30 Haziran 2015 Salı



                           KÖYDE İKİ YÜREK*

Çocukluğum, baba memleketi olan Sinop'tan uzaklarda geçti. Memur çocuğu olanların âşina olduğu durumlardan biridir bu. Bu nedenle, ancak yaz tatillerinde, babaannem ve dedemin yaşadıkları köye giderek onları ziyâret etme imkânımız olurdu. Tertemiz havası, yeşilin her tonunu kucaklayan, kimi zaman buğday kimi zamansa bahçe ürünleri ekilen toprakları, birbirinden güzel meyve ağaçları, kuzuları, inekleri, civcivleri, temelden çatıya dek ahşap malzemelerden yapılmış, zemin katında hayvan barınağı (ahır) bulunan, yarım yüzyılı devirmiş o çok eski köy evini bugün gibi hatırlarım.
İçinde her yürüyüşümüzde köy evinin gıcırtılı sesler çıkararak sallanmasıyla yüreğimin nasıl da ürperdiğini, alt katımızda yaşayan ineklerin boyunlarına asılı çıngırakların nağmelerine karışan tavuk ve horoz seslerini, keskin ürik asit kokusunu, oldukça yüksek olan çatı ve tavan aralarında gezinen kedileri, onlarla yarışan fareleri, örümcek ve böcekleri de...
 
Sinop'a gelişimiz ve dönüşümüz genellikle köy sınırlarından içeriye girmek ve  oradan çıkmak şeklinde olduğundan, çocukluk yıllarımda Sinop'un şehir olarak güzelliklerini algılamanın pek de mümkün ol(a)madığını bugün çok daha iyi anlıyorum. Köy hayatı da güzeldi elbet; bu hayata alışkın olanlar için bulunmaz nimetti belki de. Ancak, eğer şehirde doğup büyümüşseniz  köy yaşantısına uyum sağlamak pek de kolay olmuyor hâliyle.
 
Ne olursa olsun, o köyü anlamlı kılan güzel insanlar vardı benim için orada: Babaannem  ve dedem. Onlar Karadeniz insanının tipik özelliklerini yansıtan, yaşamı birlikte göğüslemiş iki cefakâr insandı. Ağır köy şartlarına ve  hayatın tüm zorluklarına rağmen sırt sırta mücâdele etmiş iki koca yürekti.
 
Özellikle babaannemin çalışkanlığı dillere destandı. Kolay şey miydi, haftada bir gün şehirde kurulan köylü pazarına, kar-kış demeden, kimi zaman yürüyerek,  kimi zamansa köye çok seyrek uğrayan minibüsle (eğer onu yakalayabilme şansı varsa tabi),  tereyağ, süt, peynir, yoğurt  vbg. köy ürünleriyle dolu olan küfeyi sırtlayarak gitmek? Akşama kadar  pazarda satış yapıp, biriktirdiği üç kuruşla tek çocuğunu okutup meslek sâhibi yapabilmek için çırpınıp durmak?

Köy evi, hemen her akşam misafirlerle dolup taşardı. Gündüz ter içinde, oradan oraya koşturup duran ve işleri düzene sokmaya çalışan babaannem,  yöresel yemeklerin en güzellerinden pişirerek, bunları misafirlerine ikram etmeyi de asla ihmal etmezdi. On parmağında on marifetli olmasıyla tanındığı kadar, cömertliğiyle de tanınırdı.
Babaannem; özverili, gayretli, misafirperver ve yeniliklere açık Karadeniz kadınının en dikkat çekici örneklerinden biriydi.
 
Dedemin işi daha çok hayvan otlatmaktan, tarla işlerinin yürütülmesinden ve babaannemin yetişemediği işleri hâlletmekten ibâretti. Çocuk aklımla ve yüreğimle, daha o zamanlarda dedemin ne kadar şanslı bir adam olduğunu düşündüğümü hatırlıyorum. Evdeki, bahçedeki, pazardaki işlerinden arta kalan zamanlarda  dedemin yaptığı işlere, karınca misâli çalışmaya alışmış olan babaannem de el atardı.  Kadın yüreğinin hassâsiyetiyle yapardı tüm bunları. Böylece işler çok daha çabuk bitirilmiş olurdu.
 
Dedemin mavi boncukları andıran, babaanneminse zeytin karası gözleri vardı. Anlatıldığına göre, babaannem genç kızlığında güzelliği ve hamaratlığı nedeniyle yakın köylerden, hattâ şehirlerden isteyenleri çok olan bir kızmış. Kısmet bu ya, hayatı boyunca köy sınırlarından dışarı çıkmayı dahi  aklına getirmeyen, yufka yüreğini sert ve alaycı konuşmalarının ardına gizleyen, köy hayatıyla bütünleşen yapısıyla dikkat çeken dedemle evlenmiş. Hem de onu hiç görmeden, tanımadan. Evlendiklerinden birkaç gün sonra askere uğurladığı kocasını, o koskoca köy evinde,  aile büyükleri, ailenin diğer erkekleri, gelinleri ve çocuklarıyla birlikte uzun zaman beklemiş. Hayata dâir çocuksu umutları olan ama bunu kimselere itirâf edemeyen genç kız,  henüz tâze gelinken bir yıl boyunca asker olan kocasını bekleyen kadın olmuş, ana olmuş, çilekeş Karadeniz insanı olmuş.
 
Tüm bunlara karşılık; köyde doğmuş, elindekilerle yetinmeyi yaşam felsefesi ve alışkanlık hâline getirmiş, bulunduğu çevre ve aile yapısı nedeniyle, okumaya olmasa da,  genel anlamda gelişime ve değişime nispeten kapalı bir adam olan dedemin babaanneme bakışlarındaki sevgiyi de dâima derinlerden fark etmişimdir. Dedemin gür sesiyle, aklına geldiği gibi konuşmasının yanı sıra, alaycı tavrı nedeniyle, onu tanımayanların  kendisine gönül koyabildiklerini de çocukluğuma uçurduğum zihin kelebeğim sâyesinde daha dünmüş gibi hatırlıyorum.
 
Kalplerin bir olmasının, sevmenin, birbirini olduğu gibi kabul etmenin güzelliklerini köydeki bu iki yürekte görmek mümkündü. Hayata karşı sergilediği dik duruşuna kadınsı inceliklerini katan, ağlaması gereken yerde zorunlu olarak duyarsızlaşma ve kendi dünyasında mutluluğu bulma  yolunu seçen bir köy kadınıyla, sert görünümünün ve tavırlarının ardında sakladığı yumuşacık kalbinin keşfedilmesini bekleyen bir köy adamı sergiledikleri davranışlarıyla, kendileri farkında olmasalar da, çocuk dünyamın bahçesine rengârenk tohumlar ekiyorlardı. Her bir tohumun gelecekte, insanlara dâir sevgi çiçeklerini yüreğimde birer birer yeşerteceğini bilmeden üstelik. 
 
Babaannem ve dedem; Karadeniz insanının asâletini, doğayla bütünleşme becerisini, yoktan var edebilme gayretlerini, çalışkanlığını, okumaya ve ilim öğrenmeye olan merakını ve insanîyetini aydınlık bir tablo hâlinde yansıtan iki değerdi benim için. Birbirlerinden farklı ama aynı derecede etkili karakterlerdi.

Benliğimin gelişmesi ve kişiliğimin şekillenmesinde, anne tarafından gelen Ege kültürüyle beslenmenin yanında, Karadeniz'in mavisine, yeşiline, çiçeğine,  kuzusuna.. vurgun olmamın da etkisinin olduğunu anlıyorum artık.
Köklerimizi besleyen kültürler, uzantılarını görünmez ipliklerle nesiller ötesine fırlatıyor. Bizler; düşüncelerimizle, yüreklerimizle ve bakış açılarımızla  o izleri sürüyoruz, farkında bile olmadan. Hayat yolculuklarımızda payımıza düşeni alarak ilerliyoruz. O yolculuklarda, bizlere belirli zaman dilimlerinde yoldaşlık yapan insanları anıyoruz, derin duygularla.

O insanlara  müteşekkir olarak, onların  sonsuz âlemdeki varlıklarını sevgi, saygı ve özlemle selâmlıyoruz...

