15 Ekim 2014 Çarşamba

 
                                  EDEBİYAT SANCISI*
 
Edebiyat öylesine inceliklerle ve hassâsiyetlerle dolu bir sanat dalıdır ki, ondaki bu derinlikleri anlayabilmek için derin düşünme ve hissedebilme becerisini kazanmak gerekir. Gözlerin tesadüfen veya bilinçli olarak buluştuğu bir şiirin, can çekişen ve çırpınan dizelerini anlamak kadar, okudukça yüreklere duygu ve düşünce serpintileri saçan satırların algılanabilmesi için de, yine  düşünceler ekseninin açısının olabildiğince geniş tutulmasına ihtiyaç duyulur. Bunun yanı sıra, edebiyatın güzelliklerini bir okur olmanın ötesinde, yazarak da hayatlarına katmak isteyenler için sancı üstüne sancı çekilmesi kaçınılmaz gerçeklerden biridir.
Nasıl ki bir ipekböceği kozasından çıkabilmek için şekilden şekile giriyor, görünmeyen dünyasında  gayretlerden örülü sancılar çekiyorsa, benzer şekilde edebiyata gerçek anlamda gönül vermiş yürekler için de sancı dolu anlar zorunlu olarak yaşanacaktır. Bazen tek bir dizenin/ satırın ortaya çıkabilmesi için bile târifsiz debelenmeler yaşayan kalemin yorgunluğu doğası gereğidir. Kimi zaman kendiliğinden  akıcılık kazanan yazma serüveni, an gelir kalın kabuklu bir tohumun toprak  altında  kabuğunu  çatlatarak yeşerme çabalarında olduğu gibi zor bir hâl alır.
 
Kalem ter atar o zaman; gövdesi sırılsıklam olur. İster ki: kâğıdın üzerine düşen sözcükler özenle seçilsin. Diler ki: güzel dilimize duyduğu saygı ve bağlılık, kullanılan sözcüklere ışıltılarla yansısın.
İşte bundan dolayı,  edebiyata tüm  varlığıyla gönül vermiş yürekler çoğunlukla sancı içinde kıvranırlar. Bu kıvranışlarının kökeninde, hayatın kendilerine armağan ettiği acılar, yüreklerindeki yaralar, içsel yolculuklarında rastladıkları istasyonlarda soluklanmak için mola verişleri ve ruhsal açıdan olgunlaşma süreçleri yatar. Bâzı zamanlarda, dış dünyalarında gerçekleşen olayları ve bu olayların nedeni olan insanları değerlendiren duygudaşlık özellikleri nedeniyle sancılar içinde kalırlar.
 
İşin ilginç yanı, benliğinin derinliklerine yaptığı yolculuklardan edindiklerini kaleme alan yürekleri, yalnızca yazdıklarıyla değerlendirmek de tam anlamıyla doğru ol(a)maz. İç dünyasında hüzün ve kırgınlık çiçeklerini koklayan bir kalem, dize veya satırlarına olumlu duygularla bezenmiş ifâdeleri armağan edebilir. Bu, o kalem için bir bakıma panzehir etkisi yaratır. Böyle durumlarda, yaşanan üzüntünün girdabında çırpınmaktan kurtulabilmek için olumlu duygular dile getirilerek, teselli arayışlarının sözcüklerde can bulması söz konusu olur. Bununla birlikte, an gelir hüzne boğulmuş kalemin tek bir harf yazacak gücü dahi olmaz. Gücü bir yana bırakın, bununla ilgili olarak istek de duymaz. Böyle durumlar, kalem için oldukça zorlu zaman dilimlerini işâret eder.
 
