22 Temmuz 2015 Çarşamba

 
 
                                                        ORAK  TARLASI*
 
Bizim oralarda buğdayların hasat zamanı neşe içinde geçer. Genci yaşlısı, kadını, erkeği kenetlenir âdetâ. Yaz sıcağıyla terleyen alınlar, nasırlı parmaklarla kurulanır. Güneşe teslim olmuş kısık gözlere kan oturur. Yine de hiç  kimse hâlinden şikâyet etmez; şükür içinde orağıyla buğday başaklarını kucaklaştırır.  
 
Yanık tenli ve al yanaklı köylülerin, ellerinde oraklarla çalışırlarken cıvıldaştıklarını duyarsınız. Yanlış duymadınız; sahiden cıvıldaşırlar bizim köylüler. Köyümüzü bilmeyenler, olur ya köy yolundan geçerek bir yerlere gidiyorlardır, buralarda büyük bir kuş sürüsünün yaşadığını sanabilirler. Eğer yolları doğrudan doğruya köyümüze düşerse, o zaman da  rüzgârla bir o yana bir bu yana  savrulan sapsarı başakların arasından gökyüzüne karışan insan seslerine tanıklık ederler.
 
Sabahın erken saatlerinde başlayan hasat işleri, öğlene doğru güneş tepeye kurulmaya hazırlanırken iyice ağırlaşır. Dudaklar susuzlukla kavrulur. İşte o zaman, saatlerdir ağaç altlarında bekletilen güğümlerdeki  buz gibi su ve ayran, güneşin altında tarlaya canını katanlara şifâ olur. Kuyu suyunun konduğu büyük kovalarda soğumaya bırakılmış karpuzlar çatırtadılarak parçalanır. Köy ekmeği ve peyniri de o sırada tarlada kaç kişi varsa o kadar parçaya bölünür. Güle oynaya yenilen öğle yemeğinin ardından, biraz olsun soluklanan köylüler yeniden var güçleriyle çalışmaya başlarlar. Oraklarını canla başla savurmaya devam ederler.
 
Tüm bunlar, çalıştığım sağlık ocağındaki odamdan dışarıya bakarken nasıl olduysa aklıma geliverdi. Bu küçük köyde doktor olarak çalışmaya başlayalı  henüz birkaç ay oldu. Kendi köyüme benzettiğim için olsa gerek, buralara alışmak benim için hiç de zor olmadı. Köylülerin sıcakkanlı ve çalışkan yapıları, yoklukla yoğrulan hayatlarının içinden gözle görünmez zenginlikleri bulup çıkarma becerileri etkiledi beni. Şu sıralar Ağustos ayının sıcağıyla kavrulan günleri yaşıyoruz. Köyün erkekleri gün boyunca tarlalarında hasat işleriyle uğraşıyorlar. Orak kullanan çok az, genellikle makineli hasatı tercih ediyorlar. Bu durum, benim köyümdeki hasat mevsimlerine göre, hasat döneminin bu köyde daha sıradan geçmesine neden oluyor. Kimbilir, belki de bana öyle geliyordur?
Gün içindeki yoğunluğun ardından, ne zaman dinlenmek için gözlerimi kapatsam hep o sahne geliyor aklıma. Aynı olayı yaşıyormuşçasına tüylerim diken diken oluyor; kendimi nedense bir tuhaf hissediyorum.
Yıllar yıllar önceydi. Ben o zamanlar, yedi-sekiz yaşlarında, bitlenmeyeyim diye saçım köy berberi tarafından sıfıra vurulmuş hâlde ortalıkta gezen köy çocuklarından biriydim. Ailem çiftçiydi. Genellikle buğday ve arpa hasat zamanlarında ayak altında dolaşmayayım diye, anacığım oynamam için hafta pazarından  bana kırmızı bir top almıştı. Köydeki arkadaşlarımla maç yapayım derken, annemin biriktirdiği parayla aldığı o güzelim topu iki günde patlatmıştım da, anam da benim kafama patlatıvermişti.
“Sana bir daha top falan yok oğul!” diye çıkışmıştı sonra. Saatlerce ağlamıştım. Topu patlattığım için değil, anamı üzdüğüm için.
Anam ve babam evimizin uzağındaki tarlaya hasat için gittiklerinde beni götürmüyorlardı. Önceleri ayak altında dolaşmamam için böyle davrandıklarını düşünüyordum. Sonra kendi aralarında konuşurlarken “ Oğlan korkar oralarda, sakın gelmesin” dediklerini duydum. Çocukça bir dille nedenini sorduğumda önce cevap vermediler. Ben ısrar edip mızmızlanmaya başlayınca da, hâlimden bıkmış olmalılar ki, “Güneş çok yakıcı, ondan korkarsın sen.” deyiverdiler. Doğru değildi bu, biliyordum. Ama babamı kızdırmaktan korktuğumdan onlara hiçbir şey demedim. O an, onlara güneşten hiç de korkmadığımı göstereceğime dair  kendi kendime söz verdim.
 
Anam ve babam bir sabah erkenden, uzaktaki buğday tarlasına çalışmaya gittiler. Ablam ve ben evde yalnız kalmıştık. O gün nasıl olduysa içimden bir ses beni ısrarla o tarlaya çekiyordu. Güneşten korkmayacağımı göstermeliydim. Ablamdan gizli olarak tarlaya kaçma plânları yaptım. Önce  her zamanki gibi inekleri suya götürdüm; dönüşte onları damlarına yerleştirdim. Folluktan yumurtaları toplayıp, her birini dikkatle eski hasır sepete koydum. Sepeti büyük bir dikkatle, o an mutfakta yoğurt mayalayan ablamın yanına götürdüğümde kızcağızın yüzünde güller açtı. Köy hayatında eğer işlerin yoğun olduğu bir dönemdeyseniz, hangi işin ucundan tutarsanız tutun minnete geçerdi. Sanırım ablam da böyle düşünmüş olmalı. Bana sevgiyle baktıktan sonra kapının önüne oynamaya çıkabileceğimi söyledi. Günün geri kalan kısmı artık bana aitti. Üstelik, hafta pazarında satılacak peynir ve tereyağ yapım işleriyle uğraşacak ablamın gün boyunca başını kaşıyacak vakti yoktu. Yokluğumu fark etmesine imkân yoktu. Böylece dikkat çekmeden plânımı hayata geçirebilirdim.
Birkaç saat boyunca, komşu çocuklarıyla ağaç dallarından yaptığımız arabalarımızla oynadık. Saklambaç ve beş taş oynadıktan sonra da öğlen sıcağı yavaş yavaş kendisini hissettirmeye başlayınca, serinlikte buluşmak üzere sözleşip ayrıldık.
Uzaklardan, orak tarlasında çalışan köylülerin sesleri geliyordu. Anama ve babama hasat sırasında yardım eden birkaç komşumuzun cıvıltıyı andıran sesleri sanki göğe karışıyormuş gibi geldi bana. Babamın kalın sesini evimizin önündeyken bile  rahatlıkla duyuyor ve ayırt edebiliyordum.
“Ver elini tarla!” diyerek oynaya zıplaya seslerin geldiği tarafa doğru yürümeye başladım. Onbeş-yirmi dakika kadar yürümüş olmalıyım. Sarı başakların kendilerini rüzgâra bıraktıkları tarlanın başına gelince, birdenbire kendimi  sarı renkli çil çil altınların olduğu bir küpe düşmüş gibi hissettim. Çocukluk işte! Önümde uzanan, uçsuz bucaksızmış gibi görünen tarla, adeta sarı bir buğday denizini andırıyordu. Gökyüzünde güneş tam tepede gülümsüyordu. Köylüler ve başaklar  güzelliğinin hatırına güneşin yakıcılığına razıymış gibi görünüyorlardı. Alınlarındaki boncuk boncuk terleri silerken, soflarına gelecek ekmeği hasat etmenin huzurunu yüzlerine yerleştiren köylüler  oraklarını tebessümle sallıyorlardı.
Anam ve babam tarlanın epeyce ilerisinde çalışıyorlardı. Benim geldiğimi fark etmemişlerdi. Beni görseler çok kızarlardı mutlaka. Oysa kızmalarına ne gerek vardı ki?
 