(*): Eliz Edebiyat, Haziran 2015, Sayı 78

 

11 Haziran 2015 Perşembe

 
 
                                           OTOBÜS  YOLCULUĞU*
 
İnsanların çoğu, gündüzün aydınlığında otobüsle yolculuk etmeyi pek sever. Şöyle etrafı seyrederek, tabiatın güzelliklerinin tadını çıkararak yol almaktan büyük zevk duyar. Cam kenarında oturmayı ayrıcalıklı olmakla eşdeğer tutar. Öyle ya, ne de olsa cama burnu dayayarak veya yanağı yaslayarak dış dünyayı yakın tâkibe almak ancak  bu yolla sağlanabilir.
Bu eşsiz yolculuğa tam kendinizi kaptırmışken, şoförün uzun yol ağıtları ve isyanları niteliğindeki melodileri bencillik olmasın düşüncesiyle olsa gerek, tüm yolcuların duyacağı şekilde otobüste dinlemeye kalkışmasıysa gerçekten dikkate değer bir durumdur. Genellikle neşe ve umut dolu müzikler dinlenmez otobüslerde. Dinlendirici, huzur verici melodilere de yer verilmez. Gerçi günümüzde otobüs firmaları artık koltukların arkalarına müzik sistemi, televizyon, bilgisayar özellikleri taşıyan cihazları yerleştirmeye başladılar. Yolculara,  artık kişiye özel teknolojik olanaklar sunuluyor. Ancak bu bile, bizim geleneksel hüzünlerimizin önüne geçemez elbette. Acaba uzun yollara çıkan şoförleri bu denli efkâra sürükleyen, sevdiklerinden saatlerce veya günlerce ayrı kalacak olmaları mıdır? Yoksa yolların tenhâlığına eşlik eden dağlar, tarlalar veya daha önce aynı yollardan hızla geçen bir aracın altında kalarak ezilen kirpi, kaplumbağa, sincap... mıdır onları bu denli hüzne boğan? Ya da otobüsün ön camına hızla çarpan bir kelebeğin cama yapışıp kalması mıdır, otobüsün kaptanını mahzunlaştıran?  Sebebi ne olursa olsun, uzun otobüs yolculuklarında görünmez bir burukluk gizlidir.
Bu durum yalnızca bizde mi böyle diye düşünüyor insan. Belki istisna durumlar da vardır; ama bizim yolculuklarımız nedense çoğunlukla hüzün kokar.
Tüm bunlara karşılık, otobüs yolculuklarının artık klâsikleşmiş yönlerinin olduğu gerçeğini de kabul etmek gerekiyor. Sözgelimi:
Otobüs yolculuklarında mutlaka bir kolonya ikramı vardır. Çay/kahve servisi de epeyce yaygınlaştı. Üstelik bu hizmetler, büyük bir titizlikle yapılıyor. Ortamdaki kokuyu gidermek için en ağır oda parfümlerinin kullanılmasını da nazar boncuğu olarak sayın artık. Geriye ne kaldı, yolculuğun tadını çıkarmaktan başka?
Yolculuklar iyi hoş da, bir de şu araç tutması denen durum olmasa! Pek çok insan için başlı başına bir sorundur bu. İlâç almayı, başınızı sabit tutarak yola bakmayı gerektirir. İyi hoş da, ya yanınıza çok konuşan bir yolcu oturursa? İşte o zaman gerçekten hapı yuttunuz demektir. Yol arkadaşınız, eğer kendisinin araç tutması gibi bir sorunu yoksa anlayamaz hâlinizi. Başına gelmeyen derdi ne bilsin? Sorular sorar, sizi konuşturmaya çalışır. Siz gövdenizi sabit tutarak sâdece  yola bakmaya çalışırken veya eğer cam kenarındaki koltukta oturuyorsanız, başınızı cama yaslayarak yolculuğunuzu sürdürmeye çabalarken o devamlı konuşur. Önce, o insanı kırmamak için bir şey diyemezsiniz; ama sonrasında bir elinizde poşet diğer elinizde kolonyalı mendille, benziniz solmuş bir hâlde sizi görünce  yanınızdaki kişi mecburen susmak zorunda kalır.
Ne yapacaksınız; insanlar çeşit çeşit, her insan leb demeden leblebiyi anlayamaz ya!
Bir de mola amaçlı kullanılan yerler var tabi. Onları geçmemek gerek. Hani, otobüsünüz durduğunda garip bir konuşma tarzıyla anonslar yapılarak, mola verildiğini yolculara hatırlatan yerlerden bahsediyoruz. Otobüs şoförlerinin bir kısmı, özellikle yemekleri güzel olduğu için kamyon veya tır şoförlerinin sıklıkla mola verdikleri yerleri tercih ederler(miş). Bu, daha çok gündüz vakitlerinde olan bir durum. Çünkü böyle yerler genellikle kısıtlı olanaklara sahip mola yerleri. Ağırlıklı olarak, karın doyurmak amacıyla kullanılıyor. Bu tarz yerlerde, mola verilen yöreye âit geleneksel ürünleri, hediyelik eşyaları vb. satan dükkânlara öyle kolay kolay rastlan(a)mıyor.
Buna karşılık gece mola verilen yerler, tesis özelliği taşıyor. Buralarda yemek yemenin dışında, otobüsünüzün kalkış zamanına kadar oyalanabileceğiniz alanlar da bulunuyor.
Tüm bunların yanında galiba en önemlisi, mola verilen yerlerde pek çok bakımdan farklı yapıdaki insanların bulunması. Bu da, otobüsleri mola veren insanların birbirlerine karşı son derece temkinli davrandıkları, zaman zaman tedirginliklerinin hat safhalara ulaştığı  durumlar yaratabiliyor.
Neyse gelelim gece ve otobüs dostluğuna:
Otobüsle yapılan gece yolculukları da bir başkadır doğrusu. Akşamın ilerleyen saatlerine doğru, gündüz vakti şoförlerin dinledikleri hüzün dolu melodiler yavaş yavaş kesilmeye başlar. Böyle zamanlarda şoförler, radyonun/teybin sesini yalnızca kendilerinin duyacakları kadar açarlar. Hele gecenin fırçasının etrâfı çepeçevre siyaha boyadığı saatler yok mu, işte o zaman her şey sanki yeniden var olur hayatta. Yolcuların büyük bir bölümünün tatlı uykularında olduğu zaman dilimleri, otobüs yolculuğunun gizemli yanını keşfetmeye çalışanlar için bulunmaz bir fırsattır. Hele ortama loş bir hava veren birkaç küçük lamba dışında, otobüsün içindeki ışıkların kapatılıp dış dünyayla bağlantının yalnızca gökyüzündeki yıldızlarla sağlandığı saatler yok mu, işte böyle özel zamanların büyüsüne kapılmamak mümkün değildir.
Gecenin karanlık ellerinin usul usul ruhunuzu okşadığı saatlerde, başınızı cama yaslayıp gökyüzünü ve etrâfı seyrettiğinizde orada nice ışıltılar görürsünüz. Yıldızların parlaklığına, gündüz saatlerinde sıradan ve kendi hâlinde yerler olarak varlığını gösteren evlerin ışıltıları karışır. Uzaktaki her ışık, bir eve karşılık gelir. Her ev, apayrı bir dünyayı simgeler. Size yuvayı çağrıştıran evlerde neler yaşanıyor, ocaklar nasıl tütüyor diye düşünürsünüz.
O evlerde mutlu mudur insanlar, yoksa yaralı mı? Sevgi dolu mudur yürekleri, yoksa nefret mi bürümüştür her yanlarını? Ya şu uzakta tüten ocakta, şefkat mi yoksa şiddet mi kazanmıştır?..
O evler, yaşamı sorgulamanızı sağlar; yıldızlarsa sonsuzluğu ve aşkı çağrıştırır. Gökyüzünde kavuşmuş olan, yüreği sevgiyle çarpan insanları anımsatır. O insanların yüreklerine sevgi tohumlarını eken, o yüce varlığı ta içinizde duyumsamanızı sağlar.
Gecenin karanlığı, algılarınızın sonsuzlaşabilmesi için size en büyük gizemleri sunar. Onları keşfedin, onlara kıymet verin diye sessizce yalvarır. Bunu anlamaksa; sizin içsel sesinizle, ruhsal ve duygusal zekânızla parallellik gösterir.
Gecenin karanlığında,  siz "sizdeki varlığa" bir kez daha yönelirsiniz.
 
