25 Mayıs 2016 Çarşamba



                                           TEBESSÜM ÜZERİNE*
     Toplum olarak ne kadar da somurtkan olduk böyle! Anlaşılan ciddi olmakla somurtkan olmanın aynı şeyler olmadığını hâlâ anlayamadık. Sokakta yürürken karşınızdan gelen insanlara şöyle dikkatlice bakın lütfen. Çoğunun yüzünün asık olmasını neye bağlıyorsunuz? Geçim sıkıntısına mı, gelecek kaygısına mı, yoksa dünya gezegenine yalnızca maddeci bir gözle bakma gafletine düşmenin yarattığı huzursuzluğa mı? Bunların her birinin ayrı ayrı etken olduğu düşünebilir elbette. Hayat zor, yolları çetin. İster istemez dayanma gücümüzü kaybeder olduk. İyi de, bir küçük tebessümü birbirimizden esirgemenin gerekçesi olabilir mi tüm bunlar? Kendimizi zorlayarak da olsa karşımızdakilere sunabileceğimiz, hiçbir külfeti olmayan küçücük bir tebessümden bahsediyoruz sâdece. Somurtmak için çok sayıda kaslarımızı kullanmamız gerekirken, az sayıdaki kas hareketiyle birbirimize armağan edebileceğimiz tebessüm çiçeklerinden söz ediyoruz.
       İnsan dediğimiz varlık, dışından soyutlanarak içinde taşıdığı sonsuz dünyanın farkına varma yolunda ilerliyor artık. Derin algılarla yaşamını zenginleştirmek için çırpınıyor âdeta. Dünyanın ve evrenin tüm dengesinin değiştiği bu dönemde, bizler de özellikle mânen büyük bir değişim geçiriyoruz. Bir tırtılın kelebek olmak için var gücüyle yaşama sarılarak debelenmesi gibi  yenileniyoruz; baştan ayağa. Bu yenilenme maddesel özelliklerde kendisini göstermekle birlikte,  yürek ve gönül kavramlarıyla pekişen manevî gelişim sürecini de beraberinde getiriyor. Nefes alan, yürüyen, konuşan, gören, duyan canlılar olmanın yanı sıra hisseden, yaşadığı çevreye, hayata ve evrene karşı duyarlık gösteren insanların sayısı hızla artıyor. Ben neyim, kimim, bu âleme neden geldim, nereye gidiyorum? soruları fazlasıyla etkiliyor bizleri. Tüm bu soruların cevaplarını, yalnızca kitaplarda aramak yerine doğrudan doğruya hayatı ve bu hayatın konukları olan insanları okuyarak bulmaya çalışıyoruz. İşte tam da bu aşamada, davranış şekillerimiz arasına gizlenmiş, sıradanmış gibi görünen ama etkisi son derece büyük olan özellikler devreye giriyor.

     Tıpkı tebessüm edebilme becerisi gibi.
     Evet, bir beceridir tebessüm edebilmek. Bu yaklaşımın kökeninde, becerilerin gayret edilerek elde edilebilecek meziyetler olması yatar. İstedikten ve azmettikten sonra bir insanın başaramayacağı hiçbir şey yoktur. Eğer  bir kişi başaramayacağını düşünüyorsa,  bu durum kişinin o konu için yeterli kapasitede olmamasından çok, konuyla ilgili olarak pek de gayret göstermemesinden kaynaklanır. Üstelik burada söz konusu olan küçük bir tebessüm olduğuna göre, muhtemelen bu, çoğumuz için elde edilemez meziyet ve davranış şekillerinden biri olmayacaktır.
     Yalnızca küçücük bir tebessüm...
     Küçük  bir tebessüm, yürekleri aydınlatır, dostluğu perçinler, düşmanlığı yıkar geçer. Sizi zaman kaybına uğratmaz; aksine dostluk çemberinizi genişletmenizde size  en kestirme yolu sunar. Tebessüm etmek, diğer insanlara sunulabilecek incelikli armağanlardan biridir. Maddî hiçbir kaybınız olmadan sizi mânevî ışıltılara büründürebilecek en özel yoldaşınızdır o.
     Güler bir yüz, insanları size doğru çekerek, dostça tavırlar sergilemelerine yol açar. Mutsuzken tebessüm edemeyeceğini söyleyenler, aslında mutsuzluğu gülümsemeye tercih edenlerdir. Çünkü tebessüm ederken kızmak veya öfkelenmek neredeyse olanaksızdır. Dışınıza yansıtacağınız her olumlu ifâde berrak bir ırmağın kolları gibi içinize de yayılacak, farkında olmadan sizi güzelliklerle yıkayacaktır. Anlık bir tebessüm, bâzen ebedî bir yaşamda yol bulur. Bir söz vardır bilirsiniz: “Güneş çiçekler, tebessüm insanlar için vardır.”diye. Varın siz düşünün artık gerisini!

     Öyle bir zaman gelir ki çevrenizde aydınlık bir yüz, gülümseyen bir dost ararsınız. Hemen de bulunmaz ki şimdi böyle candan gülümseyen biri, değil mi? O zaman hiçbir şey yapamıyorsanız en azından, geçin aynanın karşısına, en yakın dostunuz olan kendinize tebessüm edin. O bile iyi gelecektir size. Hattâ her sabah uyanınca aynaya baktığınız ilk anda güne tebessümle başlayın. Kendinize ve sizde gizlenmiş özünüze verin ilk tebessüm dolu selâmınızı. Bakın görün o zaman, olumlu bir başlangıç gün içinde nasıl da olumlu enerjileri çekecek ruhunuza ve yaşamınıza.
      Yaşama geliş amacımız sevmek ve sevilmek olduğuna göre, evrendeki tüm canlılarla birlikte sonsuz bir zincirin halkaları olan bizler, sıkıca kenetlenmeliyiz birbirimize. Tüm zorluklara, sıkıntılara ve olumsuzluklara rağmen hayata gülümseyebilmeliyiz.

      “Mutluluk öyle bir parfümdür ki; onu başkalarına sürdüğünüz zaman sizin de üzerinize birkaç damlası düşer.” demiş, ünlü yazar Emerson. Mutlu olmanın yolu, mutlu etmekten geçer.  O hâlde mutlu etmenin yolu da, karşımızdaki kişileri anlayabilmek ve onlarla doğru iletişim kurabilmek olduğuna göre, iletişimin başlangıcını  küçük bir tebessümle süslemek, ilerleyen süreçte sağlam ve duygudaşlık dolu dostlukların, evrene yayacağınız olumlu enerjilerin ve en önemlisi sevgi paylaşımıyla dopdolu bir yaşamın temelini oluşturacaktır.
       Bir tebessüm dünyalara bedeldir…
     Tebessüm eden kişinin yüreğiyse, dünyaları içine sığdırmış demektir. Sevgiyle kucakladığı varlıkları, gönül evine konuk ederek hem de.