 Başımı gökyüzüne doğru kaldırıp güneşe baktım. Gözlerim kamaşmıştı.
Korkmuyordum işte, hayır güneşten korkmuyordum! Nereden çıkarmışlardı gökyüzünün gözbebeğinden korktuğumu? Çocuk muyum ben sanki? Başımı göğe kaldırmış, güneşi içime sindirmeye çalışırken etrafımda dönmeye ve şarkılar söylemeye başladım. Neşeyle mırıldanıyor, “Ben güneşten korkmuyorum ki, korkmuyorum ki!” diyerek kendimden geçiyordum. Ayaklarımın altındaki kuru samanların hışırtısıyla birlikte, yakınımda hasat yapan köylülerin oraklarını buğday başaklarına doğru savurduklarını seslerinden anlıyordum. Dönmeye devam ediyordum:
“Ben güneşten korkmuyorum ki, ben güneşten korkmuyorum ki!”
Ne olduğunu anlayamadan, yanımdaki adamın birdenbire beni hışımla kavrayarak yukarıya  kaldırdığını ve sinirli ve korku dolu bir sesle:
 
“Aman Allah’ım, evlat senin ne işin var burada?” diye bağırdığını duydum. Küçük bedenim, iri cüsseli köylünün ellerine teslim olmuştu. Bağırsam mı, sussam mı o an bilemedim. Ne olduğunu anlayamamıştım ki, tepki vereyim. Ansızın samanlarından arasından dalgalanarak hızla bir şeyin geçtiğini gördüm. Sarı hasat artıkları kımıldıyordu. Beni kollarında tutan köylünün:
“Yılan var, yılan, işte şurada!” diye arkadaşını uyaran bir sesle bağırdığını duydum. İşte o an ne olduysa oldu. Bugün bile, mesleğim doktorluk olmasına rağmen anlatırken içimin tuhaf olduğu o sahneyi ömrüm boyunca unutmam mümkün değil.
Anlattığım olay, saniyeler içinde gerçekleşmişti. Beni yılandan korumak için apar topar kollarıyla kavrayıp havaya kaldıran köylüyü fark etmeyen diğer köylü, çalışmanın hararetiyle orağını şiddetle arkadaşının bulunduğu tarafa doğru savurmuştu. O an, ayaklarımızın altındaki  buğdayları hasat etmek için yapılan hareket, beni  çok zehirli  olarak bilinen engerek yılanından kurtaran köylünün diz kapağını koparıp atmıştı. Adamcağızın inlemeleriyle, anam ve babamla birlikte çalışan tüm köylüler başımıza toplanmıştı. Acısından ne yapacağını bilemeyen köylü, beni “Pat!” diye düşürürcesine yere bırakmış ve kanlar içinde kalan pantalonunu yırtarak diz kemiği görünen bölüme ayağının altındaki samanları basmıştı.
 
Büyük bir şans eseri,  bizim tarlada çalışmak için traktörüyle gelmiş bir köylü, adamı kucakladığı gibi traktörüne götürdü. Köylünün yanında babam ve bir başka köylü de vardı. Köyün  hemen dışında bir sağlık kabini vardı. Yapılan ilk müdahaleyle kanama durdurulmuş ve hasta hemen ilçedeki hastaneye sevk edilmişti.
Bu olay, beni çok etkiledi. Büyük sözü dinlememenin ezikliğini ve utancını ömrüm boyunca içimde hissettim. Güneşten korkmasam da yılandan çok korktuğumu yine bu olay sayesinde öğrendim.
Bir de, benim için bacağını kaybetme tehlikesiyle karşı karşı karşıya kalan o köylünün şahsında, köy insanına vicdan borcumu ödemek için doktor olma kararı aldım.
Ben, işte tam da o gün, köy kokan sağlık ocaklarında, yardımsever ve yokluğu varlığa çeviren köylülere şefkat dolu elimi uzatmaya, çocuk yüreğimle ant içtim.
 
(*): Berfin Bahar, Temmuz 2015, Sayı 209
 

20 Temmuz 2015 Pazartesi

                                           KİRACI
 
Liseden sonra üniversite eğitimine başlamak, her genç insan için, birdenbire bir macera filminin başrol oyuncusu olmak demektir. Nereden çıktı bu macera tanımlaması şimdi demeyin sakın. Düşünsenize bir kere: Eğer hayat yolculuğunuz normal seyrinde devam etmiş ve çalışmalarınız sonuç vermişse; liseden mezun olduktan sonra, önceleri sâdece adını bildiğiniz ve hayâlinizde beliren dev binalarla özdeşleştirdiğiniz, sonrasındaysa bunun pek de gözde büyütülecek bir şey olmadığını anladığınız “üniversite”de bulursunuz kendinizi. Genellikle ailenizden uzakta, yepyeni bir şehirde, yeniliklerle ve sürprizlerle dolu bir hayata merhaba dersiniz. Bu öyle bir hayattır ki: sizi hamur gibi yoğurur şekle sokmak için. Oranızdan buranızdan çekiştirir, tokat atar, sallar; bazen acı, bazen tatlı tecrübelerle kıvamınıza kıvam katar. Henüz yirmili yaşların başındayken üniversiteden mezun olduğunuzda ise, artık siz o eski siz değilsinizdir. Aldığınız eğitimin yalnızca hayata bakış açınızı biraz daha genişlettiğini hissetmekle birlikte, esas olgunlaşma ve gelişimin üniversite sonrasına kaldığını hissedersiniz içinizde. Bunu algılayabildikten sonra, üniversite eğitimi almakta sorun yoktur zâten. Her bir deneyimin ruhunuza katacağı olgunluğun güzellikleriyle hayatınızı bezemekse, sâdece sizin elinizdedir.
Elinizde olan bir şey daha vardır, o da: aradan geçen senelere rağmen hafızanızda yer etmiş olayları başkalarının yaşam öykülerine katarak, hem kendinizi hem de onları çoğaltmaktır.
Hiç unutmam: Üniversiteye girdiğim dönemde, okulumun bulunduğu Anadolu’nun karakışıyla meşhur kentlerinden birinde,  birkaç gün boyunca sabahtan akşama kadar kiralık ev arayıp durmuştum. Beni ev aramaya iten neden, yurt olanağının tarih olarak ilerilere sarkacak olmasıydı. Yanımda ailem, kiralık ilânı gördüğümüz her evi sorar olmuştuk. Neyse ki, sonunda aradığımız evi  bulduk. Bu ev hem maddi açıdan kesemize uygundu, hem de araştırmalarımıza göre bulunduğu semt, öğrencilerin kalabilmesi için oldukça güvenli sayılıyordu. Ev sâhibesi güler yüzlü ve sıcakkanlıydı. Al yanaklarıyla dikkatimi çeken bu kadın, köyden kente göç edenlerdendi. Gözü tok ve iyi kalpli birine benziyordu. Oldukça eski görünen üç katlı  evinin en alt katında kendisi yaşıyordu. Orta katta kiracıları vardı. En üst kat ise, sanki bilinçli olarak öğrenciler için yapılmıştı. İki küçük oda ve mutfaktan oluşan bu çatı katının tek olumsuz yanı, eskiden köylerde olduğu gibi tuvaletinin dışarıda olmasıydı. Mutfak balkonunun içinden ayrı bir kapı açılmış, tuvalet sanki özellikle oraya gizlenmişti. Neyse, o kadarcık kusur kadı kızında da olur deyip kiraladık bu evi.
 