Saatler geçtikçe yıldızların ışıltısı, yerini yavaş yavaş güneşin aydınlığına bırakır. Gün aydınlandıkça, yolculuğunuzun sonlarına doğru yaklaştığınızı anlarsınız. Sabaha karşı içiniz geçmiş olur çoğu zaman, tatlı bir uyku okşar gözlerinizi. Gelgelelim, kaptan şoförünüzün sesini epeyce açarak dinlediği radyonun sesi, üzerinizde tokat etkisi yaparak kendinize gelmenizi sağlar. Tabi  bu durum kişiye göre değişir: artık kendinize mi gelirsiniz, yoksa iyice sersemleyerek kendinizden mi gidersiniz orası meçhul! Kimi yolcular, seyahat ettikleri araç kendileri için son durak olan şehirlere varınca,  otobüsten inecekleri yerleri bile kaçırırlar. Belli ki onlar, uyku sersemliğiyle kendilerinden giden gruptandırlar. Hani, muavinler yanlarına gelip de "Amca, abla, ineceğiniz yere geldik!" diye omuzlarından sarsmasalar, o kenti baştan sona bir kez daha turlarlar.
 
Kim ne derse desin, yolculuklar bizlere hem en kıymetli gözlem olanaklarını, hem de içsel deneyimleri sunan vesilelerdir. Yeter ki insan, her durumda ve her ortamda kendini geliştirebilecek yönler bulabilmeyi yaşam serüveninde amaç edinebilsin, öyle değil mi?
(*): IHLAMUR, Haziran 2015, Sayı 31
 
                    KENTLER VE İNSANLAR*
Çocukluğumdan beri kentlerin de tıpkı insanlar gibi ruhlarının olduğunu düşünmüşümdür. Sözgelimi: Kalabalık ve  her bakımdan karmaşanın olduğu büyük kentler, iç dünyalarındaki çıkmazlara yenilmiş, ruhunun terâzisinde bir türlü dengeyi bulamamış insanları andırırlar. Gelişime açık olmakla birlikte, onlar için özlerindeki güzelliklere ulaşmalarını sağlayan köprüler zaman içinde zayıflamış ve incecik kalmıştır. Bunun sorumluları yalnızca kendileri değildir. Modern yaşamın hızına yetişmeye çalışırlarken, mücevher kıymetindeki görünmez güzelliklerin varlıklarına sunacağı ferahlıklardan geri kaldıklarını farketmemeleri de onların ellerinde değildir. Çünkü böyle insanlar, etraflarında ve kent sınırları içinde yaşananlara ayak uydur(a)mazlarsa ezilip yok olacaklarını düşündüklerinden, kendilerini zorlu bir yarışın içinde hissederler. Yarışı kazanmak için, maddî dünyanın onlara sundukları silâhlarla savaşmak zorunda kalırlar. Diğerini ezmek, hırslı olmak, tatminsizlik duygusunun yarattığı bunalımlarla başa çıkmaya çalışmak onların kaderlerinde vardır. Geçim derdi, yaşam seçimleri ve hayatı algılayış biçimleri insanlara olduğu kadar kentlere de kimlik kazandırır. Benliğinin derinliklerinden uzaklaşan insan, sığ bir suda yüzmeye çalışırken dolaylı olarak yaşadığı kente de benzer bir ruh kazandırmış olur.
Bazı kentlerse, gelişmişlik düzeyi ve yaşam olanakları yönünden yoksunluklara teslim olmuştur. Böyle kentler genellikle bağrında yaşattığı insanlarıyla ve geleneksel kültürün güzellikleriyle sarmaşdolaş  durumdadır. Bu bütünleşme, eğer o kentin nüfusunu oluşturan insanların kültürel düzeyleri ve hayata bakış açıları  birbirine yakın seviyede ise belki tatminkâr sonuçlar doğurabilir. Buna karşılık, eğer söz konusu olan, kendini aşmayı hedefleyen  ve hayat yelpâzesini alabildiğine genişletmeye çalışan insanlarsa, bu kentlerin olanaksızlıklar nedeniyle maddî gelişimler açısından o insanlara katabileceği fazla bir şey olmayacaktır. Bu tarz yerlerde yaşayanlar bilirler ki: yaşam acımasızdır; imkânlarsa kısıtlı. Kent kalabalık olsa da, bu kalabalığı gelişime yönlendirecek vesileler yoktur. Buralarda, nicelikten çok niteliğin artması gerektiği düşüncesi de yaygın değildir. Alışılmışa boyun eğmek zorunda kalan insanların mahzunluğu,  dolayısıyla kentlere de çâresizliği  ve boynu büküklüğü armağan eder.
Bunun yanında, sıklıkla olmasa da, böyle kentlerde yaşayan ve içinde bulunduğu yoksunlukları benliğinin gelişimi için birer basamak kabul eden insanlara da rastlamak mümkündür. Onlar, büyük ve karmaşık kentlerin  maddî olanaklar sunmalarına karşılık, mânevî güzellikleri insanların yüreklerinden âdetâ sökerek uzaklaştırdıklarını bilirler. Bu sâyede yaşadıkları geri kalmış yerlerde kendi içlerinde yarattıkları küçük olanaklara sığınırlar. Bu kentler tıpkı bağrında yaşattığı insanlar gibi hüzünlü; ama yine de mutlulukları deneyimleyebilecek kadar inceliklerle dolu ruh hâlleri içindedirler.
 
Hangi özelliklere bürünmüş olursa olsun, aslında her kentin insanlar için bir bakıma ayna görevini üstlendiği söylenebilir. Kentler,  gören ve gösteren yönleriyle yaşamın ta kendisine ışık tutarlar. Öyle bir ışıktır ki o: siz ona baktıkça görür, gördükçe anlam verir,  görünüp yansıyana katılırsınız.  Böylece varlığınızla bağlandığınız anlar, yaşam serüveninizdeki zaman sürecinin en kıymetli basamaklarını oluşturur.
 
Her kentin aynı zamanda bir dili ve alfabesi olduğu düşünüldüğünde, o kentin tanınması ve belleklerde yer edebilmesi için; seslerin, renklerin, kokuların ve görüntülerin de ne denli önemli olduğunu anlamak hiç de zor değildir. Tüm bu değerler ancak, kentlerin ruhunun insanların ruhlarına sinmesiyle bir anlam kazanırlar. Bizlerde bir kente âit olma duygusunu yaratan da yine aynı değerlerdir.
 
Yaşadığı kente yüzünü dönen insan, ancak o kentin tarihine, o tarihe ışık tutan mekânların diline ve yaşanmışlıkların izlerine yöneldiği takdirde ilerleyebileceğini ve olgunlaşabileceğini bilir. Coğrafî sınırları ne olursa olsun,  bir kentin can merkezi içeridedir. O, kendini insanlara tanıtmasını sağlayacak ne varsa,  bağrında saklar. Keşfedilmenin arzusu ve anlamlandırılmanın coşkusuyla kıvranır çoğu zaman. Tüm bunları, sınırları içinde yaşayan insanlar aracılığıyla  yaşayabilmeyi diler üstelik.
İnsanlar ve kentler, iç içe geçmiş halkalar gibi  âdetâ bütünleşmiş durumdadırlar. Birbirlerinin ruhlarından beslendiklerinden, yaşamın görünmez enerjisini yine görünmeyen şekilde birbirlerine aktarırlar. Bu aktarım sâyesinde gelişir, zenginleşir ve anlam kazanırlar. Kazandıkları anlamları kendileriyle birlikte, diğer varlıklara da yüklerler.
İşin en önemli ve can alıcı noktası da budur işte:
Kentler ve insanlar; birbirlerine tuttukları aynalarda;  kendilerini, diğerlerini ve yaşamın sonsuzluğunu hatırlatan derinlikleri görürler. Böylece, kentler aracılığıyla kendisine açılan görünmez kapılardan içeri giren insan, zaman içinde evrenin bambaşka kapılarından girip çıkarak varlığını keşfetme yolculuğunu sürdürmeye devam eder.
 