Bunun tam tersi olan duygulanım sürecini yaşamak da mümkündür. Yüreğinde açan mutluluk çiçeklerini dererek onları koklayan, olabildiği ölçüde iç dünyasındaki olumlu duygularla çevrili güzellikleri çekip çıkarabilmeyi başaran kalemler de vardır. Böyle kalemlerin en önemli özellikleri, dış dünyalarındaki acılara ve o acıları çeken insanlara yönelik olarak duyarlılıklarının son derece gelişmiş olmasıdır. Kimi zaman duygudaşlıklarının seviyesi, insanlar dışındaki varlıklara kadar uzanır. Bu duygulanım sâyesinde kalem sancılar içinde yazmaya başlar. Ancak, böylesine özel bir hâli yaşayabilmek için, olgun bir ruh seviyesine ulaşmış olmak gerekir. Düşünsenize bir kere: İçinizde olumlu duygular kol kola dans ediyorken, siz duyarlı yanınızla dış dünyayı, onun içinde bulunduğu acılar yumağını yazıyorsunuz. Üstelik bunu, yapaylıktan tamamen uzak şekilde, âdetâ o acıları yaşayan insanlardan biriymişçesine gerçekçi bir dille  kaleminize yansıtıyorsunuz. Bu,  yine kişiye göre değişmekle birlikte,  çok daha zorlu  bir  yazma sürecini işâret ediyor galiba.
 
Hangi durum yaşanılarak yazılırsa yazılsın, buradan bir başka bakış açısı daha doğuyor: Edebiyata gönül vererek, bu yola baş koymuş yürekler düşünüldüğünde, aslında yazılanlar her yönüyle ve sadece o kalemi kullananları dile getirmiyor. Bu nedenle, bir edebî çalışmayı değerlendirirken, o çalışmanın tek nedeninin yazılanları bizzat yaşayan kalem olduğu düşüncesi eksik bir yaklaşım olarak karşımıza çıkıyor. Yaşanılanların bir bölümü,  ilgili çalışmayı kaleme alan yüreğe ait olduğu kadar, o yüreğin duyarlılığı ölçüsünde yönelttiği algı yelpâzesinin bir sonucu olarak da karşımıza çıkabiliyor. Yazılanların aynısının mutlaka onları yazan yürek tarafından yaşanması gerekmiyor.
 
Tüm bunlara karşılık, yazılanlar ifade edilirken dilin incelikli kullanımı ve konunun  ortaya konuluş biçimi, o yazıyı kaleme alan yüreğin duygu/ düşünce yapısı ve kapasitesi hakkında okura az da olsa  fikir verebiliyor. Tam anlamıyla ol(a)masa da, o yüreğin hayata bakış açısı yazdıkları aracılığıyla bir nebze de olsa keşfedilebiliyor.
Sonuç olarak denilebilir ki:
 
Edebiyat yolculuğunun en önemli aşamalarından biri olan yazma sürecinde, ne kadar ter akıtılır ve sancı çekilerek yazılırsa, açığa çıkan edebî ürün de o oranda nitelikli oluyor. Böylece yazanı zorlayan yazı/şiir, okuruna aynı oranda zevkli okuma zamanlarını armağan ediyor.
(*): Eliz Edebiyat, Eylül 2014, Sayı 69
 

5 Ekim 2014 Pazar

       MİZAH İKLİMİNİN GÖKKUŞAĞI BİLGESİ:NASREDDİN HOCA*
 
Anadolu'nun bağrından çıkıp yüzyıllardan bu yana varlığını korumaya çalışan nice değer, tıpkı derin okyanusların diplerinde keşfedilmeyi bekleyen incileri andırır. O değerler ki: kendilerini var eden ve yaşamın içinde canlılıklarını koruyarak nesiller ötesine taşıyan yüce gönüllü insanların günümüzde ve gelecekte dâimâ saygı ve hayranlıkla anılmalarına vesile olurlar/olacaklardır.
 
Kıymetleri, yaşadıkları çağın kendilerine sunduğu kişisel değerlerini yücelterek, toplumsal değerlere katabilmelerinden kaynaklanan bu insanların her biri, günümüze kadar uzanan ışıltılarıyla bizleri aydınlatmaya devam etmektedirler.
 