Sonbahar başında taşındım o eve. Üniversite heyecanı bir yandan, eve alışma dönemi diğer yandan, epey farklı bir tecrübe yağmuruna tutulmuş gibi hissediyordum kendimi. Eee, ne de olsa gencecik bir delikanlıydım o yıllarda. Genellikle ev sahipleri, öğrenciye evlerini kiralamak istemezler. Hele bu öğrenci erkekse, şansı yarı yarıya azalmış demektir. Erkek öğrenci demek: evinizi bakımsızlıktan küflendiren, orayı burayı savaş alanına çeviren, evi hurda hâline getiren bir yaratık demektir. Gerçekten öyle bakılırdı erkek öğrencilere. Kız öğrenciler öğrenciydiler, erkek öğrencilerse çoğu zaman birer yaratık idiler. Ben şanslıydım yine de. Ev sâhibem, o sıralarda askerliğini yapmak üzere uzaklara giden oğlu yerine koymuştu beni. Ailesinden, düzenli olmayı ve kendine yetecek kadar  ev temizliğini öğrenmiş biri olmam da işimi kolaylaştırmıştı doğrusu. Zamanla, pasaklı erkek öğrencilerden biri olmadığımı anlamıştı. Arada bir, esprili bir şekilde “Seni alacak kız yaşadı oğul!” deyişinden anlıyordum bunu. Tereddütleri yoktu bana dâir. Evini iyi kullanacağım konusunda, biraz da benim gayretlerimle tabi, kısa zamanda ikna olmuştu. Kocasını yıllar önce kaybeden kadıncağız, yaşlı babasıyla birlikte yaşıyordu. Kimi zaman, merdivenlerde ayak seslerimi duyunca okuldan döndüğümü anlıyor, evinin kapısında belirerek her zamanki güleç haliyle beni yemeğe çağırıyordu. Üç katlı evi olan birine göre oldukça tasarruflu yaşadığı söylenebilirdi. Sonradan öğrendiğime göre, elinde avucunda ne varsa fakirlere dağıtıyordu. Bu, keyfi bir dağıtış da değildi üstelik. Özellikle yaşlı ve hasta olanlara yönelik olarak faaliyet gösteren birkaç kuruma yıllardır düzenli bir ödeme yapıyordu. Öğrenim hayatım boyunca, bundan hiç bahsetmedi bana. Mahalle komşularından duymuştum bunu. İşte bu nedenle, çoğu zaman çekinirdi ikramda bulunurken. Evinde yemek olarak farklı yiyecek çeşitlerinin olmamasından  utandığını hissederdim. Oysa bugün bile aklımdadır:  orada, o sıcacık ortamda yediğim sâde omletin tadı. Bana dünyanın en güzel yemeklerini sunsalar, asla değişmem o lezzeti. Evdeki yaşlı amcayla da kaynaşmıştık zamanla. Köy insanının sıcaklığını yansıtıyordu o da. Ailemin maddi durumu pek iyi olmadığından, bâzı dönemler  kirayı denkleştirip tam gününde ödeyemediğimde ev sâhibem ve babası mahcup olmamam için farkında değillermiş gibi yaparlar, utanarak olanak(sızlık)larımı ifâde ettiğimde “Acelesi yok oğul, sonra verirsin” diyerek bana anlayış gösterirlerdi. Günümüzde de böyle insanlar vardır mutlaka.  İşte, benim o toy hâlimle, ailemden uzakta tek başıma hayatı sırtlamaya çalıştığım o günlerde, birer armağan olarak karşıma çıkan ve hâfızama kazınan iki kıymetli insandı onlar. Tâ ki, bu düşüncemde yanılıp yanılmadığımı sorguladığım o akşama kadar.
Bir akşam, ertesi günkü sınavıma çalışırken tâbir yerindeyse, masa başında sızıp kalmışım. Uyandığımda bir de baktım ki her yer zifiri karanlık. Belli ki saat gece yarısını çoktan geçmişti. Bulunduğum odanın ışığını yaktım ve  hemen pijamalarımı giyerek mutfağa yöneldim. Mâlum, tuvalete mutfak balkonundan geçiliyordu. Mutfağın ışığını yakar yakmaz bir de ne göreyim? Beyaz badanalı duvarda siyah iri puanlar oluşmuş. Ben daha gecenin sersemliğini üzerimden atamadan ve  ne olduğunu anlayamadan, siyah puanlar oraya buraya kaçışmaya başlamasınlar mı? Aman Allah’ım, mutfağı karaböcekler basmış! Hem de ne basmak! Belki onlarcası birarada. Hani şu karafatma da denilen böcekler var ya, işte onlardan bahsediyorum. Hayâl mi görüyorum yoksa deyip, bir kere daha baktım. Hayır yanılmıyordum. Ortalık sanki korku filmi gibiydi. Hışımla yöneldiğim  mutfağın kapısını hızla kapattığımı hatırlıyorum. Gülmeyin bana sakın, böcekten falan korkmam ben aslında. İnsan hiç korkar mı şu kadarcık şeylerden? Ama o an öyle garip bir durumdu ki yaşadığım. Mutfağın bir grup, siyah ve iri canlı tarafından istilâ edildiğini sandım resmen. Zâten ayılamamışım henüz, saatlerdir sandalye üstünde çalışmaktan her yerim tutulmuş, bir de olana bakın siz şimdi! Aklıma ilk gelen çözüm yolu, hemen yatıp bu işi gündüz gözüyle hâlletme fikri oldu. Telâşla odama döndüm. Garip ve endişeli bir ruh hâliyle yatıp uyudum. Ertesi sabah, mutfağın kapısını yine endişeyle açtım. Kimbilir nasıl bir manzarayla karşılaşacaktım? Korktuğum gibi olmadı. Ortada bembeyaz duvarlardan başka bir şey yoktu. Belki de ders çalışmaktan dolayı çok yorulduğumdan, hayâl gördüm dün gece diye düşündüm. Evet, evet, mutlaka hayâl görmüştüm.
 Gün boyunca sınav ve okul  derken akşamı ettim yine. Ama bir görseniz beni, içim  öyle ferah ki. Sınavım güzel geçmiş, daha ne isteyeyim? Üstelik akşama doğru evime dönerken, dün gece gördüğüm kâbusla ilgili endişelerim tamâmen yok olmuştu. Tek yapmam gereken, evime gider gitmez birkaç saat zihnimi dinlendirmek ve gece boyunca huzur içinde uyumaktı. O akşam yattığımda, benimle birlikte sanki evim de huzur içindeydi. Sabaha karşı henüz güneş doğmadan, yine mutfağın içinden geçmem gerekiyordu. Dinlenmiş bir zihinle kalkmıştım bu defâ. Ortalık karanlık olduğundan önce mutfağın ışığını açtım. Aman Allah’ım, bir de ne göreyim! Bu defa dün gece gördüğüm kâbusun oyuncuları sayıca iki kat görünüyorlardı. Mutfağın duvarları baştan başa siyah böceklerden oluşan duvar kâğıtlarıyla bezenmişti. O an, tam anlamıyla ayık da olduğumdan, gördüklerim karşısında gerçekten  çok ürktüğümü ve bedenimi bir titremenin aldığını bugün gibi hatırlıyorum. Bu işin kadını, adamı yok arkadaş. Korku duygusu cinsiyete falan da bakmıyor öyle. Doğa gezintilerinde rastladığınız börtü böceklerle de ilgisi yok böyle bir durumun. Öyle sayıca da tek tük değiller ki. Eviniz böcekler ordusu tarafından işgâl edilmiş durumda. O manzarayı görmemle  birlikte mutfağın kapısını “Patt!” diye hızla çarpmam bir oldu. Sabahı zor ettim. Gün ışığı evin içine girdiğinde, yine kaybolmuşlardı dâvetsiz misafirlerim tabi.  O gün okulda öğlene doğru dersim vardı. Okula gitmeden önce  ilk iş olarak, ev sahiplerime durumu anlatmam gerektiğini düşündüm. Teyze ve babası öylesine anlayışlı, ılımlı insanlardı ki mutlaka bana yardımcı olacaklarından ve yol göstereceklerinden emindim.
 
Aradan geçen bir saat boyunca evimde moralim bozuk olarak volta atıp durdum. Okula gidecek hâlim kalmamıştı. Ev sahiplerim tarafından umduğum gibi karşılanmamıştım. Kiracıysanız, suçlu olan taraf dâima siz olursunuz. Hele de kiracı olan bir öğrenciyseniz, en küçük bir olumsuzlukta bütün oklar sizi hedef alır.
 