    (*): Eliz Edebiyat, Mayıs 2016, Sayı 89

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

18 Mayıs 2016 Çarşamba


                                  ÇOCUK RUHLAR*

     Ansızın çalan telefonumu açar açmaz, incecik bir çocuk sesinin önce kulaklarıma, sonra ruhuma yayılan güzelliklerini deneyimliyorum.  İçten ve heyecanlı  bir şekilde  "Seni çok özledim de onun için arıyorum." diyen henüz dört yaşında olan küçük bir kız çocuğu. Uzaklardan arıyor beni. "Nasılsın?" demiyor; büyüklerin dünyasındaki kurallara uymak için kendini zorlamıyor asla. İçinden geldiği gibi, özentiden/yapaylıktan uzak davranışlarından birini sergiliyor. Küçük arkadaşımın sevgisini ve özlemini yansıtma biçimini duygulanarak karşılıyorum. Meğer ne kadar uzun zaman olmuş böylesine doğal ve sevgiyle dopdolu duyguları yaşamayalı! Onun bu telefonu büyüklerinden habersiz ettiğini duyunca şaşırıyorum. Daha önceden anne ve babasıyla yaptığımız telefon görüşmeleri esnasında adımı belirleyip, o vesileyle  beni araması küçük kızın ailesini de aynı derecede şaşırtıyor. Çıtı- pıtı görüntüsüyle gözlerimin önünde beliren dünyalar tatlısı arkadaşım, benim için çizip boyadığı resimleri bana göndermek istediğini söylüyor. Buna o kadar seviniyorum ki, içim bir çocuğun neşesiyle dolup taşıyor. Yalnızca benim için yapılan rengârenk resimlerin adresime ulaşmasını heyecan içinde bekliyorum. Güneşin gökyüzünü sarıya boyadığı  günlerden bir gün, postacı mâvi bir zarf getiriyor adresime. Minicik ellerin dokunduğu zarfı sevinçle açıyorum. Zarfın içinden rengârenk boyanmış resimler çıkıyor. Her birini içime çekerek öpüyor, kokluyorum. Küçük kızın  dünyalara bedel kokusunun ruhuma sızdığını hissediyorum. Öyle bir koku ki bu: içinde  karşılıksız sevgiyi, ilgiyi, mâsumiyeti, özlemi barındırıyor. Yaradandan kopup gelen varlığın, el değmemiş güzelliklerini alabildiğine duyumsatıyor. 
       Yaşadığım bu tecrübe benliğimde açılımlara neden oluyor. Bu açılımlar, kaleme sorgulamalar eşliğinde yansıyor:
         Biz büyüklerin dünyası genellikle kalabalıklar içinde geçiyor. Sosyal çevre, iş hayatı derken insanlar insanlarla muhatap oluyorlar. Hemen her gün pek çok kişiyle karşılaşılıyor; iletişimler kuruluyor. Buna karşılık; bu âlemde yalnızca dört yıldır bulunan, tıpkı bedeni gibi aklının ve yüreğinin de küçük olduğuna inanılan bir çocuk büyüklerin başaramadığını başaracak kadar yüce davranışlarla ruhunuzu okşayabiliyor, ne tuhaf! Bu durumu, belki de günümüzün çocuklarının çok zeki ve akıllı oldukları inancıyla karşılamaktan çok, onlardaki ruhsal zekânın büyüklere göre fazlasıyla gelişmiş olmasına bağlamak mümkün. Özlerindeki saflığı ve mâsumiyeti henüz kaybetmemiş olmaları nedeniyle, yaradılıştan gelen duygudaşlık becerilerinin de ileri derecede gelişmiş olduğuna inanıyorum. İnsanlar büyüdükçe bahsedilen duyguların üzerleri ne yazık ki koruma kalkanlarıyla örtülüyor. Bunda, büyüklerin birbirlerinden çekinmelerinin, eleştirilme korkusunun da payı var gibi görünüyor. Akıl ve mantık ağırlıklı davranışlar, içinden geldiği gibi davranabilmeyi yadırgatıyor. Bir çocuğu başkalarının gözünde özel yapan duygu-düşünce biçimi ve davranışlar, çocukluk çağlarını geride bırakmış biri tarafından sergilenince hoş karşılanmıyor. Burada bahsedilen: ileri yaşlardaki birinin yaşına yakışır olgunlukta davranmayarak, şımarıkça davranışlar sergilemesi değil elbette. Yalnızca, yaş olgunluğuna rağmen özündeki saflığı, içtenliği, sevgiyi, mâsumiyeti ve art niyetsiz davranışları kaybetmemesi hâli. Tüm bunlar, çocuk yaşlarımızda doğal olarak sahip olduğumuz, ancak ilerleyen yaşlarda yanı başımızda tutabilmek için yoğun gayretler sarf etmemiz gereken değerler olarak karşımıza çıkıyor.

       Oysa, dünyanın en olağanüstü şeyinin ruhlarımızın çocukluğu olduğunu bir anlayabilsek! Bunu derinlerden algılayıp, ruh dünyalarımızın üzerlerini katmanlarca sarmalamaktan bir vazgeçebilsek, sanki her şey daha güzel olacak gibi görünüyor. Olgunlaşmak, bu dünyadaki yolculuklarımızın en önemli nedeni olsa da bunu, ünlü Rus yazar Dostoyevski'nin deyişiyle: "Bir çocuk gibi gülümsemeye ve bir çilekeş gibi düşünmeye başlamadıktan sonra  olgunlaşıyorum dememeli." düşüncesiyle yapmaya çalışmak en mantıklısı belki de.
      Yaşımız kaç olursa olsun, eğer hayatın içindeki güzelliklere çocuk yanımızla bakabilirsek, o zaman  tüm güzelliklerin çok daha ihtişamlı şekilde karşımızda belirdiğini görürüz. Sesimizin titreşimlerinde, gülümseyişlerimizde, edebiyata ve sanata olan ilgimizde, gökyüzüne, ağaçlara, kuşlara, mevsimlere olan bakışımızda ruhumuzdaki çocuk en büyük güç kaynağımız olacaktır. Öyle bir kaynaktır ki o: merhametten ve duygudaşlıktan uzak, sevgi paylaşımlarını yok sayan, şiddet yanlısı dünyayı bile ışığının aydınlığıyla yok etmeyi başarabilecek kadar güçlüdür.
      Bilgelere has olgunluğu elde etme gayretlerine çocuksu umutlarını katmaktan asla vazgeçmeyenler için, yaşamın çetin yolları daha kolay katlanılabilecek güzergâhları işaret eder. Böyleleri, yalnız ve çâresiz kalınan zamanlarda ruhunun çocukluğunun  dertlerine derman olduğunu  deneyimlemekle kalmazlar; aynı zamanda  o çocukluğun kendilerine yalnız ve çâresiz olmadıklarını, aslında kimselerin anlayamayacağı kadar derin bir sevgiyle çevrili olduklarını  hatırlattıklarını  da hissederler.
     Yüreğindeki saflığı ve çocukluğu kaybetmekten korkarak yaşayanlar bilirler ki: maddî dünyanın yalancı parıltılarıyla göz kamaştıran hayat içindeki en önemli şey, ruhun çocuk kalmasıdır. İnsanın  kendisine tutacağı aynayı aydınlık gösterecek değerlerin başında çocuk yanının içine gizlenmiş olan mâsumiyetin ve sevginin geldiği düşünülürse, bu değerlerin korunabilmesi için gösterilecek gayretin ne derecede önemli olduğu anlaşılacaktır.
     Ruhundaki çocuğu hep canlı tutabilmek için büyük çabalar harcayan insan, günümüzün maddî ve manevî olarak kirlere bulanmış dünyasında saflığını korumak için çırpınıp durmasının, aslında kişisel olgunlaşma süreçlerinden biri olduğunu algılayabildiği an, çocukluğu ve bilgeliği aynı seviyede deneyimleme yüceliğine de erişmiş olacaktır.
      (*): İstanbul Bir Nokta, Mayıs 2016, Sayı 172