Bu nedenle olsa gerek: tüm bu düşüncelerin derinliğine dalmış olan kalemin, mizah denizine düşen pırıltılı damlaların en güzellerinden sayılan Nasreddin Hoca'yı anarken ve onu satırlara taşımaya hazırlanırken duyduğu heyecan. Berâberinde, böyle büyük insanların manevî varlıklarının önünde saygıyla eğilerek, onları lâyık oldukları şekilde anlatabilmeyi dilerken,  yürekte hissedilen çırpınışların nedeni de bu olmalı...
 
Mizahımızı bir güneş gibi aydınlatan Nasreddin Hoca'nın diyarlarında gezintiye çıkmadan önce  dilerseniz mizah kavramına kısaca değinelim:
 
Arapçadan dilimize geçen mizah kelimesinin aslı "müzâh" tır.(1) Günümüzde mizahla berâber gülmece sözcüğü de yaygın olarak kullanılmakta olup, anlam olarak "eğlendirmek, güldürmek, birinin bir davranışı karşısında incitmeden ona takılmak, ince alay" şeklinde tanımlanır. Benzer bir yaklaşımla, olayların gülünç yönünü görme yeteneği, nüktedanlık, nüktecilik, şakacılık, gülünçlük, komiklik gibi anlamlar gülmece ve mizahın tanımlanmasında ifâde bulan kavramlardır.
 
Bazı araştırmacılara göre mizah, bir çeşit sanattır ve tıpkı sanatta olduğu gibi estetik deneyimleri kapsar. Bu nedenle, günlük yaşamın kaygılarından uzaklaşılarak oluşturulan, araçtan çok  amaç niteliği taşıyan alanların başında gelir. Konuya bakış açılarının geniş bir yelpâzeyi temsil ettiği düşünüldüğünde, aynı yaklaşıma ilâve olarak mizahın toplumsal olayları anlatmak sûretiyle toplumsal görevler üstlendiğine dikkat çeken ve onu bu yönüyle diğer sanat dallarından ayıran yaklaşımlarla da karşılaşılır.
 
Mizahı, müstakil bir sanat olarak görmeyen ve onu sözgelimi: "müzikte mizah", "resimde mizah" şeklinde ana sanat dalının içinde yer alan unsurlardan biri olarak kabul edenlerin sayısı da hayli fazladır.
 
Edebiyat açısından ele alındığında; mizah kavramının, temelini hoşgörüden alan, esprilerle yoğrulan ve toplumu iğnelerken aynı zamanda tebessümle düşündüren özellikler taşıdığı gerçeğiyle karşılaşılır. Böyle bir yaklaşım, bizim Nasreddin Hoca'nın  "Taşı gediğine koyan" nükteleriyle örtüşmektedir.
 
Türkçe sözlüklerin bir bölümünde mizah ikinci anlam olarak "Gerçeğin güldürücü yanlarını ortaya koyan bir edebiyat türü" olarak tanımlanmaktadır. Benzer şekilde Cumhuriyet dönemi edebiyat tarihçisi Agâh Sırrı Levend'in "Divan Edebiyatında Gülmece ve Yergi" adlı eserinde gülmecenin yergiyle berâber başarılması ayrı koşullara bağlı bir edebî tür olarak değerlendirildiğini görülür.
 
Türk edebiyat tarihçisi ve yazarı Kenan Akyüz de  "Modern Türk Edebiyatı'nın Ana Çizgileri  (1860-1923) " adlı eserinin "Mizah ve Hiciv" adlı bölümünde mizahı ayrı bir edebî tür olarak sınıflandırmıştır.  
 
Bunun tam tersini düşünenler de vardır elbette.
Sözgelimi: Rıfat Ilgaz; öykü, roman, anı, köşe yazısı hattâ mektubun bir yazı türü olduğunu, fakat mizahın yazı türü olmadığını iddia eder. Onun gözünde mizahın bir tekniği yoktur. Oysa yazı türleri teknik bilgiyi gerektirir. Bu nedenle mizah; şiir, roman, hikâye gibi edebî türlerin içinde yer alan bir biçim, topluma bakış açısı, mizâcımızdan gelen bir özellik, bir çeşnidir. (2)  
 
En önemli gülmece yazarlarımızdan biri olan Muzaffer İzgü de, mizah konusunda Rıfat Ilgaz'ı destekler. Ona göre de mizah tek başına bir sanat dalı olarak değerlendiril(e)mez. Yalnızca, edebiyatın hangi dalları varsa o dalların gülmeceleri de vardır.
 