(*): İstanbul Bir Nokta, Haziran 2015, Sayı 161
 

28 Mayıs 2015 Perşembe


                                           EŞREF SAAT(İ)*

Hayatta her şeyin bir eşref saati var. Eskilerin uğurlu ve en uygun zamanı belirtmede sıklıkla kullandıkları bu deyimin aslı "Eşref-i Saat" tir. En anlaşılır ifâdeyle; zamanın şereflisi, denk gelme veya muvafık zaman gibi anlamlara gelir. Yıldız ilmi olarak da bilinen, astrolojiyle de yakından bağlantılı olan bu kavram, çok eski devirlerden bu yana insanları etkilemiş, onların yaşamlarını şekillendirmiştir. Buna göre, bir insanın eşref saatine denk geldiği düşünülen "uğurlu zamanlar" da başlayacağı herhangi bir iş başarıyla sonuçlanır. Eğer beklenilen uğurlu zamanlar tespit edil(e)mezse, gerekirse o işe başlanmaz.

Yine eskiden, özellikle saraylarda "müneccim" adı verilen kişiler, eşref saatini belirlemek için var güçleriyle çalışırlarmış. Belirli olaylara yönelik olarak tespit edilen saatler, uzun listeler hâlinde yazılır ve sultana sunulurmuş. Osmanlı Sarayında da bu amaçla oluşturulan müneccimbaşılık görevi önemli bir mevkî olarak görülürmüş. O zamanlar; sarayda doğan çocuklara isimlerin konulması, önemli devlet işleri, sultanların tahta çıkmaları, törenlerin düzenlenmesi, savaş ilânı  vbg. pek çok konuda müneccimlerin tespit ettikleri eşref saatlerinden yararlanılırmış. Hattâ bir rivâyete göre, Sultan II.Mehmet'in İstanbul'un fethi için müneccimlerin belirlediği eşref saatte sefere çıktığı söylenir.

Konuyu döndürüp dolaştırıp edebiyata getiriyoruz yine. Tam da bu noktada, Enderunlu Fazıl'ın dizeleri dikkatimizi çekiyor:

"Bir gün elbet ola eşref saati
Bu dil-i şikestemi ben sağlarım."

( Bir gün elbet sevgilinin eşref saatine rastlarım da, şu kırık gönlüm yapılır.)

Buradan da anlaşılıyor ki: eski şairlerin eşref saatleri sevgiliye kavuşma anları olarak beliriyor.

Günümüzde durum nasıldır bilinmez ama bilinen bir gerçek vardır ki o da: yazar/şair için kaleminin eşref saatini tespit edebilmenin zor olmakla birlikte büyük önem taşıdığıdır. Bunu belirleyebilmek için, yoğun gayret sarf etmek gerekiyor. Kalem bu, sevgili gibi nazlı. Üstelik dilediğiniz anda size yüreğini açmıyor. Siz onunla hemhal olmak için çırpınırken kaçıyor sizden; ondaki derinlikleri keşfetmenizi özlemle bekliyor. Aklınızın dilediği, gönlünüzün istediği zamanda öyle kolay kolay ona yönelmeniz mümkün olamıyor.

Siz onu elinize almak istediğinizde değil, ancak o size bir nehir gibi akmak istediğinde ellerinize yöneliyor. Kısacası:

Kaleminizin eşref saati, çoğu zaman sizin edebiyat denizine girerek iliklerinize kadar ıslanmayı dilediğiniz saat olamıyor. Bu durumda da, ona teslim olma zorunluluğunuz söz konusu oluyor. Yalnızca mantık ağırlıklı olarak veya duygusallıkla yazılamayacağını, her ikisi arasında sağlanacak denge sâyesinde sözcüklerin önünüzdeki kâğıda saçılacağını da kalem hatırlatıyor size. Ancak bu dengenin sağlanması hâlinde, edebiyat denizinde sırılsıklam ıslanabileceğinizi de  kaleminizin kendi eşref saatindeki fısıldayışlarından anlıyorsunuz.

Gönül öyle bir yuva ki; orada kimi zaman fırtınalar kopuyor, kimi zamansa sütliman denizlerin huzuru yaşanıyor. Eşref saati denilen zamanların yaşanması ise evren tarafından ayarlanıyor. İnsanın gönül evini temiz tutması bundan dolayı çok önemli. O evin pencerelerinin kir pas içinde kalması hâlinde, dış dünyaya ve içsel patikalara âit güzelliklerin farkedilememesi durumuyla karşılaşılabiliyor. Bu da, günümüz insanının en önemli müneccimi olan, ona yol gösteren içsel sesiyle irtibatının kesilmesine neden olabiliyor. Hâl böyle olunca bırakın eşref saatlerimizi, sıradan zamanlarımızı tespit etmekte bile zorlanıyoruz. Gözleri olan ama gör(e)meyen, duyma yetisine sâhip olduğu hâlde başta insanlar olmak üzere varlıkların haykırışlarını bir türlü duy(a)mayan bir toplum olduk çıktık. Duyarlılıktan ve duygudaşlıktan uzaklaştıkça akıllarımızı ve gönüllerimizi âdetâ siyah perdelerle örttük. Birbirimizin eşref saatlerini sezinlemek şöyle dursun, kendi eşref saatlerimizden bile habersiz duruma geldik.

Eskilerin tâbiriyle "eşref saatlerimizi" beklemek yerine o saatleri, diğer insanlara yönelik olarak geliştireceğimiz duygudaşlık becerilerimizle, aydınlıklara yönelerek keşfetmeye çalışmanın zamanı hâlâ gelmedi mi?

En önemlisi de; iç evrenlerimizin bizlere seslenişlerinden, tüm varlığı içine alan  dış evrenden gelecek sinyalleri sezinleyerek, birbirimizin eşref saatlerine özen göstermek değil midir acaba?

Toplumsal dirlik ve düzene dâir güzellikler bu sâyede açığa çıkmaz mı?

(*): Eliz Edebiyat,  Mayıs 2015, Sayı 77

 
                                            GÜLYÜZ HANIM*                                  

Gülyüz Hanım, henüz birkaç yıllık evli, güzel mi güzel, gencecik bir bayandı. Adına yaraşır şekilde yüzünde her zaman güller açardı. Kocası Selçuk bey onun bu hâlini görür görmez kendisine vurulmamış mıydı zâten? Onda güzellikten öte, insanı cezbeden bir şey vardı. İçinin güzelliği dışına yansımış denilen insanlar vardır ya, işte Gülyüz Hanım da aynen bu tanımlamaya uyuyordu. Selçuk bey, girdiği ortamlarda Gülyüz Hanımın yanında yer almasından her zaman büyük bir gurur duyardı. Eee, haksız da sayılmazdı hani. Kaç insana nasip olurdu böyle bir eş? Kültürüyle, zevkli giyim tarzı ve zarâfetiyle her ortama rahatlıkla uyum sağlayabilen nâdide bir karısı vardı ne de olsa. Ancak her evlilikte olduğu gibi, ikisinin aralarında fikir ayrılıkları da yok değildi tabi. Selçuk Bey, eşinin doğal güzelliğine hayrandı. Onu, her zaman ilk tanıdığı hâliyle yanında görmek istiyordu. Sizin anlayacağınız: Gülyüz Hanım, fiziksel olarak genç kızlık yıllarından zerre kadar farklı değildi. İyi güzel de, onun da hayattan beklentileri, olgunlaşmaya doğru giden yolculuğunda kendine yönelik olarak gerçekleştirmek istediği değişikler yok muydu sanki? İşte Selçuk Bey, bunu anlayamıyordu bir türlü. Oysa,  Gülyüz Hanımın  kendisi gibi genç yaştaki arkadaşları, kendilerini devamlı olarak yeniliyorlardı. Kimbilir, belki de onların eşleri böyle olmalarını istiyorlardı? Diğer genç hanımlar; saçlarını boyatıyorlar, makyajlarına özen gösteriyorlar, fiziksel görünümlerinde sürekli değişiklikler yapıyorlardı. Aslında Gülyüz Hanım, her ne kadar onlarla görüşüyor ve onları oldukları hâlleriyle kabul ediyor olsa da, arkadaşlarının izledikleri yolu pek beğenmiyordu. Gün geliyor,  arkadaşları bir derginin kapağından fırlamış gibi bir görüntüyle karşısına çıkıyorlardı. Gerek var mıydı bunca abartıya? Daha önce okumuş olduğu psikoloji kitaplarında da, bir insanın dışına olması gerekenden fazla özen göstermesinin ve hep fiziğiyle meşgul olmasının aslında onun iç yetmezliklerinin dışa yansıması olduğu yazmıyor muydu? Bu yüzden “çevresine ve kendisine olan saygısından dolayı insan bakımlı olmalı,  ama her şeyin de bir sınırı var.”  diye düşünüyordu çoğunlukla. Her konuda, orta yolu ve dengeyi bulabilmek değil miydi en güzeli?
 