 

 

 

 

 

20 Nisan 2016 Çarşamba


                                                     ARILAR*

     Kenan Bey işine çok düşkün, çalışkan bir mühendisti. Sıklıkla yurtdışında düzenlenen meslekî toplantılara katılıyor, konusuyla ilgili yenilikleri yakından tâkip ediyordu. Uzun boylu, orta yaşlı adamın güneşten kararmış yüzündeki ifâdeden kendine fazlasıyla güvendiği anlaşılıyordu. Ne de olsa yıllardır bu alanda çalışıyordu. Doktora öğreniminin ardından kendi işinin patronu olmayı seçerek yıllar önce küçük bir fabrika kurmuştu. Zaman içinde işlerini öylesine büyütmüştü ki, o küçük fabrika artık hatırı sayılır bir kuruluş olarak yurtiçi ve yurtdışında adından söz edilir hâle gelmişti. Fabrika ortaklarının tamamına yakını akademik kökenli uzmanlardan oluşuyordu. Hepsi de arâzi çalışmasına yatkın, günlerinin büyük bölümünü tarlalarda geçiren mühendislerdi.


     Ayçiçeklerinin bulunduğu geniş arâzi, o sabah önemli konuklarını ağırlıyordu. Almanya'dan gelen Profesör  Hansman ve karısı, iş ortaklığı yaptıkları tohumculuk firmasının davetlisi olarak Türkiye'ye gelmişlerdi. Fabrika müdürü Kenan Bey ve ekibi, konuklarına yeni oluşturulan deneme alanlarını gezdiriyorlardı.  


    "Bakın profesör, şurada da üzerlerinde melezleme çalışması yapılan ayçiçekleri var. Erkek bitkilerden alınan polenler, büyük bir titizlikle dişi bitkilere aktarıldı. Yeni hibritlerden yüksek verim bekliyoruz."


    Kenan Beyin sözleri karşısında heyecanlanan Alman profesör akıcı Türkçesiyle:


   "Çok güzel, çok güzel, Kenan Bey!" diye cevapladı iş ortağını. Belli ki o da yapılan çalışmalardan fazlasıyla memnun olmuştu. "Bu deneme alanının verim yüzdesi hepimiz için çok önemli. Eğer başarırsak, elde edilecek tohumluk sâyesinde hem para, hem de prestij kazanacağız. Ayrıca firmamızın kâr oranı da ikiye katlanacak."


   "Doğru" dedi Kenan Bey. Gurur dolu bir sesle devam etti:

   "Biliyor musunuz profesör, daha şimdiden üniversitelerin, üretici firmaların ve medyanın ilgi odağı olduk? Hepsi de, yürüttüğümüz çalışmanın sonuçlarını büyük bir merakla bekliyor. Eğer, her şey yolunda giderse bu defa başaracağız  sanırım."

    "Evet, bu defa başaracaksınız, sâyenizde biz de başarmış olacağız. Biz büyük bir ekibiz öyle değil mi, Kenan Bey?"

    Profesör Hassman'ın sözleri karşısında iki adam birden, birbirlerini onaylarcasına kafalarını sallayarak gülüştüler.

    Ayçiçeği tarlasında gözlemlerini sürdüren Alman profesör etrafı dolaşmaya devam ediyor, bu sırada Kenan Bey de konuğuna ayrıntılı şekilde bilgi vermeyi sürdürüyordu. Türk ve Alman ekibin diğer üyeleri uzaktaki tarlaları incelemek üzere iki adamın yanlarından ayrılmışlardı.

    Güneş yavaş yavaş gökyüzünün tepelerine doğru yükselmeye başlamıştı. Sabah saatlerinin tatlı esintisi, yerini öğlenin yakıcı sıcağına teslim etmeye hazırlanıyordu. Yaz mevsiminin kavurucu sıcaklarında çalışmak, özellikle arâzi çalışması yapan mühendisler için oldukça yorucuydu. Ancak, ihracata yönelik çalışan ve araştırma-geliştirme alanına büyük önem veren bir işletme için imkânsız diye bir şey söz konusu olamazdı. Yalnızca zor olabilirdi; zorluklar da aşılmak içindi. Bu nedenle fabrikanın üretim ve mühendislik bölümünde  sâdece erkek personeller çalışıyorlardı. Kenan Bey, işin başlarında kadın mühendisleri de fabrika kadrosuna almak istemişti. Hattâ bu amaçla birkaç mühendisi işe almıştı. Ancak kısa süre sonra, özellikle saha çalışmalarında onlardaki verim düşüşü nedeniyle işlerin istenilen düzeyde ilerlemediğini fark etmişti. Böylece pek çok tohumculuk firmasının yaptığı gibi,  o da personellerini erkekler arasından seçmeye başlamıştı. Gün boyunca kızgın güneşin altında melezleme çalışmaları yapmak, erkekler için hiçbir zaman bir şikâyet konusu olmamıştı. Oysa kadınlar aynı koşullardan sürekli şikâyetçiydiler. Sözleriyle olmasa bile, beden dilleriyle bunu açıkça belli ediyorlardı. Gayret etmeye çalışsalar da, yaratılışlarından gelen fiziksel yapıları nedeniyle çetin arâzi koşullarında zorlanıyorlardı. Onların bu hâli, fabrikasında uygulayacağı çalışma sistemi hakkında Kenan Bey'i yeniden düşünmeye yönlendirdi. En iyisi yoluna erkek personellerle devam etmekti.

