenle  giysilerin temizlenmeden giyilme olanağı  da olmadığından, kaç gündür, deprem gecesinin şokunda  ellerine ilk ilişen kıyafetlerle geziyorlardı.

Selçuk Bey, kapıdaki görevliye Tarık Bey’i sordu. Görevli, eliyle ikinci bloktaki evin ilk katını işaret etti. İlk katların zorlukları kadar, güzellikleri de vardır. Kimi zaman apartmanın bahçesiyle en yakın bağlantıyı kurma şansını hep ilk katta oturanlar yakalar. O sırada arkası dönük olarak bahçedeki çiçekleri sulayan adamı hemen tanımıştı Selçuk Bey. Gür saçlarından anlamıştı onun Tarık olduğunu. Yalnızca saçlarının rengi beyaza çalıyordu artık o kadar.

“Kolay gelsin Tarık Bey!” diye seslendi Selçuk Bey. Tarık Bey arkasını döndü ve görür görmez Selçuk Bey’i tanıdı:


“Oooo Selçukçuğum, hoş geldin, seni hangi rüzgâr attı buralara böyle?” dedi memnun bir ifadeyle. Selçuk Bey gülümseyerek:

“Deprem rüzgârı” diye cevap verdi.

Selçuk Bey, Tarık Bey’in omzuna dokunarak:


 “Şükür kavuşturuna.” dedi. Ardından eski dostuna “Uzun zaman oldu, nasılsın görüşmeyeli?” diye sordu.


Tarık Bey’in keyfinin yerinde olduğu her hâlinden belliydi. Anlattıklarına bakılırsa yıllar önce ailesiyle birlikte geldikleri bu yer ona; kariyer, maddi olanaklar ve geniş bir çevre kazandırmıştı. Birkaç dakikalık konuşmasından bile bunu anlamak mümkündü.

 
Daha sonra Nergis Hanım’a ve Yalçın’a dönerek  ayrı ayrı  hatırlarını soran Tarık Bey, evinin balkonuna doğru seslenerek:

 
“Aykuttt, bak oğlum kimler geldi, anneni de çağır, aşağıya gelin birlikte” dedi.


“Balkona çıkan çocuk, “Tamam baba!” dedikten sonra içeriye girdi.


Az sonra reçine ve gül kokularına bulanmış bahçede, eski dostlar kucaklaşıyor, yıllardır görüşememiş olmanın acısını çıkarıyorlardı. Kadınlar ve delikanlılar kendi aralarında ayaküstü de olsa derin bir sohbete dalmışlar, hasret gideriyorlardı. Yasemin Hanım, Nergis Hanım’a ağız ucuyla:

“Televizyonda izledik sizin oraları. Çok üzüldük depreme. Ağladığımı bilirim vallahi! Gelmiş geçmiş olsun Nergisciğim” dedi.


“Sağolun” dedi Nergis Hanım. Başka ne diyebilirdi ki zâten?

Böyle bir olayı bizzat yaşamış olmakla, uzaktan film izler gibi algılamaya çalışmak arasında dağlar kadar fark vardı elbette. Nergis Hanım bunu çok iyi biliyordu. Aynı acıyı bizzat yaşamamış olan insanlardan başka ne bekleyebilirdi ki? Onlar da haklıydılar kendilerince. Nergis Hanım, duygudaşlığın sınırlarının ne kadar daraldığını, yaşadıkları bu felâkete dışarıdan bakıp, onların iç dünyalarının derinlerine inme gereğini duymayanlar sâyesinde öğrenmeye başlamıştı artık.

Tarık Bey bir ara ortadan kayboldu. On dakika sonra geri geldiğinde, elinde  görünüşünden oldukça pahalı olduğu anlaşılan bir kamera vardı. Hiçbir şey demeden, üstelik bir izin bile istemeye gerek görmeden, Selçuk Bey’i, Nergis Hanım’ı ve Yalçın’ı kameraya çekmeye başladı. Ne olduğunu, adamın ne yapmaya çalıştığını anlayamadılar hiçbiri. Tarık Bey, elindeki kamerayı kullanırken, bulunduğu yerden geriye gidiyor, konumunu değiştiriyor, sözde farklı açılardan bir belgeselci edâsıyla misafirlerini kameraya çekmeye çalışıyordu. Birkaç dakika sürdü bu durum. Selçuk Bey en sonunda dayanamadı ve biraz da sinirlenerek:

“Tarık, sen ne yapıyorsun Allah aşkına? Depremden çıkıp geldik biliyorsun. Görmüyor musun, perişan durumdayız hepimiz?” diye sordu. Tarık Bey oldukça ukalâca ve her şeyi ben biliyorum edâsıyla:

“İyi ya işte, ben de onun için çekiyorum ya zâten.” diye cevap verdi.

Tarık Bey, misafirlerini hâlâ utanmadan  kameraya çekmeye devam ediyor, Selçuk Bey’in az önce kendisine söylediklerini sanki duymamış gibi hiç istifini bozmuyordu. Ayrıca garip bir şekilde, büyük bir televizyonda kameraman olarak görev yapıyormuşçasına kendinden emin bir tavır sergiliyordu. Bu da yetmezmiş  gibi, yaptığının çok özel bir iş olduğundan o kadar emindi ve bundan dolayı kendisiyle o kadar gurur duyuyordu ki, bunu yüzüne yayılan küstahça tebessümünden kolayca anlamak mümkündü.