Bu arada Muzaffer İzgü'nün gülmeyi mizah için şart olarak görmeyen yazarlardan olduğunu belirtmekte fayda var. Ona göre, her güldüren yazı gülmece değildir. Üstelik gülmece yazısının insanı mutlaka kahkahalarla güldürmesi de gerekmez. İzgü'ye göre okurunu fıkır fıkır güldürmek; gülmece yazarlığı değil, yazarlığın hokkabazlığı anlamına gelir. (3)
 
Yazdıklarıyla okurlarını gülümsetmeyi başaran nâdide yazarlarımızdan Aziz Nesin'e göre ise: mizahın aslî görevi güldürmektir, bu da diğer işlevlerden önceliklidir. Nesin'in gözünde insanı güldürmeyen  şey gülmece değildir. Ancak, bu gülmenin oranı kasıkları çatlatıncaya dek katılırcasına gülmekten, bıyık altından gülmeye, gülümsemeye, belli belirsiz gülümsemeye (La Jacond gülümseyişi), gözlerinin içi gülmeye, dıştan hiç belli edilmeden içten gülmeye dek değişmektedir.(4)
 
Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Örneklerin ışığında görülen o ki: yaşam penceresinde kendini mizah esintilerine bırakan, o esintiler sâyesinde yüreğinde ve aklında oluşan duygu ve düşünce açılımlarını kalemine fısıldayarak okurlarına sunan edebiyatçılar arasında, rengârenk bir mozayiği andıran anlayış ve algılayış farklılıkları vardır.
 
Sanatın hangi dalı olursa olsun, esâsında arzulanan da bu renklilik, bu canlılık değil midir zâten?
 
Tüm bu farklı değerlendirmeler, mizahın ortaya çıkabilmesi için topluma ihtiyaç duyulduğu  ve bunun da mizahı toplumsal bir olgu hâline getirdiği gerçeğini değiştirebilir mi?
 
Elbette ki hayır.
 
Bunların yanında, içinde vücut bulduğu toplumun ahlâkî durumunu, sosyoekonomik yapısını, mânevi değerlerini, zaaf ve eksikliklerini, siyasî durumunu vb.ni yansıtan mizahın;  toplum içindeki bireyleri birbirine kenetleyici, bozuk düzenin gerçeklerini ortaya çıkaran özelliğiyle yıkıcı etkilerini ve Nasreddin Hoca fıkralarında belirgin şekilde görüldüğü gibi eğitici yanını gözardı etmek de mümkün değildir.
 
Konuyla bağlantılı olarak, bağrımızdan kopup gelen ve sıklıkla adını telâffuz ettiğimiz Nasreddin Hoca'nın cephesinden mizah nasıl görünüyor, onun izlerini sürelim şimdi de.  Bu sâyede, mizah kültürümüzün geçmiş ve gelecek arasında bağlar kuran köprüsünde, Hocamızın ayak izlerinin esrârını keşfetmeye çalışalım:
 