    Kenan Bey de öyle yapmıştı...

   Ayçiçeği tarlası  uzaktan bakılınca  sapsarı bir güneş denizini andırıyordu. Yönlerini güneşe doğru çeviren ayçiçekleri, gülümseyen yüzleriyle konuklarını selâmlamaya devam ediyordu. Melezleme çalışmalarının yapıldığı alanlarda, farklı tozlaşma durumlarına engel olabilmek için bitkilerin baş kısımları bir poşet  vasıtasıyla koruma altında alınmıştı. Poşetlerin üzerinde her bitkiye âit bir kimlik kartı asılıydı .

   Tarlada hemen her yer vızıltısıyla varlığını hissettirmeye çalışan arılarla doluydu. Arıların, en sevdiği dostları olan ayçiçeklerini ziyâretleri engellenemezdi; ama en azından o dostlarına dışarıdan polen taşımalarının önüne geçilebilirdi. Arıların sergiledikleri zarâfetler, vızıltılarıyla çevrelerine sundukları o eşsiz senfoni görülmeye ve duyulmaya değerdi doğrusu.

    Prof. Hansman iş ortağıyla derin bir sohbete dalmıştı. O gün tarlanın tek kadın konuğu olan Bayan Hansman, kocasını ve fabrika sahibini bulundukları alanda baş başa bırakarak, ayçiçeklerinin arasında gezinmeye başladı. Boynunda asılı fotoğraf makinesini tutarak yürüyor, mucize olarak gördüğü doğanın güzelliklerini ölümsüzleştirmek için fırsat kolluyordu.

   Genç kadın kocasıyla Almanya'nın önemli botanik bahçelerinden birinde düzenlenen bir etkinlikte tanışmıştı. Onun bitki bilimi konusundaki deneyimlerini  aktarışı, insanlara karşı ılımlı  yaklaşımı ve karşısındakinde güven uyandıran ciddi tavırlarından daha ilk anda  etkilenmişti. İspanyol kadının, Prof. Hansman'a duyduğu saygı ve güven yerini bir süre sonra gizli bir hayranlığa bırakmıştı.

    Prof. Hansman ileri yaşına rağmen yalnızlığı tercih etmiş bir adamdı. İlk evliliğinde aradığını bulamamıştı. Alman olan karısının eziyetlerinden o kadar bunalmıştı ki, boşandıktan sonra bir süre kadınlardan nefret eder hâle gelmişti. Gerçi kendini bildi bileli yüreğinde nefret gibi olumsuz duyguları  uzun süre barındıramıyordu. Öyle de oldu. Yumuşak kalbi, tüm insanlara alabildiğine açıktı. Buna karşılık bir daha evlenmeyi hiç düşünmemişti.

     Tâ ki Aleksandra'yı görene kadar...

     Aleksandra, moda fotoğrafçısıydı. Bir dergi adına fotoğraf çekimleri yapıyor; bu sâyede hem fotoğrafçılık konusundaki deneyimlerini arttırıyor, hem de geçimini sağlıyordu. Çalıştığı  derginin katalog çekimlerinin bir kısmı açık alanda gerçekleştirilecekti. Mekân arayışları ve incelemelerinin yapıldığı dönemde, botanik bahçesinin dillere destan güzelliği hakkında fikir edinme işi genç kadına kalmıştı. Yıllar önce İspanya'dan Almanya'ya fotoğrafçılık eğitimi almak için gelen kadın, önemli bir dergiden iş teklifi alınca Almanya'ya yerleşmişti. Akıllı olduğu kadar, güzel ve etkileyiciydi. Etrafında dört dönen erkeklerin hiçbiri ilgisini çekmiyordu. Yalnızca güzelliğini değil, ondaki derinlikleri de fark eden biri olmadıkça evlenmeyi düşünmüyordu. Bir erkeğin onu etkileyebilmesi için, aklı kadar yüreğinin de zenginliklerle dolu olması gerekiyordu. Yüreğine dokunacağı ve onun da yüreğine dokunan biri olmadıkça yalnız olmanın en doğrusu olduğuna inanıyordu.
 
     Botanik bahçesindeki etkinliğin ilerleyen saatlerinde, bilim adamlarından oluşan grup dağılmıştı. Prof. Hansman, bahçeye yeni getirilen tropikal bitkiler hakkında daha fazla bilgi alabilmek için, o bölümle ilgilenen yetkiliyi bekliyordu. Elde edeceği bilgileri, üzerinde çalıştığı yeni  kitabı için kullanacaktı.

    Adamın gözleri,  bahçenin az ilerisinde  fotoğraf çekimleri yapan genç bir kadına takılmıştı. Saçlarını atkuyruğu yapmış sâde görünümlü kadın, geniş yapraklı bitkilerin arasında poz veren mankenlerin fotoğraflarını kıvraklıkla çekiyordu. Kadının vücut hareketleri, aynı fotoğrafı büyük bir titizlikle defâlarca çektiğini gösteriyordu. Genç kadın elleriyle arada bir terleyen alnını siliyor, çektiği fotoğraftan memnun kaldığını belli edebilmek için o an kendisine poz veren mankene zafer işareti yapıyordu.


   Aradan geçen iki saat boyunca Prof. Hansman yetkili kişiyle görüşerek, kitabı için gerekli bilgileri toplamıştı. Yorgun ama verimli bir günü yaşamak her zamanki gibi bilim adamını çok mutlu etmişti. Adam, huzurlu bir yüz ifâdesiyle botanik bahçesinin çıkış kapısına yönelmişti. Aynı sıralarda fotoğrafçı kadın da çekimlerini tamamlayarak botanik bahçesinden ayrılmak üzere çıkış kapısına  doğru yürüyordu. Prof. Hansman ve Aleksandra'nın gözleri ilk defa  orada buluşmuştu.

  Günler birbirini kovaladı. Her ikisi de uzun zaman boyunca birbirlerini görmediler...

   Prof. Hansman kitabının taslağını epey tamamlamıştı. Bilimsel verilerin ışığında, araştırma sonuçlarının  görsellikle destekleneceği kitabını hazırlarken çok yorulmuştu. Kitabın eksiksiz şekilde  tamamlanabilmesi için yalnızca,  seçilen bitki fotoğraflarının taslağa eklenmesi gerekiyordu. Fakat bir sorun vardı; birkaç tropikal bitkinin kaynaklardan elde edilen fotoğrafları net değildi. Üstelik konuların akışı içinde   bu bitki türlerinin mutlaka kitapta yer almaları gerekiyordu. Bu durumda tropikal bitkilerin fotoğraflarını elde edebilmek için yeniden botanik bahçesine gitmek  tek çâre olarak görünüyordu. Bir fotoğrafçı kadar profesyonel olmasa da,  profesör ihtiyacı olan fotoğrafları kendisi çekebilirdi.