Nergis Hanım ve oğlu birbirlerine bakıyorlar, “Ne yapıyor bu adam, neler oluyor burada? diye sorarcasına bakışlarını Selçuk Bey'e yöneltiyorlardı. Yasemin Hanım, belli ki eşinin bu saçma sapan hâllerine alışkındı. Hiçbir tepki vermiyor, yalnızca Tarık Bey'i izliyordu. Aykut da annesinden pek farklı sayılmazdı.

Selçuk Bey en sonunda dayanamadı ve:

“Tarık Bey, ne yapıyorsunuz siz Allah aşkına! “diye gâyet resmî ve kızgın bir ses tonuyla adama bağırdı.

“Ne yapacağım, kameraya çekiyorum sizi. İbret olsun insanlara diye. Depremzedelik nasıl bir şey, izleyip öğrensinler. Bunu arkadaşlarıma göstereceğim.” dedi adam utanmazca.


Selçuk Bey, genel olarak oldukça sakin bir mizaca sahipti. Ancak, yıllardır görmediği eski mesai arkadaşı Tarık Bey’in  son sözleri bardağı taşıran  damla olmuştu:

“Ne ibret olması! “İnsanlar Âlemi” belgeseli mi çekiyorsun be kardeşim!” diye bağırdı. “Anlaşılan tayin yerin, mevkiin değişince, sen onlardan daha fazla değişmişsin! Saçların ne kadar beyazladıysa, için de o kadar kararmış senin! Tühhh yazıklar olsun sana! Yüzyılın felâketinden çıkıp gelen ve seni ve aileni dost kabul ederek ziyaret eden insanlara yaptığına bak! Allah selâmet versin senin gibilere!

Sonra da, eşi ve oğluna “Haydi, gidiyoruz!” dedi sinirli bir şekilde.

 
Nergis Hanım eşini ilk kez böyle görüyordu. Oğluna “Haydi çocuğum, babanın dediğini yapalım” şeklinde bir bakış attı.

Selçuk Bey yine de büyüklük bizde kalsın düşüncesiyle, misafir oldukları aileye döndü ve onlara “Allahaısmarladık.” diyerek sinirli ve kırgın bir şekilde oradan ayrılmak üzere bahçe kapısına doğru yöneldi. Eşi ve oğlu da, hızla yürüyen Selçuk Bey’e yetişmeye çalıştılar. Elindeki kamerasını bir çocuğun oyuncağını tutması gibi sımsıkı tutan Tarık Bey, koşarcasına oradan ayrılan  eski mesai arkadaşının ardından, duyarsız bir insanla, ne olduğunu anlayamamış bir insanın mimiklerinin  karmaşası olan donuk yüz ifadesiyle bakakaldı. Hiçbir şey demeyi düşünmeden üstelik…


Aradan geçen bir saat boyunca, arabanın içinde tek bir kelime konuşmayan kalbi kırık üç insan vardı. Kırgınlıkları yalnızca, yaşadıkları trajediyi kendince adeta bir komediye dönüştürmeye çalışan eski bir dostun, insanı hayretler içinde bırakacak kadar düşük bilinç düzeyiyle  sergilediği davranışı değildi elbet. Tarık Bey, hayat yolculuklarında karşılarına çıkan, ruhsal anlayış seviyesi oldukça düşük, ne ilk, ne de son insan olacaktı. Bir hafta önce yaşadıkları deprem, binaları yerle bir etmemişti sadece. Yüreklerini de incitmiş, birer yıkıntı hâline çevirmişti. Her şeyin yaratıcıdan olduğunu bilmekle birlikte ellerinde olmadan kalplerinde derin bir yara açılmıştı. Kolu kanadı kırık kuşlar gibi hissediyorlardı kendilerini. Canlarının sağ olması en büyük şükür nedenleriydi. Ama ya depremde kaybettikleri sevdikleri, bizzat tanımadıkları hâlde acılarının ateşiyle yandıklarına şâhit oldukları insanlar? Ya sıcak yaz gününe karışan ve ortalığı sanki bir kasap dükkanındaki ağır kokulara bulayan, sokaklarda  oraya buraya saçılmış olarak bekletilen, içleri insan bedenleriyle dolu siyah ceset torbaları?.. Tüm bu görüntüleri ve hisleri, zihinlerinden ve benliklerinden atmaları kolay mıydı gerçekten?

Gün akşama dönerken, depremzedeler kampının giriş kapısında, hayata yeniden tutunmaya çalışan üç insan vardı. Yüzyılın felâketi olarak görülen yaşadıkları büyük olay karşısında; içlerinde beliren öfkelerine, hayata ve insanlara dâir kırgınlıklarına ve târifsiz yoğunluktaki acılarına rağmen yüreklerindeki sevgi ve umut dolu kıvılcımları yeniden aleve dönüştürmeye çalışan üç yaşam savaşçısı vardı.

(*): IHLAMUR, Nisan 2016, Sayı 42