Anadolu topraklarının zengin uygarlıklarla şekillenen ortamında, Anadolu halkının deneyimleri ve hoşgörüsüyle oluşturulup simgeleştirilen Nasreddin Hoca, üzerinde halk bilgesi olmanın asâletini taşırken  bir mantık hocası tutarlılığıyla, bir gülmece ustasının keskin nüktelerini kaynaştırarak, mizahın inceliklerini özelde Anadolu insanına, genelde bütün dünya insanlarına cömertçe sunar. Asırların süzgecinden geçerek günümüze kadar uzanan süreçte, Anadolu kültürünün mizaha açılan penceresinden güler yüzüyle bizleri selâmlayan  büyük halk kahramanı Nasreddin Hoca'yı özel kılan, onun anonim halk duyarlılığıyla şekillenen simge-kahraman yapısının, zaman içinde evrensel boyutlara ulaşmasıdır. Bunda; fıkralarının ağızdan ağıza, yöreden yöreye, dilden dile dolaşırken zaman içinde çoğalması, değişerek, kimi zaman zenginleşerek aslından uzaklaşması, dönüşümler geçirerek birikmesinin önemli rolü vardır. Öyle zaman gelir ki bu değişim ve dönüşümler, Hoca'yı doğum yeri, doğum tarihi ve çok sayıdaki kimlikle özdeşleşen bir simge hâline getirir. Bu anlam karmaşası, aslında Nasreddin Hoca'nın halkın her kesiminden insanı simgelediğinin açık bir göstergesidir.
 
Konuyla ilgili kaynaklar incelendiğinde, Nasreddin Hoca'nın adının geçtiği en eski belgenin, Ebû'l-Hayr-i Rumî'nin Cem Sultan'ın emriyle derleyip yazdığı Sarı Saltuk  menkıbelerini anlatan "Saltuknâme"si olduğu görülür. 1480 yılında yazılmış olan bu eser, Topkapı Sarayı Müzesi Yazma Eserler Kütüphanesi'nde Türkçe Yazmalar bölümünde saklanmaktadır. (5)   
 
Pek çok kaynakta belirtildiğine göre,  13. yüzyılda Anadolu'nun küçük bir kasabası olan Sivrihisar'ın  adı sonradan Nasreddin Hoca Beldesi olarak değiştirilen Hortu Köyü'nde dünyaya gelen ve yaşamını Akşehir'de sürdüren Nasreddin Hoca, sonsuzluk âlemine geçişini Akşehir'deyken yapmış, buradaki en eski Selçuklu mezarlığına gömülmüştür. Mezarı daha sonraları  türbe hâline getirilerek, günümüze kadar korunmuştur. Buna karşılık, başta Akşehir olmak üzere Ankara, Hortu ve Sivrihisar'da da Nasreddin Hoca'nın heykellerine rastlamak mümkündür. Gülmeceyi düşünceye nakşetme ustası olarak nam salan Hocanın,  insanlık tarihinde adı dâimâ hatırlanacak olan şahsiyetlerden biri olduğu gerçeği, onu keşfetme yolculuğumuzda sıklıkla karşımıza çıkmaktadır. Bu vesileyle, yaşamı üzerine derlenen bilgileri incelediğimizde, hoş lâtife ve fıkralarıyla tanınan Nasreddin Hoca'nın; Türkistan'dan Macaristan'a, Sibirya'dan Kuzey Afrika'ya kadar uzanan geniş coğrafyada varlığını güçlü şekilde hissettirdiğini ve tanındığını görüyoruz. Komşu milletlerin ve  özellikle 17. yüzyıldan sonra Avrupalı entelektüellerin bu bilge kişiliğe gösterdikleri ilginin yoğunluğu da, fıkralarının önderliğinde Nasreddin Hoca'nın geniş kitlelere ulaştığını apaçık şekilde ortaya koyuyor.
 
Yine araştırmalarımız  sâyesinde Türk dünyasında Nasreddin Hoca'ya değişik adlar verildiği bilgisine de ulaşıyoruz. Sözgelimi: Azeriler "Molla Nasreddin", Türkmenler "Ependi", Gagavuzlar "Nastradin", Özbekler "Nesriddin Afandi", Kazaklar "Koja Nasreddin", Tatarlar "Nasreddin Oca"(6)  olarak tanıyorlar, bu büyük halk kahramanını.
 