“Her şeyin bir sınırı var Selçuk.” dedi içinden. Yapaylığı ben de sevmiyorum senin gibi, ama hafif bir bakım senin de içini açmaz mı? Bana baktıkça ruhun aydınlanmaz mı?”
 
“Sen benim güneşimsin Gülyüz’cüğüm. Ruhunun güzel ışıltıları aydınlatıyor beni. Bu aydınlık öylesine güzel ki, hangi boya içimdeki güneşi böylesine güzel boyayabilir söyler misin?” dedi Selçuk Bey.
 
Gülyüz Hanım, birden irkildi. Salondaki çiçeği sularken içinden söylediğini sandığı sözleri, dıştan duyulacak şekilde söylemişti demek. Odaya girdiğini fark etmediği kocası da ona cevap veriyordu üstelik. Utandı; birden yanakları pembeleşti. Sanki bir suç işlemiş gibi hissetti kendini. Selçuk Bey, onun bu hâlini görünce elini karısının omzuna attı. Birlikte salondaki ikili kanepenin üzerine oturdular. Gülyüz Hanım önüne bakıyordu. Neden bu kadar utanmıştı? Oysa, bugüne kadar kocasından gizlediği hiçbir şeyi olmamıştı. İçindeki duyguları da dâhil olmak üzere her şeyi onunla paylaşırdı. İlk defâ  bir konuda, o da kocasını üzmemek için, kendi kendine bir yorum yapmıştı, işe bakın onu da kocası duymuştu. Üzülmüş müydü acaba? O üzülmesin ve yuvalarındaki mutluluklarında en küçük bir zedelenme olmasın diye bunca zamandır bu konuyu boş vermemiş miydi? Yoksa dış güzellik algısının, insanı sinsice düşürdüğü kuyuya kendisi de mi düşmüştü? Hayır, hayır olmamalıydı böyle bir şey! Çocukluğundan beri, insanı insan yapan asıl değerlerin görünmezde gizli olduğunu öğrenmemiş miydi? Şimdi saçma sapan şeyler nedeniyle, canı kadar sevdiği kocasının gönlünü incitmeye gerek var mıydı ?..

“Gülyüz, Gülyüzzz! “ diye seslendi kocası. Hayırdır canım? Daldın gittin, bir şey mi düşünüyorsun?

“Hayır tatlım, bir şey düşünmüyorum. Birden karşında mahcup olduğumu hissettim. Özür dilerim senden. Yuvamızda bir daha böyle saçma sapan konular konuşulmayacak.

Selçuk Bey, ayağa kalktı ve salondan çıktı. Birkaç dakika sonra geri geldi. Salondaki kanepede oturan karısına yöneldi. Elinde kırmızı parlak renkli bir paket vardı. Kanepeye otururken paketi karısına uzattı.

“Bakalım beğenecek misin?” dedi tebessümle.

Gülyüz Hanım, yarı şaşkın yarı mutlu şekilde onu aldı. Paketi açar açmaz, gözlerine inanamadı. Her türlü süslenme malzemesi, tarak, renkli saç tokaları, daha neler neler… Selçuk Bey, karısının hediye paketini bir çocuk saflığıyla açışını büyük bir mutlulukla izliyordu. O an, böyle bir ânı yaşamanın dünyalara bedel olduğunu düşündü. Gülyüz Hanım, kocasının yanağına bir öpücük kondurdu ve ona teşekkür etti. Fakat hâlâ neler olup bittiğini anlayabilmiş değildi doğrusu.

Meraklı bir ses tonuyla:

“Çok teşekkür ederim Selçuk’çuğum, ama bunlar ne böyle?” diye sordu. Selçuk Bey, mûzip bir şekilde:

“Artık içimdeki güneşini bunlarla boyamanı istiyorum Gülyüz’cüğüm” dedi karısına. Gerçi boyaların içinde sarı renk yok ama sen nasıl olsa bulursun bir çâresini.”

“Alay etmeee Selçuk!” dedi  karısı şımarıkça.

 “Gül yüzlüm benim. İşin özü şu: Ben senin doğallığını, senin tanıdığım ilk hâlini çok beğeniyorum. İş hayatında ve sosyal ortamlarda boya kutusuna batıp çıkmış kadınları görünce, inanır mısın midem bulanıyor, elimde değil. Akşam olup, gün içindeki yapaylıktan kurtulur kurtulmaz koşarcasına evimin yolunu tutuyorum. Beni yüreğindeki güzelliklerle, doğallığıyla, samimiyetiyle karşılayan karıma koşuyorum. Bundan dolayı, elimde olmadan senin de dışarıdaki insanlara benzeyerek değişeceğin korkusuyla farklı davrandım galiba. Üzdüm seni farkında olmadan, biliyorum. Sen de benim mutlu olmam için, isteklerini hep ikinci plâna attın. Bu fedakârlığının da farkındayım. Oysa ki, bu yuvada biz hem bir bütünüz, hem de ayrı bireyler olarak varlığımızı korumak durumundayız. Bu sâyede, sen “sen” olarak kalacaksın, ben de  kendi varlığımı koruyacağım. Ancak bunu öylesine dengeli şekilde yapacağız ki, kendi  benliklerimizi yok etmeden “biz” olacağız. Karşılıklı sevgimiz, saygımız ve hoşgörümüzle başaracağız bunu. Biz bunun için bu yola baş koymadık mı seninle? Sen her konuda ölçülü davranabilen bir insansın. İçindeki güzellikler kadar, dışındaki güzellikleri de  aynı şekilde çiçek çiçek açtıracağından adım gibi eminim.

Gülyüz Hanım, kocasının inceliklerle dolu bir insan olduğunu biliyordu. Onu bu nedenle sevmemiş miydi zâten? Ama nedense az önceki konuşması, bambaşka hisler yaratmıştı benliğinde. Hayat arkadaşının, yüreğine de yoldaş olduğunu  ve onu ne kadar sevdiğini  düşündü. Gözlerinden sessizce yaşların akmasına engel olamıyordu nedense.

Selçuk Bey, ortamdaki hüznü dağıtmak için neşe dolu bir sesle:

“Haydi bakalım Gülyüz Hanım, sevgili kocanın hediyeleriyle şöyle süslen de bir gel! Gözümüz gönlümüz açılsın hele bir!” deyiverdi.

Günışığının aydınlattığı odada, tuvalet masasının önünde süslenen bir kadın vardı. O kadın, görünürde küçük sayılabilen bir davranışın, insan gönlünü ne denli fethedebileceğini düşünüyordu. Sevginin ve karşılıklı anlayışın, saygı ve fedakârlıkla bezendiği zaman, insanlar arasındaki bağı nasıl güçlendirdiğini bir kere daha anlıyordu. Zarif davranışların, insanın yüreğinin ta derinlerinde çiçekler açtırdığını duyumsarken, aynı çiçeklerin dışında da açtığını aynaya yansıyan yüzünde görebiliyordu...

(*): Berfin Bahar, Mayıs 2015, Sayı 207

 

12 Mayıs 2015 Salı

 
                  JOHANN STRAUSS'A KAVUŞMANIN BÜYÜSÜ*
İnsan olmanın en güzel yanı; sevginin sonsuzluğunun, ruhlara dokunuşlarını ve kalpleri okşayışlarını derinden hissetmektir. Bu hissedişler, kimi zaman yaşadığınız çağı sizinle paylaşan insanlara, kimi zamansa arkalarında bıraktıkları eserleri aracılığıyla, çağlar ötesinden günümüze yansıttıkları ışıklarıyla gönlünüzü kamaştıran sanatçılara yönelik olarak gerçekleşebilir. Bunun da ötesinde, bahsedilen his yıldızcıklarının, bilinç düzeyiyle bağlantılı olarak, insanların dışındaki varlıklara saçılabilmesi de mümkündür.
 