   Güneş yavaş yavaş batıyordu. Botanik bahçesine gelen adam, hâlâ bitkilerin fotoğraflarını çekmekle uğraşıyordu. Ancak mesleği konusunda o kadar titizdi ki, çektiği fotoğrafları bir türlü beğenmiyor, aynı fotoğrafı defâlarca çekip duruyordu. Güneşin yansımaları, etrafta uçuşan küçük sinekler, botanik bahçesinin kapanış saatine kısa bir sürenin kalması adamın iyice gerginleşmesine neden olmuştu. Eğer çektiği fotoğraflar içine sinmezse, onları kitabına koyması mümkün olamazdı. Bu da kitabının basımını geciktirecekti.

   Profesör fotoğraf çekimleriyle uğraşırken, daha önce bilgi almak için kendisiyle görüştüğü yetkili kişi yanına geldi. Adam, profesörün saatlerdir bu işle uğraştığını biliyordu. Üstelik  yüz ifâdelerinden, yaptığı çalışmadan hiç de memnun olmadığını fark etmişti.

    Bahçe yetkilisi dayanamayarak:

   "Bay Hansman, neden bu iş için usta bir fotoğrafçıdan yararlanmıyorsunuz?" diye sordu.

    Profesör, yetkilinin sorusuna önce şaşırdı; sonra üzerindeki yorgunluğun da etkisiyle bıkkın bir ses tonuyla:

    "Doğru söylüyorsunuz, en doğrusu bu olacak galiba." diye cevap verdi. "Yalnız bu konularda uzman olan bir fotoğrafçı gelmiyor aklıma."

 
    Yetkili adam, tebessüm dolu bir ifâdeyle:

   "Üzülmeyin canım,  dilerseniz size yardımcı olabilirim. Hani geçen ay burada bir dergi için katalog çekimleri yapılmıştı. Hattâ  aynı tarihte  sizi de etkinliğimiz kapsamında ağırlamıştık, hatırladınız mı? "

   Prof. Hansman hatırladığını anlatmak için başını salladı.

   "Önemli bir dergiden bahsediyoruz profesör. Böyle bir derginin fotoğrafçıları da konularında uzman, çok önemli insanlar. Sanıyorum, bende o gün burada çekim yapan genç hanımın telefonu olacaktı."

    Yetkili adamın ilgisinden fazlasıyla memnun olan profesör, ondan aldığı numarayı telefonuna kaydettikten sonra teşekkür ederek oradan ayrıldı.

    Ertesi gün botanik bahçesinde genç bir İspanyol kadınla, olgunluk çağındaki bir adamın yüzlerindeki memnuniyet dikkati çekiyordu. Profesör, kadının çektiği fotoğraflara hayran kalmıştı. Her biri tam da istediği gibi olmuştu. Tabi, hayranlık duyduğu yalnızca fotoğraflar değildi. Genç kadınla konuşurken, yüreğinde uzun zamandır hissetmediği bir heyecan duymuştu. Onda kendisini çeken bir şeyler vardı. Saatlerce onunla sohbet etse, ona doyamayacakmış gibiydi. Yıllardan beri biriyle, bir kadınla konuşurken, ilk defa içinin titrediğini hissediyordu. Dışarıdan gören olsa, saçı başı ağarmış bir adamın bu hâllerine gülerdi belki de. Oysa o; bir çocuğun saflığına sahip, sıcakkanlı ve sevecen bu kadına karşı sebebini bilemediği şekilde yakınlık duymuştu.


   Aleksandra için de durum pek farklı değildi. Botanik bahçesinde profesörle iş gereği geçirdiği saatler onun için de nasıl olduğunu anlayamadan akıvermişti. Uzun zamandır biriyle böylesine içten ve sıcak  şekilde sohbet etmemişti. Karşısında kendine çok güvenen ama aynı zamanda diğer insanlara fazlasıyla saygı duyan bir adam vardı. Akıllı olduğu kadar, insancıldı. Yüreğinde bir sevgi çağlayanını sakladığı her hâlinden anlaşılıyordu. Karşısındakine güvenen bu adam, belli ki kendisi de güvenilir bir insandı. Eğer öyle olmasa, zâten bu yaşında insanlara güven duyamazdı.

   Genç kadın; bir an için, onun ömrü boyunca aradığı insan olduğunu hissetti. Sonra, bunun yalnızca zihninin ona oynadığı bir oyun olduğunu düşündü. Sâdece birkaç saat yan yana olmuşlardı. Üstelik bu zamanın büyük bir kısmında da  üzerinde çalıştıkları konuyla ilgili konuşmuşlardı. Böyle durumlarda ayaküstü edilen sohbetin ne önemi olabilirdi ki? Yine de, kendine çok yakın bulduğu  bu adamdan etkilendiğini hissediyordu.

   Aleksandra için Prof. Hansman'ın kitabına yerleştirilecek fotoğrafları çekmek, oldukça zevkli bir çalışmaya imzâ atmak demekti. Ayrıca yalnızca moda fotoğrafları çekmeye alışmış bir fotoğrafçı için, ilk kez doğa fotoğrafçılığı yapmak hayli heyecan verici bir deneyimdi. Genç kadın bundan böyle farklı alanlara da yönelmesi gerektiğini düşünmeye başlamıştı.

   Prof. Hansman ve Aleksandra aradan geçen birkaç ay boyunca, profesörün kitabına koyulmak üzere çekilen fotoğrafların seçimi ve düzenlenmesi konusunda görüşmek için sık sık  biraraya geldiler. Aslında kitap hemen hemen tamamlanmış sayılırdı. Profesör istese çok daha kısa sürede fotoğrafları kendisi seçerek, taslağa yerleştirebilirdi. Fakat  büyük emeklerle hazırladığı kitabında, baktığı ve dokunduğu yere zarâfetler katan, zevk sahibi olduğuna inandığı fotoğrafçı kadının da izleri olsun istiyordu. Üstelik günler geçtikçe, bu isteğinin yalnızca işiyle ilgili olmadığını da hissediyordu.


   Belli etmemeye çalışsa da, zaman zaman profesörün içi içini yiyordu. Kitabının basımı tamamlanınca ne olacaktı? Yıllardan beri durgun bir suyu andıran yüreğine, dünyanın en güzel titreşimlerini armağan eden insanı görmeden nasıl duracaktı? O insana duygularından bahsetse onu nasıl karşılardı acaba?


    Aleksandra'ya onu  çok sevdiğini söylese, kendisine inanır mıydı?