Bu tanınmışlığın kökeninde kuşkusuz, Nasreddin Hoca'nın  yarattığı mizah anlayışının, başıboş bir mizah anlayışı olmayıp temelinde Türk halkının sorunlarını ele alan, eğitici ve yapıcı nitelikler taşıması yatıyor. Bu sâyede, halkımızın yüzyıllar boyunca dertlerini Nasreddin Hoca mizahıyla unuttuğu, mutluluklarını da yine Nasreddin Hoca sevinciyle yaşadığı görülüyor. Böylece, olayları ciddiyetten uzaklaşmadan güler yüzle karşılama bilinci kazanılarak "Türk halkı gibi güler yüzle ciddi olmak"  deyişinin anlamı yerini buluyor.
 
Türk düşünce sisteminin bilgeler bilgesi kimliğiyle; mizahı, eleştirel düşünceyi ve aklı temsil eden Nasreddin Hoca'nın, akıl-gönül birlikteliği arasındaki dengeyi ustaca kurduğu görülüyor. Bu denge sâyesinde Hoca'nın nereli, hangi meslekten  veya zümreden, nasıl bir tip olduğu da kendiliğinden önemini yitiriyor. Nasreddin Hoca'nın farklı mesleklerden, zümreden, taraftan olan insanları kendi kimliğinde birleştirerek ortak toplumsal kimliği yansıtmasının büyük rolünün olması, ona  herkesin "Hocası" kimliğini kazandırıyor. Bir başka deyişle herkesin bir Nasreddin Hocası olduğu gerçeği belirgin şekilde karşımıza çıkıyor.
 
Bu düşüncelerin ışığında, Goethe'nin “Kendi kendisiyle alay edemeyen, olgun insan olamaz.” sözündeki derin anlamı fazlasıyla karşılayan "Nasreddin Hoca" kültürünün, toplumun her kesiminin; köylünün, kentlinin, zenginin, fakirin hayata yönelik olarak eleştirilerini, çelişki ve düşüncelerini bireyler arasında ayırım yapmadan dile getirdiği gerçeğine ulaşılıyor. Böylece Nasreddin Hoca'nın tüm dünyada tanınması, yaygınlaşması ve bir anlamda evrensellik kazanmasının nedenleri de belirgin  şekilde açığa çıkmış oluyor.
 
Bunun yanında, evrenselliğinin kökeninde; bütün insanlığı tatmin edecek değerdeki zekâsı, nükteleri ve fıkralarıyla çok yönlü bir halk filozofu olması yatan Nasreddin Hoca'nın, erenlerden olduğuna dâir söylentilere de rastlıyoruz.  Bunda özellikle Akşehir halkının Hoca'yı kutsallaştırmasının önemli bir faktör olduğunu da, yine konuyla ilgili  kaynaklar aracılığıyla  anlıyoruz.
 
Hocanın ermişliğini vurgulayan fıkralardan en ünlüsü, DTCF Kitaplığı yazmalarından birinde anlatılmaktadır:
 
Hoca Nasreddin, ölümünden yıllar sonra, Cuma namazı için camiye toplanmış olanları türbesine çağırır. Türbeye varanlar orada Hoca'yı bulamazlar. Geri döndüklerinde ise görürler ki,  namaz kılacakları caminin kubbesi çökmüştür.
 
Yazmanın sonunda yer alan bu fıkraya  eklenen açıklama da hayli ilginçtir:
 
"Hoca Nasreddin Efendi ne büyük mertebe bir devletlü ve evliyâ ullâhtan imiş kim merhûm olduktan sonra dahi kerâmeti zuhûr etmiştir."
 
Benzer anlatımlardan biri de, İstanbul Belediye Kitaplığı'ndaki yazmalardan birinde yer almaktadır:
 
Çocuğu hasta olan bir kadın Hoca'ya gelerek, yavrusunun sağlığı için kendisinden duâ etmesini ister. Hoca ellerini kaldırarak: "Şu çocuğun tez vakitte canını al Yârabbi!" diye duâ eder. Kadın şaşırıp kalır. Nasreddin Hoca, bunun üzerine kadına: " Allah hep benim istediklerimin tersini vermiştir."der. Korku içinde evine dönen kadın, çocuğunun ayağa kalktığını ve sapasağlam olduğunu görür."
 