Durumu anlatır anlatmaz, ev sâhibem sanki bambaşka bir kılığa bürünüvermişti. Ne pisliğim kalmıştı, ne de evlerine çok kötü bakmam. Üstelik benden önce evlerinde  hiç böyle bir sorun yaşanmamıştı. Yoksa girip çıktığım kirli yerlerden mi getirmiştim o böcekleri acaba? Daha ne diyeyim size, aklınıza gelebilecek en saçma senaryoların baş kahramanı olup çıkıvermiştim onların gözünde. Birkaç kez durumu izah etmeye çalıştıysam da başarılı olamadım. İki gün öncesine kadar oldukça temiz ve titiz olduğumu düşünen ev sahiplerim için, o olaydan sonra bir günah keçisiydim artık.
Öğrenci olunca, öyle kolay kolay da ev değiştiremiyorsunuz.  Kısıtlı olanaklarla geçinmeye çalışırken bunu nasıl yapabilirsiniz ki? Tek çâreniz, içinde bulunduğunuz ortamla uyum içinde yaşamaya gayret etmektir. Ben de öyle yaptım. Evimin her odasına böcek yemi tabletleri yerleştirdim. Gün içinde, okula gitmeden önce evimi ilâçlıyor, her ne kadar kendilerine kıyamasam da, dâvetsiz misafirlerimden bu yolla kurtulmaya çalışıyordum. Başka çârem de yoktu ki zâten.
Günler günleri kovalarken, konu kapanmış ve oturduğum evin sahipleriyle aramdaki buzlar erimiş gibi görünse de, içimdeki burukluk hep benimleydi. Hani bâzen yüreğinizin tâ derinlerinde, siz istemeseniz de, karşısınızdaki kişilere karşı yaşadığınız bir kırgınlık duygusu vardır. İncinmişsinizdir bir kere. Belki o insanlarla yine güzel ilişkiler içindesinizdir; ama dile getirmeseniz de, o kırgınlık hep saklı kalır. Benimki de böyle bir duyguydu işte.
Derslerle dolu dolu geçen zaman hızla ilerliyordu. Yaşadığım eve taşınalı iki ayı geçmişti. Sonbahar güneşinin, aydınlığını ve sıcaklığını yeryüzüne cömertçe sunduğu günlerden biriydi. Mutfak balkonundaki eski sandalyeme kurulmuş, bir elimde kitabım diğer elimde çayımla hafta sonunun tadını çıkarıyordum. O da ne? Alt kattan gelen bir kadın çığlığı duyuluyordu. Hem de ne çığlık! Öyle bir çığlıktı ki bu, nasıl  irkilmişsem artık elimde tuttuğum bir fincan sıcak çay olduğu gibi üzerime dökülüverdi. Bu sarsıntı benim ikinci defâ irkilmeme neden olmuş, tatil gününün üzerimdeki huzurlu ve gevşek hâli yerini dikkat kesilen bir insanın ruh hâline bırakmıştı. Böylece, bağırıp çağırmaya ve öfkeli konuşmalara dönüşen bu çığlığın sahibinin, ev sâhibem olduğunu anlamıştım. Ne olmuştu da, kadıncağız bu kadar çileden çıkmıştı acaba? Önce balkondan aşağıya başımı sarkıttım, duyduğum sese kulak vermeye çalıştım. Baktım olacak gibi değil, en iyisi hemen kapılarına gidip neler olduğunu öğrenmek diye düşündüm. Yardımcı olabileceğim bir şeyler olabilirdi belki. Hemen alt kata indim. Kapısı ardına kadar açık dairenin, mutfağından gelen insan konuşmaları ve harâretli tartışmalar duyuluyordu. Zili çaldım. Ev sâhibemin “İçeriye gelin!” diye mutfaktan seslenmesi üzerine hızla eve girerek mutfağa yöneldim. Bir de ne göreyim! Mutfağın duvarlarında oradan oraya salına salına yürüyen karafatmalar, yok mu? Hiç istiflerini de bozmuyorlardı üstelik. Belli ki gün ışığı bu defa onları durduramamıştı. O da yetmezmiş gibi, bu böceklerin en büyüklerinden üç tanesi  birer ikişer lavabonun içine girip çıkmıyorlar mı? Ev sâhibem eline aldığı sert bir kütükle onları öldürmeye çalışıyor, üzerlerindeki kitin tabakasına güvenen davetsiz misafirler ısrarla direniyorlardı. Kadıncağızın yanakları sinirinden alev alev yanıyordu. Mutfağın bir köşesinde olanları şaşkınlık ve korkuyla izleyen yaşlı amca ise, çâresiz gözlerle bana bakıyordu. Bir an için, her ikisinin de korku filmini andıran bu sahnenin gerginliğiyle sağlıklarına bir şey olabileceğini düşünüp endişelendim. Aslında yaşlı amcanın korkusu böcekler falan değildi. Bunu, böcekleri elleriyle yakalamaya çalışmasından anlamıştım. Hani elinden gelse adamcağız, her birini küçük uğurböceklerini tutar gibi tutacak ve tek tek dışarıya atacaktı. Belli ki onun endişesinin nedeni, kızının öfkeden deliye dönmüş hâliydi. Sözünü de geçiremiyordu ki adamcağız. “Hallederiz kızım, bu kadar sinirlenme” dese de, elindeki kütükle lavabonun içindeki böceklerle düello yapan kadın söylenenleri duymuyordu. Bir süre, en iyisi hiç ses çıkarmadan olanları izlemek diye düşündüm. Sonra aklıma bir fikir geldi. Koşarak üst kattaki daireme çıkıp, bir şişe böcek ilâcını ve elimde kalmış olan birkaç adet böcek yemini alıp yeniden alt kata indim. Döndüğümde kadının gözlerinde, ordusu zafer kazanmış bir komutanın gururu vardı âdetâ. Üç silâhşörleri tek başına yenmiş olmanın verdiği huzurla biraz rahatlamış gibiydi. En azından çevresindekilerin sözlerini duymaya başlamıştı. Getirdiğim ilâcı ve böcek yemlerini memnuniyetle aldı. Benden babasını oturma odasına götürmemi istedi. Yaşlı amcanın koluna girdim ve ağır adımlarla koridora doğru yöneldik. Biz savaş alanının dışına doğru ilerlerken, kapısı tamâmen kapatılan mutfaktan “Fıss, fıss!” sesleri geliyordu. Aradan birkaç dakika geçince, ev sâhibem biraz daha rahatlamış olarak oturma odasına geldi. Yalnız bu defâ, her zamanki sevgi dolu ifâdesinin yanında, sanki bir mahcubiyet ifâdesi de belirmişti yüzünde. Yardımlarım için bana teşekkür ederken bile, benden arada bir gözlerini kaçırıyordu. Hani  yaramazlık yapmış bir çocuğun, suçunu itiraf ederken taşıdığı bir ifâde vardır ya, aynen öyle bakıyordu bana. Önce anlayamadım nedenini. Ancak daha sonra, ev temizliğine o kadar dikkat ettiği hâlde böyle bir durumla karşılaşmanın, kendisine yaşattığı şoktan bahsedince anladım mahcubiyetinin nedenini. Aynı durumu ben de yaşamıştım daha önce. Fakat derdimi anlatamamıştım ne yazık ki. Üstelik, nasıl olduysa olmuş, ev sahiplerimin mutfak lavabolarının borusunun en altında karaböcekler yuva yapmışlardı. Büyük bir ihtimalle, evin küçük bahçesine dışarıdan gelmiş olmalıydılar. Sırasıyla her katı ziyâret ediyorlardı anlaşılan. Üstelik asıl karargâhları, ev sahiplerimin mutfak lavabolarıydı. İşin temizlik veya pislikle de ilgisi yoktu demek ki. Ev sâhibemle birlikte bir ilâçlama firmasıyla bağlantı kurup, bir an önce bu işi kökünden çözme konusunda anlaştık.
O günden sonra ne mi oldu?  Ben, dört yıl boyunca o evde kalmaya devam ettim. Çok arasam, belki de maddi olanaklarıma uyan bir başka ev kiralayabilirdim. Ama ev sâhiplerimden, onların bana gösterdikleri yakınlıktan öyle memnundum ki düzenimi bozmak istemedim. Yaşadığımız olaydan sonra, teyzenin bana karşı tutumu o kadar değişmişti ki anlatamam. Kendisini affettirmek için, ancak bir ananın oğluna gösterebileceği kadar şefkat dolu bir yakınlıkla davranıyordu. Okul dönüşlerinde yemeklerimi çoğunlukla onlarda yiyordum. Askerliğini tamamlayarak yuvasına dönen  evin oğluyla da çok yakın dost olmuştuk. Gülüşlerimizle sık sık bölünen o güzelim sohbetlerimizi nasıl unutabilirim ki?
Aradan çok uzun yıllar geçmiş olsa da, arada bir görüşüyoruz onunla. Şu an, sonsuzlukta bulunan ev sahiplerimden bahsediyoruz kimi zaman. Onları, o günleri özlemle anıyoruz.
 
Sırası gelmişken: Karaböceklerle başım hâlâ hoş değil. Üniversite yıllarımdan sonra, bir daha benzer bir olay yaşamadığım için şanslı hissediyorum kendimi. Doğanın tüm canlılarını bağrıma basıyorum; ama tek tek olmaları şartıyla. Onların toplu hâldeki davranış biçimlerini incelemeyi de, işin uzmanlarına ve belgeselcilere bırakıyorum.
 
(*): İstanbul Bir Nokta, Temmuz 2015, Sayı 162
 
 
               