    Yaşını başını almış bir adamın, uzun zaman sonra kendine yeni bir yaşam kurma isteğini dile getirmesi Prof.Hansman için pek de kolay olmadı. Amacı  ne gönül eğlendirmek, ne de olgun çağında macerâperest bir ruhla yaşamını sürdürmekti. Aksine böyle durumlara oldu olası bir anlam verememişti. İnsanlara güven duymasının nedeni, güvenilir bir insan olmasından kaynaklanıyordu. Aleksandra'ya duyduğu sevgi ve güvene karşılık, kendisi de genç kadına onu güvenilir kılan kalbini sunacaktı.

    Çok geçmeden  yüreğindeki iyi niyeti ve saflığıyla genç kadına duygularını açtı. Evlenme teklifine olumlu cevap alınca dünyalar onun oldu.

    Profesör için yaşam sanki yeniden başlamış gibiydi. Sevginin güzelliklerini hissetmek  bambaşka bir duyguydu. Sanki canına can katılmıştı. Üstelik Aleksandra'yla evlendikten sonra da bilimsel çalışmalarına devam edebilecekti. Ne de olsa karşısında  kültürel bakımdan da uyum içinde olduğu, her konuda ona destek olabilecek  Aleksandrası vardı.


    Öyle de yaptı...

   Üstelik artık seyahatlerinde yanında yalnızca iş arkadaşları yoktu. Çok sevdiği, ruhuna can katan biricik karısı da ona eşlik ediyordu. Almanya'da fotoğrafçılığı sürdüren kadın, moda fotoğrafçılığının yanı sıra doğa fotoğrafçılığı da yapmaya başlamıştı. Kocasıyla birlikte gittiği gezilerde, elinden fotoğraf makinesi düşmüyordu. Çektiği birbirinden güzel fotoğrafları önemli satış oranları yakalamış dergilere gönderiyordu. Günden güne adından daha fazla söz edilen bir fotoğrafçı olmuştu.

   Güneşin yavaş yavaş gökyüzünün tam tepesine kurulmaya hazırlandığı saatlerde, Prof. Hansman ve Kenan Bey deneme alanlarını gezmeye devam ediyorlardı. İki adam, uçsuz bucaksız, sapsarı bir denizin açıklarındaki küçük teknelere benziyorlardı. En azından,  fotoğraf makinesini sanki elinden biri alacakmışçasına sıkıca tutan Bayan Hansman için durum böyleydi. Kadın, kendisini  işine öylesine kaptırmıştı ki, kocasıyla birlikte gözlem yapan teknik ekibin yanından epeyce uzaklaştığını dahi fark etmemişti. Hem sonra bir fotoğrafçı için, doğanın gizemli derinliklerine dalmak kadar heyecan verici bir deneyim olabilir miydi?

    Ayçiçeği tarlalarında zarif şekilde yürümeye çalışan, onların fotoğraflarını yakından çekebilmek  için kendisine gülümseyen çiçekleri elleriyle tutup okşayan kadın, bir an için hayatının en özel ve anlamlı deneyimlerinden birini yaşadığını düşündü. Ayçiçeklerinin  kendilerine has kokularını içine çekti. Onların güneşle ve gökyüzüyle sessizce söyleşmelerini yüreğinin derinlerinde duyumsadı.

 
      Bir adım, bir adım daha...

     Aleksandra, mavi  renkli  ayakkabılarıyla bastığı yerlere çok da dikkat etmeden ilerliyordu. Sâdece elindeki fotoğraf makinesine odaklanmış, etrafında olup bitenlerden habersiz şekilde yürüyordu. Art arda çektiği fotoğraflarla, ayçiçeklerinin farklı açılardan görünümlerini sanatçı gözüyle ölümsüzleştirmeye çalışıyordu.

 
     Bir fotoğraf, bir tâne daha...

   Yüzünde önce, memnuniyetini ifâde eden kocaman bir gülümseme belirdi. Yüreğinin, huzurla karışık başarı hissiyle dolup taştığını hissetti. Çektiği fotoğraflar nasıl da beğenilecekti, kimbilir ? Doğa fotoğrafçılığında da adından söz ettireceğinden emindi. Tüm bu güven dolu düşünceler, genç kadının farkında olmadan yerlere daha sert basmasına neden oldu.


   Bir adım, bir adım daha...


   Aradan geçen saatler boyunca, fabrikanın hastalar için ayrılan dinlenme odasındaki kanepede yatan kadın sayıklayıp durmuştu. Prof. Hansman karısının yanından bir an olsun ayrılmamış, fabrikanın doktoruyla birlikte âdeta nöbet tutmuştu. Kenan Bey ve tüm personel olanlara hâlâ inanamıyorlardı. Böyle bir şey nasıl olabilirdi akıl alacak gibi değildi doğrusu!

 
   Birkaç gün önce sebebi anlaşılamayan bir fırtına çıkmıştı oralarda. Kenan Bey ve ekibi melezleme çalışmalarının bundan etkilenecekleri kaygısını taşımışlardı; ama korkulan olmamıştı. Yalnızca geniş arâzilerin bir bölümünde  az sayıda da olsa ayçiçeklerinde kırılmalar ve  devrilmeler olmuştu o kadar. Bu da, böylesine büyük çaplı bir çalışma için dikkate değer kayıplar değildi.

 
    Aleksandra'nın fotoğraf çekerken gezdiği tarlalar, işte tam da o alanlardı. Gövdelerinden kırılan ve başlarıyla yere yönelmiş olan ayçiçekleri, dimdik durarak güneşi selâmlayan diğer bitkilerin yanında dikkati çekmiyorlardı. Üstelik her birinin içleri, arılar için mükemmel birer yuva hâline gelmişti. Özellikle mavi rengin arılar için dikkat çekici olduğu düşünülürse, parlak renkli mavi ayakkabılarıyla,  başları yere yönelmiş arı yuvalarının üstüne basan kadının saldırıya uğramasından daha doğal ne olabilirdi ki?

 
    Âni hareketlere oldukça duyarlı oldukları bilinen Bombus arıları tarafından sokulan Aleksandra'nın tüm vücudunda önemli reaksiyonlar ortaya çıkmıştı. Fabrika doktorunun erken müdahale etmesi ve yakınlarda özel bir hastanenin bulunması genç kadının ne kadar şanslı olduğunu gösteriyordu. Gün boyunca acısından sayıklayıp duran Aleksandra, ancak ertesi gün kendine gelebilmişti. Olanları düşündükçe kendisini suçluyor, dikkatsizliğinden dolayı  utanç duyuyordu.


    Prof. Hansman ve karısını hastanede ziyâret eden Kenan Bey, Aleksandra'ya sordu:


    "Nasılsınız Bayan Hansman?"


    Vücudunun yarısını doğrultmuş hâlde oturarak taburcu olmayı bekleyen kadın, yorgun bakışlarını Kenan Bey'e çevirerek:


    "Daha iyiyim, teşekkür ederim." dedi. Sesinde bir mahcubiyet, hata yapmış bir çocuğun çekingenliği vardı. Kadının bu hâlini fark eden Kenan Bey:


   "Sizin bir suçunuz yok Bayan Hansman" deme gereğini duydu. "Talihsiz bir durumdu sâdece; o da  ne yazık ki size denk geldi."