Viyana'nın ağaçlarla çevrili, yayalara ve bisikletlilere ayrılmış  geniş yollarında yürürken yukarıdaki tanımlamalara uyan bir ruh hâli içindeydim. Ayaklarımın altında hışırdayan kuru yaprakların melodilerini yüreğimde duyarken, attığım her adımda yepyeni bir medeniyetin aydınlıklarını keşfettiğimi hissediyordum. Huzur ve güven duygusunun hâkim olduğu bu kentte, insanlar son derece yumuşak başlı ve yaşama bağlı tavırlar sergiliyorlardı. Kimbilir, belki de onlardaki durgun suları andıran bu hâller, dalga dalga yayılan huzurun ve güvenin kendiliğinden oluşmasını sağlıyordu?
Ülkeleri oluşturan kentlerin, zaman içinde âdetâ birer simge hâline gelmiş  karakterleri vardır. Bazı kentler, modern yaşamın olanaklarıyla bütünleşirken insana özgü değerleri de aynı oranda kucaklayabilme becerisine sahiptir. Bunda,  o kentin genelinde, geleceğe duyulan güven duygusunun fazlasıyla etkisi vardır. Böyle kentlerde yaşayan ve  yaşama dâir emin olma hisleriyle dolan insanlar için, kendi varlıkları başta olmak üzere, etraflarına ve diğerlerine  ılımlı şekilde davranmak hiç de zor değildir. Davranışlarındaki sıcaklık ve zarâfet, içlerinden dışlarına yansıyan bir ışık gibi hem kendilerini, hem de çevrelerini  sarıp sarmalar. Onlar, ellerindeki olanakların bilincinde olmakla birlikte, bu olanakları insanî değerleri temel alarak kullanırlar. Özgür ama aynı zamanda  çevrelerine karşı son derece duyarlı davranışlar sergilediklerinden, toplumsal birliğin sürekliliğini de sağlarlar. Öyle olur ki: sanki onlardan yayılan olumlu enerji caddelerde, parklarda, dükkânlarda.. aklınıza gelen hemen her ortamda etkisini gösterir.
İşte, benim için Viyana bu grupta yer alan, tüm bu meziyetlerle süslenmiş, çocukluğumdan beri hayâl dünyamın en özel köşesinde yer etmiş kentlerden biridir. Sanatın, kültürün ve zarâfetin berrak bir gökyüzü kaynağından pırıltılı damlalar hâlinde ziyâretçilerinin üzerine serpiştirildiği bir masal diyârıdır. Viyana'yı ziyâret etme şansını yakalamış olanların, gözlerinin çevrildiği her yerde, attıkları her adımda, özellikle sanatın güzelliklerine dâir ipuçlarına rastlamamaları olanaksızdır. Tabi bu durum, biraz da böylesine  büyüleyici  bir kenti ziyâret eden kişinin, sanatın rengârenk bir mozayiği andıran parçalarından hangisine ilgi duyduğuyla bağlantılıdır.
 
Sanıyorum, çocukluk yaşlarımdan itibâren edebiyatın dışında, müzik, resim ve heykel sanatına olan merakımın halâ devam etmesi nedeniyle olsa gerek, Viyana'yı keşfetme gayretlerim, ruhumda aydınlık açılımlar yaratmıştı. Kendi alanlarında tarihe damgasını vurmuş sanatçıların  eserleriyle ilk kez  karşılaşmak,  yüreğime ve zihnime apayrı deneyimler sunmuştu. Müzik dinletileri, yüzyıllardan bu yana  özenle korunarak sergilenen tabloların yer aldığı müzeler, güzel sanatların farklı dallarına âit eserlerin yer aldığı açık alanlar bu deneyimlerin kaynağını oluşturuyordu. Yine de tüm bunların arasında biri vardı ki, ondan bahsetmeden geçmek gerçekten olanaksız:
 
Müzik, insan dediğimiz karmaşık varlık için ruha şifâ, zihne aydınlık, benliklere boyut kazandıran olağanüstü bir araçtır. Dokunduğu varlığı yeni baştan yaratan tılsımlı bir yanı vardır. Onu bu noktalara taşıyanlarsa, elbette ki notalara âhenk kazandırarak onları vazgeçilmez kılan sanatçılardır. Bu sanatçılar içinde öyleleri vardır ki onlar, elleri ve yürekleriyle dokundukları sıradanlıklara, sıradışılık kazandırabilme becerisine sahiptirler. Bundan dolayı da, yüzyıllar boyunca eserleri dinlenir, söylenir ve gönüllerde en üst noktalarda yaşamaya devam ederler.
 
Ürettikleriyle günümüze kadar ulaşmış klâsik müzik bestecilerinin her biri, yüreğiyle diğer yüreklere dokunmayı başaracak kadar yüce gönüllü, saygı duyulası sanatçılardır. Ama içlerinde öyle biri vardır ki, daha çocukluk yaşlarımdan itibâren beni büyülemiş, eserlerini duyduğum an yüreğimdeki nehirleri harekete geçiren, zihnimi ve duygularımı bulutların ötesinde seyahate çıkaran bambaşka bir konumdadır. Bu, seçerek sevmekten öte, ruhsallıkların benzerliğinden yola çıkan, kendiliğinden gelişen, açıklanması olanaksız bir yakınlık galiba. Öyle olmasa, henüz ilkokul çağlarındaki bir çocuğun, televizyondaki klâsik müzik konserlerini izler ve dinlerken, o bestecinin eserleri çalmaya başlayınca içinin içine sığmaması söz konusu olabilir miydi hiç?
 
Elbette ki hayır!
 
Johann Strauss'tan bahsediyorum. Hani, "Valsin Kralı" olarak bilinen, operetleriyle de tanınmış  19. yüzyılın Avusturyalı Klâsik Batı Müziği  bestecisi var ya,  işte onu anıyor kalemim bu satırlarda. Viyolonist ve aynı zamanda besteci olan,  kendisiyle aynı adı taşıyan babasından ayrılması için  "Genç Strauss" olarak da adlandırılıyor. Strauss, müzisyen olmasını istemeyen babasından gizli olarak keman dersleri alan, üstelik bu konuda  yalnızca annesinin desteğini görmüş biri. İlk valsini 6 yaşında besteleyen Johann'ın bu eseri 15 yaşındayken seslendirilmiş. Sanatçı henüz 19'undayken ilk konserini vermiş. Aradan geçen zaman içinde  oğul Strauss, kurduğu orkestrasıyla eserlerini uzun süre Viyana'da icrâ etmiş. Sonraları Rusya, Polonya, Almanya ve İngiltere başta olmak üzere Avrupa'nın hemen hemen bütün kentlerinde konserler vermeye devam etmiş.
 
Anlayacağınız, dinleyeni alıp bambaşka diyarlara götüren,"Sabah Yaprakları", "Sanatçının Yaşamı", "Güzel Mavi Tuna", "Viyana Ormanları", İmparator Valsi" ve "Şarap, Kadın ve Şarkı" valslerinin yanı sıra,  "Yarasa", "Çingene Baron" ve "Venedik’te Bir Gece" gibi operetlere de hayat veren Strauss, bir döneme damgasını vurarak gönülleri fethetmiş bir sanatçı.
 
Yeri gelmişken küçük bir ayrıntıyı hatırlamakta yarar var:
 
Johann Strauss'un, valslerini icrâ ederken keman çalarak orkestrasını yönetme şekli "Vorgeiger" olarak biliniyor. Avusturyalı kemancı ve  orkestra şefi "Willi Boskovsky" bu geleneği uzun yıllar boyunca sürdürmüş.  Aynı geleneği benimseyen Strauss eserlerinin yorumcusu olan şefler arasında "Herbert von Karajan" ve "Riccardo Mutti" gibi klâsik müziğin önemli isimleri de yer alıyor.
 