                                            YAĞMURU SEVENLER İÇİN*

Yağmuru sevdiğini söyleyenlerin pek çoğu,  gerçekte  yağmuru değil onun yumuşak başlı şekilde yağarken üzerlerinde bıraktıkları huzur dolu etkiyi severler. Ilık bir ilkbahar sabahına eşlik eden damlalar, bedenleriyle birlikte yüreklerini de yağmur damlacıklarıyla  buluşturanlar için ansızın duygusal anların habercisi oluverirler. Önce, açık olan gökyüzünde güler yüzleriyle sohbet eden bulutların, daha  sonra karamsar olan bulut arkadaşlarıyla sessizce yer değiştirmeleri sonucunda gözyaşları birer ikişer yeryüzüyle kucaklaşmaya başlar. O âna kadar kuru olan kaldırımlar beneklenir;  evlerin çatıları yağmurun etkisiyle ıslak ve parıltılı bir hâl alır. Sokakta yürüyenlerin adımları yağmurun şiddetine bağlı olarak hızlanmaya başlar. Yanlarında şemsiyeleri olmayıp da, o sırada ellerinde çanta, gazete gibi yağmura karşı paravan (siper)görevi görebilecek nesneler bulunanlar, bunları başlarının üzerlerinde tutarak çok sevdikleri yağmurdan korunmaya çalışırlar. Bilirler ki: tabiatın nimetlerinin bir kısmı güzel olmakla birlikte zaman zaman kendilerinden korunmayı gerektirir. İşte insanın aczini en fazla hissettiği anlar da, böyle  durumlarda gizlidir.
Yağmurun ardından bulutların ağlayışlarının sona ererek kenara çekilmeleri ve güneşin gökyüzündeki tahtına kurulması yok mu, görülmeye değerdir doğrusu! Kasıla kasıla gülümseyen güneş, ışıklı kollarıyla yeryüzünü kucaklarken sıcaklığı; sokakları, yolları, çatıları, dağları, ovaları, ormanlarıyla birlikte tüm evreni ısıtır. Isıtmakla da kalmaz, yağmurun kokusuna büründürür her yeri. İnsanların çoğu, yağmurdan sonraki bu eşsiz kokuya bayılır. Özellikle, yağmur suyuyla yıkandıkları için sessizce teşekkür eden ağaçların ve toprağın, yağmuru içlerine almalarının ardından dışarıya sundukları koku, yağmuru sevdiğini söyleyenler için en önemli neden ve aynı zamanda en muazzam sonuçtur.
Bir de yağmurun hiddetinden, gökyüzünün savaş hâlindeki bulutlarıyla karmakarışık olduğu zaman dilimlerinden kendine pay çıkaranların yağmur sevgileri vardır. Güneş gökyüzünde gülümsüyorken, önce her şey sütlimandır. Yeryüzü;  insanları, hayvanları, bitkileri ve tüm varlığıyla olağan hâldedir. Kaldırımlar kuru, sokaklar  gereğince hareketlidir. Birdenbire nereden geldiği belli olmayan kapkara bulutlar kuşatıverir mavi gökyüzünü. Ellerindeki kılıçlarla çarpışan bulutlardan gri-siyah olanları gâlip gelir en sonunda. Bir annenin yaramaz çocuklarını baştan sessizce izleyip, en sonunda dayanamayarak bağırması gibi; kızgınlıkla homurdanan gökyüzü de bulutların kendi aralarındaki savaşlarına daha fazla katlanamayarak ışıklar saçmaya, tüm heybetiyle yeryüzüne gölgesini düşürmeye başlar. Ardından rüzgâr karışır aralarına bir anda. Alabildiğine eser, eser. Estikçe hırçınlaşır; hırçınlaştıkça yeryüzünü  fırtına şeklinde selâmlar. Çatılar uçar; kaldırımlar delice yağan yağmuru rahatça kucaklayabilmek için üzerlerinde yürüyenleri oraya buraya kaçıştırmaya çalışır. Gökyüzünün çılgın haykırışları en sonunda gözyaşlarına dönüşür. Öfkenin, kızgınlığın şimşekler hâlinde yeryüzüyle buluşturulduğu böyle anları sever kimileri de. Yağmuru sevmek, onun şiddetini sevmekle eşdeğerdir onlar için. Gökyüzü ne kadar çatırdayarak selâmlıyorsa yeryüzünü ve çaresizlik duygusu varlığı ne kadar çepeçevre kuşatıyorsa, yaratıcının muazzamlığının boyutları da zihinlerde ve yüreklerde o kadar berrak bir şekilde açığa çıkar. Böyleleri, yağmurun yumuşak  ve nahif şekilde yağmasından değil, kaldırımları bütün gücüyle ıslatmasından pay çıkarırlar kendilerine. Âcizliklerinin farkına vardıkları anların, çoğunlukla evrenin esas sâhibinin kudretini anladıkları anlar olduklarını bildiklerinden, huzur duyarlar böyle zamanlarda.
Gökyüzü bütün öfkesini kustuktan, bulutlar çarpışmaktan yorgun düştükten sonra güneş belirir yeniden. Uzun zamandır gelmesi beklenilen bir konuk gibi karşılanır. Bulutlar durgunlaşır, kenara çekilirler. Gökyüzü, yeryüzünde ışıklar çaktırmaktan  vazgeçer. Güneşi kucaklar sessizce. Onu, tahtına buyur eder. Anne şefkatini berâberinde getiren güneş, kocaman gülümseyişiyle sıcak ışıltılar sunar yeryüzündekilere.
Kısa süre önce çılgına dönerek kaldırımları yıkayan yağmur ve çatıları uçuran fırtına kesilmiştir artık. Yağmurdan sonraki o bayıcı ve keskin doğa kokusu, yine alabildiğine yayılmıştır etrafa. Her şey eşitlenmiştir bir anda. Yağmur ister yumuşak damlacıklarıyla yeryüzünü selâmlasın, isterse tüm şiddetiyle  yeryüzüne boşalsın, sonuç onu sevenler için aynıdır. Tabiat ananın ve onun sahibinin güzelliklerinin yansımasıdır her şey. Ötelerden gelen o târifsiz koku da aynıdır elbet.
Âcizlikle karışık hayranlık dolu duygulara teslim olan kaleme ilham dolu duygularla seslenen de yine yağmurdur.

(*): IHLAMUR, Temmuz 2015, Sayı 32

30 Haziran 2015 Salı



                           KÖYDE İKİ YÜREK*

Çocukluğum, baba memleketi olan Sinop'tan uzaklarda geçti. Memur çocuğu olanların âşina olduğu durumlardan biridir bu. Bu nedenle, ancak yaz tatillerinde, babaannem ve dedemin yaşadıkları köye giderek onları ziyâret etme imkânımız olurdu. Tertemiz havası, yeşilin her tonunu kucaklayan, kimi zaman buğday kimi zamansa bahçe ürünleri ekilen toprakları, birbirinden güzel meyve ağaçları, kuzuları, inekleri, civcivleri, temelden çatıya dek ahşap malzemelerden yapılmış, zemin katında hayvan barınağı (ahır) bulunan, yarım yüzyılı devirmiş o çok eski köy evini bugün gibi hatırlarım.
İçinde her yürüyüşümüzde köy evinin gıcırtılı sesler çıkararak sallanmasıyla yüreğimin nasıl da ürperdiğini, alt katımızda yaşayan ineklerin boyunlarına asılı çıngırakların nağmelerine karışan tavuk ve horoz seslerini, keskin ürik asit kokusunu, oldukça yüksek olan çatı ve tavan aralarında gezinen kedileri, onlarla yarışan fareleri, örümcek ve böcekleri de...
 
Sinop'a gelişimiz ve dönüşümüz genellikle köy sınırlarından içeriye girmek ve  oradan çıkmak şeklinde olduğundan, çocukluk yıllarımda Sinop'un şehir olarak güzelliklerini algılamanın pek de mümkün ol(a)madığını bugün çok daha iyi anlıyorum. Köy hayatı da güzeldi elbet; bu hayata alışkın olanlar için bulunmaz nimetti belki de. Ancak, eğer şehirde doğup büyümüşseniz  köy yaşantısına uyum sağlamak pek de kolay olmuyor hâliyle.
 
Ne olursa olsun, o köyü anlamlı kılan güzel insanlar vardı benim için orada: Babaannem  ve dedem. Onlar Karadeniz insanının tipik özelliklerini yansıtan, yaşamı birlikte göğüslemiş iki cefakâr insandı. Ağır köy şartlarına ve  hayatın tüm zorluklarına rağmen sırt sırta mücâdele etmiş iki koca yürekti.
 
Özellikle babaannemin çalışkanlığı dillere destandı. Kolay şey miydi, haftada bir gün şehirde kurulan köylü pazarına, kar-kış demeden, kimi zaman yürüyerek,  kimi zamansa köye çok seyrek uğrayan minibüsle (eğer onu yakalayabilme şansı varsa tabi),  tereyağ, süt, peynir, yoğurt  vbg. köy ürünleriyle dolu olan küfeyi sırtlayarak gitmek? Akşama kadar  pazarda satış yapıp, biriktirdiği üç kuruşla tek çocuğunu okutup meslek sâhibi yapabilmek için çırpınıp durmak?

Köy evi, hemen her akşam misafirlerle dolup taşardı. Gündüz ter içinde, oradan oraya koşturup duran ve işleri düzene sokmaya çalışan babaannem,  yöresel yemeklerin en güzellerinden pişirerek, bunları misafirlerine ikram etmeyi de asla ihmal etmezdi. On parmağında on marifetli olmasıyla tanındığı kadar, cömertliğiyle de tanınırdı.
Babaannem; özverili, gayretli, misafirperver ve yeniliklere açık Karadeniz kadınının en dikkat çekici örneklerinden biriydi.
 
Dedemin işi daha çok hayvan otlatmaktan, tarla işlerinin yürütülmesinden ve babaannemin yetişemediği işleri hâlletmekten ibâretti. Çocuk aklımla ve yüreğimle, daha o zamanlarda dedemin ne kadar şanslı bir adam olduğunu düşündüğümü hatırlıyorum. Evdeki, bahçedeki, pazardaki işlerinden arta kalan zamanlarda  dedemin yaptığı işlere, karınca misâli çalışmaya alışmış olan babaannem de el atardı.  Kadın yüreğinin hassâsiyetiyle yapardı tüm bunları. Böylece işler çok daha çabuk bitirilmiş olurdu.
 