 
   Aradan geçen birkaç gün boyunca karısının başına gelenlere çok üzülen Prof. Hansman, Kenan Bey'in fabrikasındaki incelemelerini en kısa sürede tamamlayarak ülkelerine dönüş tarihini öne almıştı. Aleksandra'nın yaşadığı olayın ardından durgunlaştığını fark ediyordu. Bunun sebebini bir türlü anlayamıyordu. Karısına durgunluğunun nedenini sorarak olayı tekrar hatırlatmak istemediğinden, o da bu konuda sessiz kalmayı tercih ediyordu.

    Alman havayollarına âit uçağın gelmesine kısa bir süre kala, havaalanında vedâlaşan insanlar dikkati çekiyordu. Kenan Bey ve çalışma ekibinden birkaç arkadaşı, Prof. Hansman ve karısını yolcu etmek için havaalanına gelmişlerdi. Kendilerini ağırlamaktan büyük memnuniyet duyduğunu ifâde eden Kenan Bey, Prof. Hansman'a:


    "Bay Hansman, üzerinde çalıştığımız projeye dâir analiz sonuçlarını alır almaz size göndereceğim. Ortaklığımız, yepyeni başarılara imzâ atabilmek için büyük bir adım olacak kuşkusuz, ne dersiniz?"


    Prof. Hansman ortağının söylediklerini onayladığını belirtmek için gülümseyerek başını salladı.


     Bay ve Bayan Hansman, Kenan Bey ve ekibine teşekkürlerini sunarak onlarla vedâlaştılar.

 
    Uçağa binmeden önce çantalarının kontrolü için sıraya girdiler. Su gibi  hızla akan  kontrol sürecinde, sıra Bayan Hansman'a gelmişti. El çantasının içindekileri boşaltması istendiğinde, tüm eşyaları birer birer görevlinin önüne koyan Aleksandra, çantasının dibindeki küçük bir şişeye ansızın eli değince birden  çığlık attı. Kenan Bey ve sıradaki yolcuların şaşkın bakışları arasında şişeyi kaptığı gibi yere fırlattı.

   "Menekşe kokusundan nefret ediyorum artık, nefret ediyorum!" diye haykırmaya başladı. Prof. Hansman karısının bu davranışı karşısında donup kaldı. Neler olduğunu anlamaya ve karısının omuzlarından yavaşça tutarak onu sâkinleştirmeye çalışıyordu. Kadıncağız, elinde olmadan gösterdiği bu âni tepki karşısında çok utanmış, küçük bir kız çocuğunun mahcubiyetiyle sessizleşmişti.

   Uçağın kalkmasına dakikalar kala, üzerindeki donukluğu ve hüznü hâlâ atamamış genç kadının başı, kocasının omzuna yaslanmıştı. Gözleri dolu doluydu. Dudakları, suçunu itirâf etmek üzere olan bir çocuğun dudakları gibi kıvrılmıştı.  Prof. Hansman, karısını üzmemek için az önce olan bitenden bahsetmemeyi tercih etmişti. Yine de karısının davranışlarının nedenini çok merak ediyordu.


   Aleksandra, hâlsiz bir ses tonuyla kocasına:


   "Arâzide çalışırken, terlediği için menekçe parfümüyle serinlemeye çalışan birine ne denir Hansman? "Akılsız mı, aptal mı, yoksa eceline susamış mı?" diye sordu.


    Kadının yüzüne kendisini aşağılayan, herkesten sakladığı suçunu en yakınına itirâf eden insanlara özgü garip bir ifâde yayıldı.

 
    Prof. Hansman, arıların karısına neden saldırdıklarını şimdi çok daha iyi anlıyordu. Buna karşılık, karşısındakini rahatlatan ve onu utandırmamak için suçunu duymazdan gelen olgun ve anlayışlı bir ses tonuyla:

    "Her durumda kendisine özen gösteren ve diğer canlılara da bakımlı görünmeyi seven doğa âşığı denir tatlım." diyerek karısının yanağına öpücük kondurdu.

 
    Alman Havayolları'na âit dev uçak, gökyüzündeki bulutların arasına dalıp çıkarak ilerlerken, Aleksandra onu her hâliyle kabul eden yanındaki adamı ne kadar çok sevdiğini düşünüyordu.
 

     (*): Berfin Bahar, Nisan 2016, Sayı 218

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



                                                 GÖÇ ZAMANI*

    Doğadaki her canlı göç zamanını bekler. Bulunduğu ağaca nice zamandır sıkıca tutunmuş olan bir yaprak, günü geldiğinde kendisini toprak ananın kucağına bırakıverir.  Bunca zamandır üzerinde yaşadığı ağacın küçük bir tohumdan, önce fidana sonra dev bir ağaca dönüştüğünün, bu gelişim sürecinin ardından onun da toprağa emânet edildiğinin bilinciyle yapar bunu. O nedenle öze dönüş olarak algıladığı bu göç mevsimi yaprağı üzmez. Bilir ki: her şey doğanın muazzam dengesine yaraşır şekilde gerçekleşir.

    Bitkilerle ve hayvanlarla ruhsal anlamda derin bağlar kurmayı başaranlar, onların  seslenişlerini ve canlılıklarını yüreklerinde hissederler. Çeşitli kaynaklarda, Avusturalya  yerlileri olarak bilinen Aborjinler ve kültürleriyle  bambaşka duyarlıklara zemin oluşturan Kızılderililerin, tabiattaki tüm canlılarla olduğu gibi cansız olarak nitelendirilen dağ, taş, toprakla bile gizemli bir iletişim hâlinde oldukları bilgisine rastlanır. Onlar için göç zamanı, her varlığın gerçek dünyaya kavuşma ve özüne dönme anlarını barındırır. Bu anlar, bir dünyadan  ve varoluş biçiminden diğerine geçişten ibârettir.

     Evrendeki yolculuğunu, bir emânetçinin dünya gezegeninde yol alması olarak algılayan bilgeler için de benzer bakış açıları söz konusudur. Varlığındaki derinlikleri algılamış olanların, ölümün bir son değil aksine yeni bir başlangıç olduğuna inanarak ve ruhlarını sonsuzluğa teslim etme zamanını hissederek yakınlarıyla vedâlaşmalarının, gidecekleri âlemden aldıkları sinyallerin ve özlerine kavuşma müjdesi olduğunun bilinciyle hareket etmeleri az şey midir? Benzer şekilde, Hz. Mevlâna'nın ölümü "Gerçek sevgiliye kavuşma ânı" veya "Düğün gecesi" olarak ifâde etmesi, varlığının sırrını keşfeden yüce gönüllü insanların derin algılarından biri değil de nedir?