Günümüzde bu geleneğin en büyük temsilcisi, kemanıyla dinleyicilerini gülümsetmeyi başaran Hollandalı Keman Sanatçısı ve Besteci "Andre Rieu"dur. Kurduğu  "Johann Strauss Orkestrası" ile birlikte dünyayı dolaşan sanatçıyı dinleyip de hayran olmayan var mıdır acaba?  Müziğe saygınlık kazandıran ve notaların asâletini yansıtan Johann Strauss bestelerini, dinleyicilerine tüm derinliğiyle sunabilen  Andre Rieu'yu,  bir konser programında canlı olarak dinleyebildiğim için kendimi  her zaman çok şanslı hissetmişimdir. Belki de bu sâyede, Strauss'un ezgilerinin tatlı okşayışlarına teslim olan  yüreğimin seslenişleri, bir kez daha masmâvi denizlerin huzur dolu dinginliklerini hatırlatmıştır bana.
 
Galiba tüm bunlardan dolayı, omzunuzda çantanız ve fotoğraf makinenizle Viyana'nın geniş caddelerinde yürürken, sanatın güzelliklerine teslim olmuş bir kentin keşfedilmeyi bekleyen o büyüleyici yanını fark ediyorsunuzdur, kimbilir? İnsanlara, özellikle yaşlı ve düşkünlere verilen değeriyle, temizliğiyle, trafik düzeniyle ve kentin geneline yayılan ferahlatıcı enerjisi ve güvenilirliğiyle, kendinizi belki de yaşadığınız ülkeden çok daha huzurlu hissettiğiniz bir kentte bulunmak size bambaşka hisleri armağan ediyor.
 
Benim de yaşadığım buydu sanırım. Güneşin pek de cömert sayılamayacağı  soğuk bir sonbahar gününde, Viyana'nın geniş caddelerinden birinde yürüyordum. Bir kenti yaya olarak keşfetmeye çalışmanın merak ve heyecanı içindeydim. Önüme çıkan tabelâları okuyarak, rastgele girip çıktığım ara sokaklarda kimi zaman tarihî binalara, kimi zamansa bir anıta rastlıyordum. Kendimi bir sonraki sahnesinde neyle karşılaşacağımı bilmediğim bir filmin içindeymiş gibi hissediyordum. O gün için belirlediğim bir güzergâh, gitmek için özellikle plânladığım bir yer de yoktu. Sürprizlere ve keşiflere açık bir gün olsun istiyordum. Uzunca bir süre yürümüş olmalıyım. Başımı çevirdiğim tarafta dükkânların geniş vitrinlerine düşen ağaç gölgelerini fark ettim.  Hiç neden yokken  birdenbire caddenin karşısına geçerek,  sâdece yayalara ayrılmış olan, araçlara kapalı yürüyüş yolundan devam etmeyi istedim. Ilık rüzgârın dokunuşları ve ağaçlardan dans ediyormuşçasına dökülen yaprakların görüntüsü, masalımsı bir ortamı çağrıştırıyordu. Nasıl olduğunu anlayamadan,  sanki görünmez sihirli bir elin beni çekmesiyle yemyeşil bir parka doğru bilinçsiz bir şekilde yöneldiğimi hatırlıyorum. Tam da o anda, güneş somurtkanlığını bir yana bırakıp, tüm içtenliğiyle gülümseyivermişti. Uçsuz bucaksızmış izlenimi veren parktaki dev ağaçlar, çimenler, çiçekler de güneşi sevinçle selâmlıyorlardı. Ansızın, neler olduğunu anlayamadığım bir anda, Johann Strauss'un güneşin ışıklarıyla yıkanan o büyüleyici anıtı karşımda beliriverdi.
 
Bu nasıl bir sürprizdi böyle!  
 
Johann Strauss, elindeki kemanıyla valslerin en güzelini çalıyor gibiydi. Anıtının önündeki çiçekler, sonbahar olmasına rağmen  canlı renkleriyle ona eşlik ediyorlardı. Turistler, heykelin önünde dakikalarca duruyor ve besteciyi hayranlıkla seyrediyorlardı. Bu arada fotoğraf makineleriyle o ânı ölümsüzleştirmek için  âdetâ birbirleriyle yarışıyorlardı.
 
Hiç bilmediğim  ve tanımadığım bir ülkede, üstelik hiçbir şekilde plânlamadığım bir gezi esnasında böyle bir deneyimi yaşamak bana târifsiz bir heyecan ve mutluluk yaşatmıştı. O an anladım ki: Eğer bir insan gerçekten gönlünde birilerine (bu insanlar çağlar öncesinde yaşamış olsalar bile), mânevî bir değere, yaşamsal bir amaca içtenliğiyle yer verdiyse, er-geç, kendisi bunun farkında dahi olmadan, o şey  evren tarafından o insana sunuluyor. Yeter ki, özünde saklı olan en katışıksız yanıyla bu bütünleşmeyi sağlayabilme gayreti içinde olsun.Viyana'ya gidince pek çok sanatsal değerle bire bir karşılaşma olanağım oldu olmasına; ama Johann Strauss'la buluştuğum o büyüleyici ânı ömrüm boyunca unutmayacağım...
 
Anlar, zihinlerimizde, yüreklerimizde ve fotoğraflarda sonsuzlaşırlar. Viyana'nın en büyük ulusal parklarından biri olan Stadtpark'da, ziyâretçilerini tüm asâletiyle selâmlayan "Johann Strauss Anıtı", orada karşılaştığım Japon gençlerinin de katkılarıyla fotoğraf makinemdeki önemli kareler arasındaki yerini aldı. Böylece dünyanın neresine gidilirse gidilsin,  sanatın sonsuz kucaklayıcılığını ve insanları birleştirici yanını bir kez daha derinlerden algılamış ve hissetmiş oldum.
 
(*): IHLAMUR, Mayıs 2015, Sayı 30
 
 
 
 
 
 
 
 

22 Nisan 2015 Çarşamba


                                                  SÜT TENCERESİ*

Döndü Hanım, kısa boylu ve tombul bir kadındı. Sabahın çok erken saatlerinde kalkardı. Kocasını işine, çocuklarını da okullarına uğurladıktan sonra evdeki işlerini ağır bedeninden beklenmeyecek  kıvraklıkla öğlene kadar tamamlardı. Öğleden sonraları pek evinde durmazdı. Her gün farklı bir komşusuna veya bir akrabasına gider, evin diğer bireyleri eve dönene kadar tüm zamanını dışarıda geçirirdi.

Kış mevsiminde gezmek onun açısından pek de zevkli sayılmazdı. Günler kısaydı; ev işlerinden arta kalan zamanda gidilen arkadaş toplantıları çabuk kararan havalar nedeniyle tatsız tuzsuz gelirdi ona. Oysa, güneşin  uzun saatler boyunca sıcak gülümseyişleriyle insanları ve doğayı kucakladığı aylarda gezmenin tadı bir başkaydı. Hele yaşadıkları o küçük mahalledeki komşularıyla, ikindi vakti kapı önlerinde oturmanın tadı yok mu, dünyalara değişilmezdi.

İç Anadolu’da yaz mevsiminin en sıcak saatleri yaşanıyordu. Ara mahallelerdeki iki-üç katlı evlerin balkon kapıları ve pencereleri, biraz olsun serinleyebilmek umuduyla ardına kadar açılmıştı. Rüzgârın en ufak belirtisi dahi yoktu. Yaz tatilinin de etkisiyle mahalledeki çocuklar evlerindeydiler. Daha önceleri birkaç yaramaz çocuğun kaçamak olarak dışarıda oynamaya çıkmalarının sonu hüsran olmuş, çocukları güneş çarpmıştı. Öğle saatleri; anneleri gardiyan, çocukları da birer mahkûm hâline getiriyordu. İkindi vaktine kadar süren bu durum, güneşin yavaş yavaş batmasıyla birlikte tam tersine dönüyordu. Dışarıda oyun oynamak için ikindiye kadar sabırla bekleyip sokağa çıkma yasağına uyan çocuklar, annelerinin onlara izin vermeleriyle birlikte sevinç çığlıkları atarak kendilerini sokağa atıyorlardı. Bununla da kalmayıp, bozuk paralardan ibâret olan harçlıklarıyla mahalle bakkalına koşuyorlar; çikolata, gofret, gazoz.. ne varsa paralarının yettiği kadar dilediklerini satın alıyorlardı. Anneler çocuklarına ses çıkarmıyorlar, saatlerce evde hapis olduktan sonra  zafer çığlıkları atan yavrularının bir dediklerini iki etmiyorlardı. Çocuklar için, ikindi vakti tüm enerjilerini attıkları çok özel bir zaman dilimini işaret ediyordu.