Dedemin mavi boncukları andıran, babaanneminse zeytin karası gözleri vardı. Anlatıldığına göre, babaannem genç kızlığında güzelliği ve hamaratlığı nedeniyle yakın köylerden, hattâ şehirlerden isteyenleri çok olan bir kızmış. Kısmet bu ya, hayatı boyunca köy sınırlarından dışarı çıkmayı dahi  aklına getirmeyen, yufka yüreğini sert ve alaycı konuşmalarının ardına gizleyen, köy hayatıyla bütünleşen yapısıyla dikkat çeken dedemle evlenmiş. Hem de onu hiç görmeden, tanımadan. Evlendiklerinden birkaç gün sonra askere uğurladığı kocasını, o koskoca köy evinde,  aile büyükleri, ailenin diğer erkekleri, gelinleri ve çocuklarıyla birlikte uzun zaman beklemiş. Hayata dâir çocuksu umutları olan ama bunu kimselere itirâf edemeyen genç kız,  henüz tâze gelinken bir yıl boyunca asker olan kocasını bekleyen kadın olmuş, ana olmuş, çilekeş Karadeniz insanı olmuş.
 
Tüm bunlara karşılık; köyde doğmuş, elindekilerle yetinmeyi yaşam felsefesi ve alışkanlık hâline getirmiş, bulunduğu çevre ve aile yapısı nedeniyle, okumaya olmasa da,  genel anlamda gelişime ve değişime nispeten kapalı bir adam olan dedemin babaanneme bakışlarındaki sevgiyi de dâima derinlerden fark etmişimdir. Dedemin gür sesiyle, aklına geldiği gibi konuşmasının yanı sıra, alaycı tavrı nedeniyle, onu tanımayanların  kendisine gönül koyabildiklerini de çocukluğuma uçurduğum zihin kelebeğim sâyesinde daha dünmüş gibi hatırlıyorum.
 
Kalplerin bir olmasının, sevmenin, birbirini olduğu gibi kabul etmenin güzelliklerini köydeki bu iki yürekte görmek mümkündü. Hayata karşı sergilediği dik duruşuna kadınsı inceliklerini katan, ağlaması gereken yerde zorunlu olarak duyarsızlaşma ve kendi dünyasında mutluluğu bulma  yolunu seçen bir köy kadınıyla, sert görünümünün ve tavırlarının ardında sakladığı yumuşacık kalbinin keşfedilmesini bekleyen bir köy adamı sergiledikleri davranışlarıyla, kendileri farkında olmasalar da, çocuk dünyamın bahçesine rengârenk tohumlar ekiyorlardı. Her bir tohumun gelecekte, insanlara dâir sevgi çiçeklerini yüreğimde birer birer yeşerteceğini bilmeden üstelik. 
 
Babaannem ve dedem; Karadeniz insanının asâletini, doğayla bütünleşme becerisini, yoktan var edebilme gayretlerini, çalışkanlığını, okumaya ve ilim öğrenmeye olan merakını ve insanîyetini aydınlık bir tablo hâlinde yansıtan iki değerdi benim için. Birbirlerinden farklı ama aynı derecede etkili karakterlerdi.

Benliğimin gelişmesi ve kişiliğimin şekillenmesinde, anne tarafından gelen Ege kültürüyle beslenmenin yanında, Karadeniz'in mavisine, yeşiline, çiçeğine,  kuzusuna.. vurgun olmamın da etkisinin olduğunu anlıyorum artık.
Köklerimizi besleyen kültürler, uzantılarını görünmez ipliklerle nesiller ötesine fırlatıyor. Bizler; düşüncelerimizle, yüreklerimizle ve bakış açılarımızla  o izleri sürüyoruz, farkında bile olmadan. Hayat yolculuklarımızda payımıza düşeni alarak ilerliyoruz. O yolculuklarda, bizlere belirli zaman dilimlerinde yoldaşlık yapan insanları anıyoruz, derin duygularla.

O insanlara  müteşekkir olarak, onların  sonsuz âlemdeki varlıklarını sevgi, saygı ve özlemle selâmlıyoruz...

(*): Eliz Edebiyat, Haziran 2015, Sayı 78

 

11 Haziran 2015 Perşembe

 
 
                                           OTOBÜS  YOLCULUĞU*
 
İnsanların çoğu, gündüzün aydınlığında otobüsle yolculuk etmeyi pek sever. Şöyle etrafı seyrederek, tabiatın güzelliklerinin tadını çıkararak yol almaktan büyük zevk duyar. Cam kenarında oturmayı ayrıcalıklı olmakla eşdeğer tutar. Öyle ya, ne de olsa cama burnu dayayarak veya yanağı yaslayarak dış dünyayı yakın tâkibe almak ancak  bu yolla sağlanabilir.
Bu eşsiz yolculuğa tam kendinizi kaptırmışken, şoförün uzun yol ağıtları ve isyanları niteliğindeki melodileri bencillik olmasın düşüncesiyle olsa gerek, tüm yolcuların duyacağı şekilde otobüste dinlemeye kalkışmasıysa gerçekten dikkate değer bir durumdur. Genellikle neşe ve umut dolu müzikler dinlenmez otobüslerde. Dinlendirici, huzur verici melodilere de yer verilmez. Gerçi günümüzde otobüs firmaları artık koltukların arkalarına müzik sistemi, televizyon, bilgisayar özellikleri taşıyan cihazları yerleştirmeye başladılar. Yolculara,  artık kişiye özel teknolojik olanaklar sunuluyor. Ancak bu bile, bizim geleneksel hüzünlerimizin önüne geçemez elbette. Acaba uzun yollara çıkan şoförleri bu denli efkâra sürükleyen, sevdiklerinden saatlerce veya günlerce ayrı kalacak olmaları mıdır? Yoksa yolların tenhâlığına eşlik eden dağlar, tarlalar veya daha önce aynı yollardan hızla geçen bir aracın altında kalarak ezilen kirpi, kaplumbağa, sincap... mıdır onları bu denli hüzne boğan? Ya da otobüsün ön camına hızla çarpan bir kelebeğin cama yapışıp kalması mıdır, otobüsün kaptanını mahzunlaştıran?  Sebebi ne olursa olsun, uzun otobüs yolculuklarında görünmez bir burukluk gizlidir.
Bu durum yalnızca bizde mi böyle diye düşünüyor insan. Belki istisna durumlar da vardır; ama bizim yolculuklarımız nedense çoğunlukla hüzün kokar.
Tüm bunlara karşılık, otobüs yolculuklarının artık klâsikleşmiş yönlerinin olduğu gerçeğini de kabul etmek gerekiyor. Sözgelimi:
Otobüs yolculuklarında mutlaka bir kolonya ikramı vardır. Çay/kahve servisi de epeyce yaygınlaştı. Üstelik bu hizmetler, büyük bir titizlikle yapılıyor. Ortamdaki kokuyu gidermek için en ağır oda parfümlerinin kullanılmasını da nazar boncuğu olarak sayın artık. Geriye ne kaldı, yolculuğun tadını çıkarmaktan başka?
Yolculuklar iyi hoş da, bir de şu araç tutması denen durum olmasa! Pek çok insan için başlı başına bir sorundur bu. İlâç almayı, başınızı sabit tutarak yola bakmayı gerektirir. İyi hoş da, ya yanınıza çok konuşan bir yolcu oturursa? İşte o zaman gerçekten hapı yuttunuz demektir. Yol arkadaşınız, eğer kendisinin araç tutması gibi bir sorunu yoksa anlayamaz hâlinizi. Başına gelmeyen derdi ne bilsin? Sorular sorar, sizi konuşturmaya çalışır. Siz gövdenizi sabit tutarak sâdece  yola bakmaya çalışırken veya eğer cam kenarındaki koltukta oturuyorsanız, başınızı cama yaslayarak yolculuğunuzu sürdürmeye çabalarken o devamlı konuşur. Önce, o insanı kırmamak için bir şey diyemezsiniz; ama sonrasında bir elinizde poşet diğer elinizde kolonyalı mendille, benziniz solmuş bir hâlde sizi görünce  yanınızdaki kişi mecburen susmak zorunda kalır.
Ne yapacaksınız; insanlar çeşit çeşit, her insan leb demeden leblebiyi anlayamaz ya!
Bir de mola amaçlı kullanılan yerler var tabi. Onları geçmemek gerek. Hani, otobüsünüz durduğunda garip bir konuşma tarzıyla anonslar yapılarak, mola verildiğini yolculara hatırlatan yerlerden bahsediyoruz. Otobüs şoförlerinin bir kısmı, özellikle yemekleri güzel olduğu için kamyon veya tır şoförlerinin sıklıkla mola verdikleri yerleri tercih ederler(miş). Bu, daha çok gündüz vakitlerinde olan bir durum. Çünkü böyle yerler genellikle kısıtlı olanaklara sahip mola yerleri. Ağırlıklı olarak, karın doyurmak amacıyla kullanılıyor. Bu tarz yerlerde, mola verilen yöreye âit geleneksel ürünleri, hediyelik eşyaları vb. satan dükkânlara öyle kolay kolay rastlan(a)mıyor.
Buna karşılık gece mola verilen yerler, tesis özelliği taşıyor. Buralarda yemek yemenin dışında, otobüsünüzün kalkış zamanına kadar oyalanabileceğiniz alanlar da bulunuyor.
Tüm bunların yanında galiba en önemlisi, mola verilen yerlerde pek çok bakımdan farklı yapıdaki insanların bulunması. Bu da, otobüsleri mola veren insanların birbirlerine karşı son derece temkinli davrandıkları, zaman zaman tedirginliklerinin hat safhalara ulaştığı  durumlar yaratabiliyor.
Neyse gelelim gece ve otobüs dostluğuna:
Otobüsle yapılan gece yolculukları da bir başkadır doğrusu. Akşamın ilerleyen saatlerine doğru, gündüz vakti şoförlerin dinledikleri hüzün dolu melodiler yavaş yavaş kesilmeye başlar. Böyle zamanlarda şoförler, radyonun/teybin sesini yalnızca kendilerinin duyacakları kadar açarlar. Hele gecenin fırçasının etrâfı çepeçevre siyaha boyadığı saatler yok mu, işte o zaman her şey sanki yeniden var olur hayatta. Yolcuların büyük bir bölümünün tatlı uykularında olduğu zaman dilimleri, otobüs yolculuğunun gizemli yanını keşfetmeye çalışanlar için bulunmaz bir fırsattır. Hele ortama loş bir hava veren birkaç küçük lamba dışında, otobüsün içindeki ışıkların kapatılıp dış dünyayla bağlantının yalnızca gökyüzündeki yıldızlarla sağlandığı saatler yok mu, işte böyle özel zamanların büyüsüne kapılmamak mümkün değildir.
Gecenin karanlık ellerinin usul usul ruhunuzu okşadığı saatlerde, başınızı cama yaslayıp gökyüzünü ve etrâfı seyrettiğinizde orada nice ışıltılar görürsünüz. Yıldızların parlaklığına, gündüz saatlerinde sıradan ve kendi hâlinde yerler olarak varlığını gösteren evlerin ışıltıları karışır. Uzaktaki her ışık, bir eve karşılık gelir. Her ev, apayrı bir dünyayı simgeler. Size yuvayı çağrıştıran evlerde neler yaşanıyor, ocaklar nasıl tütüyor diye düşünürsünüz.
O evlerde mutlu mudur insanlar, yoksa yaralı mı? Sevgi dolu mudur yürekleri, yoksa nefret mi bürümüştür her yanlarını? Ya şu uzakta tüten ocakta, şefkat mi yoksa şiddet mi kazanmıştır?..
O evler, yaşamı sorgulamanızı sağlar; yıldızlarsa sonsuzluğu ve aşkı çağrıştırır. Gökyüzünde kavuşmuş olan, yüreği sevgiyle çarpan insanları anımsatır. O insanların yüreklerine sevgi tohumlarını eken, o yüce varlığı ta içinizde duyumsamanızı sağlar.
Gecenin karanlığı, algılarınızın sonsuzlaşabilmesi için size en büyük gizemleri sunar. Onları keşfedin, onlara kıymet verin diye sessizce yalvarır. Bunu anlamaksa; sizin içsel sesinizle, ruhsal ve duygusal zekânızla parallellik gösterir.
Gecenin karanlığında,  siz "sizdeki varlığa" bir kez daha yönelirsiniz.
 