    Dünyaya gelen her canlı hem yaşamaya, hem de ölmeye başlar. Hayatın doğumla ölüm arasında yaşananlar olduğu gerçeği,  bizlere tüm yaşananların aslında sonsuzluğa yönelişin incelikli basamakları olduğunu hatırlatır. Hayat serüvenlerimiz boyunca sergilediğimiz her şeyin, evrendeki yolculuklarımızın sonunda kavuşacağımız yepyeni boyutta yoldaşımız olacağı da yine büyük zatlar tarafından sıklıkla söylenenler arasındadır.

   Göç zamanları, göç yolculuğuna çıkanlardan çok, geride kalanlara acı verir. Bunun kökeninde, sonsuzluğa uğurlananların nasıl bir yere gönderildiklerinin bilinmemesinin kaygısı ve korkusu vardır. Ölümü boşluk ve karanlık olarak algılayanlar için, bedenin toprağa karışması o bedenle birlikte ruhun da yok olması anlamına gelir. Onlara göre ölüm, maddedeki sonsuz dönüşümlerin bir sonucudur. Üstelik bu deneyimi yaşayanlar varlıklarını tamâmen kaybetmiş sayılırlar.

     Bu yaklaşımın tersi düşünüldüğünde, maddî bedenin bu dünyadan ayrılmasının, ölümsüz olduğuna inanılan ruhun kâinatla olan ilişkisini asla yok edemeyeceği düşüncesiyle karşılaşılır. Sonsuz âleme göç eden ruhun,  giderken dünya gezegeninde bıraktığı sevdiklerini bulunduğu âlemde hissettiğine, onlarla gizemli bir iletişim hâlinde olduğuna inanılır. Kendisine yönlendirilen dua enerjisi sâyesinde, varlığını sürdürdüğü boyutlarda huzur içinde olduğu düşünülür.

     Göç zamanının kesin olarak bilin(e)memesi, ölüm kavramının insanlar tarafından farklı şekilde algılanmasını sağlar. Montaigne'nin "Ölümün bizi nerede beklediği belli değil; en iyisi biz onu her yerde bekleyelim."  deyişi boşuna değildir. Göç zamanı için her bakımdan hazırlıklı olmak, ruhsal olgunluk seviyesine erişmiş olanlar için önemli bir mertebedir. Bu mertebeye ulaşmak için yaşantıların, tasavvuf büyüklerinin düstur edindikleri gibi  "Ölmeden önce ölmek" algısı çerçevesinde sürdürülmesi gerekir. Bu deyişin ardında önemli derinlikler gizlidir. Henüz dünya gezegeninde soluk alıp verirken yapılacak iç hesaplaşmalar, kişiyi mânen olgunlaştırır ve göç zamanına  en iyi şekilde hazırlar. Böyle insanlar için, ölmeden önce ölmeyi başarabilmenin en önemli yollarından biri dünyayı misafirhâne, bedenini de bir emânet olarak görmektir. Ölümle birlikte hayatının sorgulanacağına inananlar için, sağlıklı günlerinde kendi iç sorgulamalarını yapmak da yine ölmeden önce ölmek anlamına gelir.

     Yaşayan biriyle, sonsuzluğa göç etmiş bir insanın arasındaki en büyük fark, diğer insanların kendisi hakkındaki düşüncelerinden etkilenme noktasında belirir. Dünya hayatını sürdürenler için, başkaları tarafından övülmek ya da yerilmek büyük önem taşırken, artık bu dünyada olmayan biri için bunun hiçbir anlamı kalmamıştır. Varlığa sevinmeyip, yokluğa üzülmeyenler de yine sonsuz âleme göç edenlerdir. İşte, bu bilinç düzeyine henüz dünya hayatını yaşarken erebilenler "ölmeden önce ölmek" olarak ifâde edilen ruhsal olgunluk seviyesine erişmiş sayılırlar.

      Tüm bunların yanında, aynı kavramın içinde kişinin özündeki varlıkla/ yaratıcıyla kurduğu bağların da yer aldığı görülür. Ölüm sonucunda  farklı bir boyuta göç ettiğine inanılan insanlar için tasavvufta "Hak'ka rücu etti" veya "Rabbine döndü." ifâdeleri kullanılır. Aynı şekilde, bu dünyada yaşarken  yaşam felsefesini;  "o sonsuz varlığın" güzellikleriyle bütünleşerek, ruhunu olabildiğince arındırarak yaşamak şeklinde belirleyenler,  ölüm henüz başa gelmeden zâten onu bu dünyada deneyimlemiş olanlardır. Böyleleri de bir bakıma, ölmeden önce ölmenin sırrına ermişlerdir.

   Göç zamanının hangi zaman diliminde geleceğinin bilin(e)memesi, bu nedenle ona her an hazırlıklı olunmasıyla ilgili olarak La Fontaine'nin güzel bir sözü vardır: "Ölüm akıllı bir adamı hiçbir zaman apansızın almaz; o her zaman gitmeye hazırdır."  der ünlü yazar.

   Benzer şekilde; ölümün aslında korkulacak bir şey olmadığını, özümüzdeki varlığa kavuşmanın güzelliğinin ne denli önemli olduğunu düşünen Necip Fazıl Kısakürek de dizeleri aracılığıyla : 

   "Ölüm güzel şey, budur perde arkasından haber

  Hiç güzel olmasaydı, ölür müydü peygamber." diyerek  göç zamanının kendisinde yarattığı hisleri dile getirmiştir. 
 
  
  Anlaşılan o ki: ölüm olgusu hepimiz için muamma olmanın ötesinde, hayat süreçlerimiz içinde aklımızı sıklıkla meşgul eden konuların başında geliyor.  Hayatın gizemini yüreğinin derinliklerinde arayanlar için, ölümün korkusundan çok  saklı yanları ön plâna çıkıyor. Bilinmeyene duyulan merak, göç zamanı gelenlerin birer birer aramızdan ayrılmasıyla daha da artıyor. Manevî ilimlerin ışığıyla aydınlanma yolunu seçenler, sonsuzluğa çıkılan yolculukların, özümüzdeki varlıkla bütünleşmeyi sağlayan güzelliklerin kapısını araladığına inanarak yolculuklarını sürdürüyorlar.


  Tüm bunları, ruhlarındaki derinlikleri ve aydınlıkları zamanı geldiğinde göç edecekleri diyarlara götüreceklerine olan güçlü inançla yapıyorlar. Ruh bahçelerindeki çiçeklerin sonsuz kılınması için, özlerindeki varlığa sığınarak dünya gezegenindeki seyirlerine devâm ediyorlar.

 
   (*): İstanbul Bir Nokta, Nisan 2016, Sayı 171