Anneler ve yaşlı teyzeler içinse havanın biraz serinlediği saatler; kapı önlerinde dedikoduların yapıldığı, dantellerin örüldüğü, çekirdek çıtlandığı ve kahve falına bakıldığı zamanlar anlamına geliyordu. Her akşamüstü, kapı önü mesaisine yetişmek için gün içinde var gücüyle çalışan kadınlar, ter içinde de olsalar asla arkadaşlarına verdikleri sözden dönmüyorlardı.  

"O kapı önünde oturulacak, o kadar!" diyen gizemli bir sesin bir dediğini iki etmiyorlardı, vesselâm.

Döndü Hanım, o gün de her zaman olduğu gibi öğlene kadar evinin işleriyle meşgul olmuştu. Tatilde olan çocuklarının yaramazlıklarından ve evi kirletmelerinden kadıncağıza âdetâ gına gelmişti. Elindeki süpürgeyle ufaklıkların peşinden koşturup duran, "Gelmeyeyim sizin yanınıza!" diye haykıran bir anneyle, "Yakalayamazsın ki, yakalayamazsın ki!" diye odanın içinde dört dönen yaramazların sesi sokaktan duyuluyordu. Anne ve çocuklar, eski filmlerdeki, kızılderilileri kovalayan kovboylara benziyorlardı. Çocuklar evin içinde koşturmaktan yorgun düşmüşler, ilerleyen saatlerde bulundukları odadaki divanların üzerinde uyuyakalmışlardı. Evlâtlarının yaramazlıklarından perişan olan Döndü Hanım da, biraz olsun dinlenebilmek için televizyonu açmış ve bir koltuğa kurulmuştu. Kısa süre içinde o da oturduğu koltukta uyuyakalmıştı. Uyandığında aradan iki saat geçmişti. Ufaklıklar hala uyuyorlardı. Sıcaktan ter içinde kalan Döndü Hanım, elini yüzünü yıkayarak kendine gelmeye çalıştı. Yarı uykulu hâlde mutfağa gitti ve öğlen sütçünün getirdiği bir kova sütü henüz kaynatmadığını farketti. "Hazır çocuklar uyurken şu sütü kaynatayım da soğusun. Kalkınca taze taze içerler." diye düşündü. Sütü kısık ateşe koyup mutfak balkonuna çıktı. Güneş yavaş yavaş etkisini kaybediyor, hava serinlemeye dönüyordu. Mahalle komşuları kapı önü mesâilerine çoktan başlamışlardı bile. Üstelik yan sokaktan ayaklı gazete olarak bilinen iki komşu hanım bulundukları mahalleye, ikindi oturmasına gelmişlerdi. Döndü Hanım, meraklı bir yapısı da olduğundan, başını  balkondan aşağıya sarkıttı. Komşular bir yandan çekirdek çıtlıyor, diğer yandan dedikodu yapıyorlardı. Nasıl da güzel bir ortam vardı onun için!

Döndü Hanım'ın uykusu tam olarak açılmamıştı. Belli ki kahveye ihtiyacı vardı. Tam kendine kahve yapmak üzere mutfağa giriyordu ki, aşağıdan ona seslenildiğini duydu:

"Döndü Abla, gelsene kız! Kısmetlisi olur diye kahveyi bir fincan fazla yaptık. Gel de birlikte içelim. Lâflarız biraz."

Döndü Hanım, önce komşularına çocuklarının uyuduğunu ve  henüz kapı önü mesâisine başlayamayacağını söylemeyi düşündü. Ama olur muydu şimdi? Hazır, en sevdiği komşuları gelmişti mahallelerine. Sonra, kimbilir ne havâdisleri vardı gene? Kaçırılır mıydı  tüm bunlar? Zâten sabahtan beri, iş yapacağım diye canı çıkmıştı. Yaz sıcağından her yeri yapış yapış olmuştu. Üstelik üzerinde hala sersemlik vardı. Dışarıya çıkıp biraz hava alsa mutlaka açılırdı. "Çocuklar uyuyorlar nasıl olsa, kahvemi içer  hemen eve dönerim."  diye düşündü.

Aradan geçen dakikalar mahallenin kadınları için tam bir şenlik zamanını andırıyordu. Dedikodular, kahkahalar, bakılan kahve fallarına yapılan yorumlar almış başını gidiyordu. Döndü Hanım, kahvesini çoktan içmişti. Yan mahalleden gelen misafir kadının baktığı bütün fallar çıkıyor denilince,  o da fincanını ters çevirmiş sırasının gelmesini bekliyordu. Falcı kadının uzun uzadıya baktığı fallar dinleyenleri hayal dünyasına sürüklüyordu. Pembe dizilere fazlasıyla meraklı olan bu kadın grubu için, fallar da bir bakıma dizilerde olduğu  gibi sonu belli olmayan masallarda gezinti anlamına geliyordu. Bu gezintiyi kaçırmak olmazdı.

Döndü Hanım aradan geçen saatlerin farkında değildi. Fal baktırma sırası ona geldiğinden, pür dikkat komşu kadının söylediklerini dinliyordu. Nereden para gelecek, çocuklarının geleceği ne olacak, kocası daha iyi bir iş bulabilecek mi, hakkında konuşan art niyetli akrabaları var mı, bu yaz kimlerin düğünü olacak, tüm bunları bilmesi gerekiyordu. Ne de olsa, böyle önemli konuların cevabı kahve telvesinde yazılıydı. Fal bakan kadın, komşularının kendisini merakla ve ilgiyle dinlediklerini görünce iyice ballandırarak anlatmaya devam ediyordu.

Tâ ki Döndü Hanımın evinden dumanların çıktığını ve çocukların çığlık seslerini duyana kadar...

Mahalleye yayılan yanık kokusu hala geçmemişti. İtfaiyenin zamanında yetişmesi sonucunda, neyse ki Döndü Hanımın çocukları zarar görmemişlerdi. Ancak her iki çocuk da çok korkmuşlar ve ağlamaktan perişan olmuşlardı. Ocaktaki sütün yanarak mutfağın yarısını tanınmaz hâle getirmesi akıl alacak gibi değildi. Mutfaktaki perdeler, ahşap dolaplar, yerdeki kilimler tutuşmuştu. İtfaiyecilerin söylediğine göre, mutfak balkonunun ve diğer odalardaki pencerelerin karşılıklı açık olmaları alevin şiddetlenmesine ve kısa sürede yayılmasına neden olmuştu. Ne ilginçtir ki, süt tenceresinin dibi tutup alev almaya başladıktan ve alevler ocağın dışına sıçradıktan sonra, ocağın tüpü bitmişti. Eğer eski tüp yerine ocağa takılı yeni bir tüp olsaydı, yangın iyice şiddetlenecek ve  işin içine patlamalar da karışacaktı. O zaman yalnızca Döndü Hanım'ın evi için değil, mahalledeki diğer evler  için de tehlike çanları çalacaktı.

Yangının söndürülmesini komşuları, işten dönen kocası ve iki çocuğuyla birlikte uzaktan seyreden Döndü Hanım, korkudan ve üzüntüden gözyaşlarını tutamıyordu. Küçük bir ihmal nelere mâl olmuştu işte!

Görünen o ki: yan mahalledeki komşu kadının baktığı falın tam tersi çıkmıştı. Maddî kayıp, mutluluk yerine hüzün...

Kahve telvesi bir tek şeyi doğru söylemişti: "Ailece kenetleneceksiniz."

Küçük bir mahallede çıkan yangını söndürmeye çalışan itfaiyecileri seyretmek, pembe dizileri seyretmeye benzemiyordu. O dizilerde birbirine sıkıca sarılan, ikisi çocuk dört insanın buruk sevinçleri anlatılmıyordu. En zor anların, özellikle aile bireylerini en fazla kenetleyen tılsımlı değnek olduğundan dem vurulmuyordu...


(*) İstanbul Bir Nokta, Nisan 2015, Sayı 159