Saatler geçtikçe yıldızların ışıltısı, yerini yavaş yavaş güneşin aydınlığına bırakır. Gün aydınlandıkça, yolculuğunuzun sonlarına doğru yaklaştığınızı anlarsınız. Sabaha karşı içiniz geçmiş olur çoğu zaman, tatlı bir uyku okşar gözlerinizi. Gelgelelim, kaptan şoförünüzün sesini epeyce açarak dinlediği radyonun sesi, üzerinizde tokat etkisi yaparak kendinize gelmenizi sağlar. Tabi  bu durum kişiye göre değişir: artık kendinize mi gelirsiniz, yoksa iyice sersemleyerek kendinizden mi gidersiniz orası meçhul! Kimi yolcular, seyahat ettikleri araç kendileri için son durak olan şehirlere varınca,  otobüsten inecekleri yerleri bile kaçırırlar. Belli ki onlar, uyku sersemliğiyle kendilerinden giden gruptandırlar. Hani, muavinler yanlarına gelip de "Amca, abla, ineceğiniz yere geldik!" diye omuzlarından sarsmasalar, o kenti baştan sona bir kez daha turlarlar.
 
Kim ne derse desin, yolculuklar bizlere hem en kıymetli gözlem olanaklarını, hem de içsel deneyimleri sunan vesilelerdir. Yeter ki insan, her durumda ve her ortamda kendini geliştirebilecek yönler bulabilmeyi yaşam serüveninde amaç edinebilsin, öyle değil mi?
(*): IHLAMUR, Haziran 2015, Sayı 31
 
                    KENTLER VE İNSANLAR*
Çocukluğumdan beri kentlerin de tıpkı insanlar gibi ruhlarının olduğunu düşünmüşümdür. Sözgelimi: Kalabalık ve  her bakımdan karmaşanın olduğu büyük kentler, iç dünyalarındaki çıkmazlara yenilmiş, ruhunun terâzisinde bir türlü dengeyi bulamamış insanları andırırlar. Gelişime açık olmakla birlikte, onlar için özlerindeki güzelliklere ulaşmalarını sağlayan köprüler zaman içinde zayıflamış ve incecik kalmıştır. Bunun sorumluları yalnızca kendileri değildir. Modern yaşamın hızına yetişmeye çalışırlarken, mücevher kıymetindeki görünmez güzelliklerin varlıklarına sunacağı ferahlıklardan geri kaldıklarını farketmemeleri de onların ellerinde değildir. Çünkü böyle insanlar, etraflarında ve kent sınırları içinde yaşananlara ayak uydur(a)mazlarsa ezilip yok olacaklarını düşündüklerinden, kendilerini zorlu bir yarışın içinde hissederler. Yarışı kazanmak için, maddî dünyanın onlara sundukları silâhlarla savaşmak zorunda kalırlar. Diğerini ezmek, hırslı olmak, tatminsizlik duygusunun yarattığı bunalımlarla başa çıkmaya çalışmak onların kaderlerinde vardır. Geçim derdi, yaşam seçimleri ve hayatı algılayış biçimleri insanlara olduğu kadar kentlere de kimlik kazandırır. Benliğinin derinliklerinden uzaklaşan insan, sığ bir suda yüzmeye çalışırken dolaylı olarak yaşadığı kente de benzer bir ruh kazandırmış olur.
Bazı kentlerse, gelişmişlik düzeyi ve yaşam olanakları yönünden yoksunluklara teslim olmuştur. Böyle kentler genellikle bağrında yaşattığı insanlarıyla ve geleneksel kültürün güzellikleriyle sarmaşdolaş  durumdadır. Bu bütünleşme, eğer o kentin nüfusunu oluşturan insanların kültürel düzeyleri ve hayata bakış açıları  birbirine yakın seviyede ise belki tatminkâr sonuçlar doğurabilir. Buna karşılık, eğer söz konusu olan, kendini aşmayı hedefleyen  ve hayat yelpâzesini alabildiğine genişletmeye çalışan insanlarsa, bu kentlerin olanaksızlıklar nedeniyle maddî gelişimler açısından o insanlara katabileceği fazla bir şey olmayacaktır. Bu tarz yerlerde yaşayanlar bilirler ki: yaşam acımasızdır; imkânlarsa kısıtlı. Kent kalabalık olsa da, bu kalabalığı gelişime yönlendirecek vesileler yoktur. Buralarda, nicelikten çok niteliğin artması gerektiği düşüncesi de yaygın değildir. Alışılmışa boyun eğmek zorunda kalan insanların mahzunluğu,  dolayısıyla kentlere de çâresizliği  ve boynu büküklüğü armağan eder.
Bunun yanında, sıklıkla olmasa da, böyle kentlerde yaşayan ve içinde bulunduğu yoksunlukları benliğinin gelişimi için birer basamak kabul eden insanlara da rastlamak mümkündür. Onlar, büyük ve karmaşık kentlerin  maddî olanaklar sunmalarına karşılık, mânevî güzellikleri insanların yüreklerinden âdetâ sökerek uzaklaştırdıklarını bilirler. Bu sâyede yaşadıkları geri kalmış yerlerde kendi içlerinde yarattıkları küçük olanaklara sığınırlar. Bu kentler tıpkı bağrında yaşattığı insanlar gibi hüzünlü; ama yine de mutlulukları deneyimleyebilecek kadar inceliklerle dolu ruh hâlleri içindedirler.
 
Hangi özelliklere bürünmüş olursa olsun, aslında her kentin insanlar için bir bakıma ayna görevini üstlendiği söylenebilir. Kentler,  gören ve gösteren yönleriyle yaşamın ta kendisine ışık tutarlar. Öyle bir ışıktır ki o: siz ona baktıkça görür, gördükçe anlam verir,  görünüp yansıyana katılırsınız.  Böylece varlığınızla bağlandığınız anlar, yaşam serüveninizdeki zaman sürecinin en kıymetli basamaklarını oluşturur.
 
Her kentin aynı zamanda bir dili ve alfabesi olduğu düşünüldüğünde, o kentin tanınması ve belleklerde yer edebilmesi için; seslerin, renklerin, kokuların ve görüntülerin de ne denli önemli olduğunu anlamak hiç de zor değildir. Tüm bu değerler ancak, kentlerin ruhunun insanların ruhlarına sinmesiyle bir anlam kazanırlar. Bizlerde bir kente âit olma duygusunu yaratan da yine aynı değerlerdir.
 
Yaşadığı kente yüzünü dönen insan, ancak o kentin tarihine, o tarihe ışık tutan mekânların diline ve yaşanmışlıkların izlerine yöneldiği takdirde ilerleyebileceğini ve olgunlaşabileceğini bilir. Coğrafî sınırları ne olursa olsun,  bir kentin can merkezi içeridedir. O, kendini insanlara tanıtmasını sağlayacak ne varsa,  bağrında saklar. Keşfedilmenin arzusu ve anlamlandırılmanın coşkusuyla kıvranır çoğu zaman. Tüm bunları, sınırları içinde yaşayan insanlar aracılığıyla  yaşayabilmeyi diler üstelik.
İnsanlar ve kentler, iç içe geçmiş halkalar gibi  âdetâ bütünleşmiş durumdadırlar. Birbirlerinin ruhlarından beslendiklerinden, yaşamın görünmez enerjisini yine görünmeyen şekilde birbirlerine aktarırlar. Bu aktarım sâyesinde gelişir, zenginleşir ve anlam kazanırlar. Kazandıkları anlamları kendileriyle birlikte, diğer varlıklara da yüklerler.
İşin en önemli ve can alıcı noktası da budur işte:
Kentler ve insanlar; birbirlerine tuttukları aynalarda;  kendilerini, diğerlerini ve yaşamın sonsuzluğunu hatırlatan derinlikleri görürler. Böylece, kentler aracılığıyla kendisine açılan görünmez kapılardan içeri giren insan, zaman içinde evrenin bambaşka kapılarından girip çıkarak varlığını keşfetme yolculuğunu sürdürmeye devam eder.
 
(*): İstanbul Bir Nokta, Haziran 2015, Sayı 161
 

28 Mayıs 2015 Perşembe


                                           EŞREF SAAT(İ)*

Hayatta her şeyin bir eşref saati var. Eskilerin uğurlu ve en uygun zamanı belirtmede sıklıkla kullandıkları bu deyimin aslı "Eşref-i Saat" tir. En anlaşılır ifâdeyle; zamanın şereflisi, denk gelme veya muvafık zaman gibi anlamlara gelir. Yıldız ilmi olarak da bilinen, astrolojiyle de yakından bağlantılı olan bu kavram, çok eski devirlerden bu yana insanları etkilemiş, onların yaşamlarını şekillendirmiştir. Buna göre, bir insanın eşref saatine denk geldiği düşünülen "uğurlu zamanlar" da başlayacağı herhangi bir iş başarıyla sonuçlanır. Eğer beklenilen uğurlu zamanlar tespit edil(e)mezse, gerekirse o işe başlanmaz.

Yine eskiden, özellikle saraylarda "müneccim" adı verilen kişiler, eşref saatini belirlemek için var güçleriyle çalışırlarmış. Belirli olaylara yönelik olarak tespit edilen saatler, uzun listeler hâlinde yazılır ve sultana sunulurmuş. Osmanlı Sarayında da bu amaçla oluşturulan müneccimbaşılık görevi önemli bir mevkî olarak görülürmüş. O zamanlar; sarayda doğan çocuklara isimlerin konulması, önemli devlet işleri, sultanların tahta çıkmaları, törenlerin düzenlenmesi, savaş ilânı  vbg. pek çok konuda müneccimlerin tespit ettikleri eşref saatlerinden yararlanılırmış. Hattâ bir rivâyete göre, Sultan II.Mehmet'in İstanbul'un fethi için müneccimlerin belirlediği eşref saatte sefere çıktığı söylenir.

Konuyu döndürüp dolaştırıp edebiyata getiriyoruz yine. Tam da bu noktada, Enderunlu Fazıl'ın dizeleri dikkatimizi çekiyor:

"Bir gün elbet ola eşref saati
Bu dil-i şikestemi ben sağlarım."

( Bir gün elbet sevgilinin eşref saatine rastlarım da, şu kırık gönlüm yapılır.)

Buradan da anlaşılıyor ki: eski şairlerin eşref saatleri sevgiliye kavuşma anları olarak beliriyor.

Günümüzde durum nasıldır bilinmez ama bilinen bir gerçek vardır ki o da: yazar/şair için kaleminin eşref saatini tespit edebilmenin zor olmakla birlikte büyük önem taşıdığıdır. Bunu belirleyebilmek için, yoğun gayret sarf etmek gerekiyor. Kalem bu, sevgili gibi nazlı. Üstelik dilediğiniz anda size yüreğini açmıyor. Siz onunla hemhal olmak için çırpınırken kaçıyor sizden; ondaki derinlikleri keşfetmenizi özlemle bekliyor. Aklınızın dilediği, gönlünüzün istediği zamanda öyle kolay kolay ona yönelmeniz mümkün olamıyor.

Siz onu elinize almak istediğinizde değil, ancak o size bir nehir gibi akmak istediğinde ellerinize yöneliyor. Kısacası:

Kaleminizin eşref saati, çoğu zaman sizin edebiyat denizine girerek iliklerinize kadar ıslanmayı dilediğiniz saat olamıyor. Bu durumda da, ona teslim olma zorunluluğunuz söz konusu oluyor. Yalnızca mantık ağırlıklı olarak veya duygusallıkla yazılamayacağını, her ikisi arasında sağlanacak denge sâyesinde sözcüklerin önünüzdeki kâğıda saçılacağını da kalem hatırlatıyor size. Ancak bu dengenin sağlanması hâlinde, edebiyat denizinde sırılsıklam ıslanabileceğinizi de  kaleminizin kendi eşref saatindeki fısıldayışlarından anlıyorsunuz.

Gönül öyle bir yuva ki; orada kimi zaman fırtınalar kopuyor, kimi zamansa sütliman denizlerin huzuru yaşanıyor. Eşref saati denilen zamanların yaşanması ise evren tarafından ayarlanıyor. İnsanın gönül evini temiz tutması bundan dolayı çok önemli. O evin pencerelerinin kir pas içinde kalması hâlinde, dış dünyaya ve içsel patikalara âit güzelliklerin farkedilememesi durumuyla karşılaşılabiliyor. Bu da, günümüz insanının en önemli müneccimi olan, ona yol gösteren içsel sesiyle irtibatının kesilmesine neden olabiliyor. Hâl böyle olunca bırakın eşref saatlerimizi, sıradan zamanlarımızı tespit etmekte bile zorlanıyoruz. Gözleri olan ama gör(e)meyen, duyma yetisine sâhip olduğu hâlde başta insanlar olmak üzere varlıkların haykırışlarını bir türlü duy(a)mayan bir toplum olduk çıktık. Duyarlılıktan ve duygudaşlıktan uzaklaştıkça akıllarımızı ve gönüllerimizi âdetâ siyah perdelerle örttük. Birbirimizin eşref saatlerini sezinlemek şöyle dursun, kendi eşref saatlerimizden bile habersiz duruma geldik.

Eskilerin tâbiriyle "eşref saatlerimizi" beklemek yerine o saatleri, diğer insanlara yönelik olarak geliştireceğimiz duygudaşlık becerilerimizle, aydınlıklara yönelerek keşfetmeye çalışmanın zamanı hâlâ gelmedi mi?

En önemlisi de; iç evrenlerimizin bizlere seslenişlerinden, tüm varlığı içine alan  dış evrenden gelecek sinyalleri sezinleyerek, birbirimizin eşref saatlerine özen göstermek değil midir acaba?

Toplumsal dirlik ve düzene dâir güzellikler bu sâyede açığa çıkmaz mı?

(*): Eliz Edebiyat,  Mayıs 2015, Sayı 77