Pek çok kaynakta Nasreddin Hoca'nın insanlar üzerindeki mânevî tesirleri üzerinde durulur. Neziha Araz'ın penceresinden sızan ışıklar da, Hoca'nın bu yönünü aydınlatmaya yöneliktir:  
 
Neziha Araz, "Anadolu Evliyaları" adlı eserinde Hoca'nın Akşehir'deki mütevazı türbesini ziyâret ettiğinden bahseder. Yıllar sonra kaleminin onun tatlı kişiliğine değineceğini hiç mi hiç düşünmediğini söyler. Usta yazarın kalemi iyi ki de değmiştir, bizim güler yüzlü Hoca'mıza. Eğer öyle olmasaydı; Hoca Nasreddin'in o yıllarda oldukça temiz, bakımlı, düzenli bir mezarlığın ortasında bulunan dört tarafı açık, ahşap, yeşile boyalı türbesini  Neziha Araz'a gezdiren Akşehirlinin yazara "Ne mutlu sizlere! Türbesini kim ziyâret ederse Hoca o insanlara mutlaka gülecektir, onun böyle bir vaadi var." deyişini nasıl öğrenebilirdik?
 
Berâberinde, Araz'ın "Akşehir'de  hemen herkes hâlâ onun ruhuna el uzatıp, başı sıkışınca "Aman Hocam!" diye yanına koşuyor. Nasip olur da Akşehir'e yolunuz düşerse göreceksiniz: o şehrin gerçekten ak-pak, güler yüzlü, aydınlık, insanın içine ferahlık veren bir hâli var. Bu, Hoca'nın güler yüzlü, tatlı dilli varlığının şehrin yüzüne yansımasından başka bir şey değildir. Akşehirli, "Hoca merhumu" o derece sever ve sayar, onunla öyle iftihar eder ki, adına yapmayacağı hiçbir şey yoktur." ifâdelerine de  yine aynı  çalışmada rastlıyoruz.
 
Nasreddin Hoca'nın istirahatgâhını ziyâret etmenin önemli bir töre olduğu bilgisini edinirken,  Akşehir'de veya yakın köylerde bir düğün olduğunda, düğün sâhiplerinin konuk dâvetine Hoca'nın türbesinden başlamaları da yine güler yüzlü Hocamıza olan bağlılık ve inancın en önemli örneği olarak beliriyor. Bu törenin, evlenenler için bir çeşit mutluluk sigortası  anlamına geldiğini de yine  aynı eserin satırları arasında gezinirken anlıyoruz.
 
İşin daha da ilginci, Nasreddin Hoca'yı ziyârete gidenlerin öyle fazla ciddi, düşünceli ve ağır durmalarının uygun olmadığına inanılmasıdır. Akşehirliler, dünyada "Kahkahalar Atılan" tek kabir olma özelliğini koruyan bu mekânda konuklarını bekleyen  Hoca'nın bir "yatır" gibi değil de, sevilen neşeli bir dostu ziyâret eder gibi ziyâret edilmesi gerektiğine inanıyorlar. Bunun da ötesinde kıkır kıkır gülmeyenin ziyâretinin pek de makbul olmayacağı da yine halk arasında oldukça yaygın olan inançlardan biri.
 
Hazır Hocamızın türbesini ziyâret etmenin inceliklerinden bahsetmişken, orayı ziyâret eden Rusya Büyükelçisi Aralov'un anlattıklarına da kısaca değinmekte yarar var:
 
Büyük Taarruz öncesi, Atatürk'le birlikte Akşehir'e gelen Rusya Büyükelçisi Aralov, anılarında Nasreddin Hoca'nın türbesini ziyâret ettiğini söyleyip o günkü ortamı tasvir etmektedir. Ayrıca, Atatürk'ün Nasreddin Hoca hakkında anlattıklarına da kitabında yer vermiştir.(7) 
 
Aralov'un yazdıkları, Atatürk'ün Nasreddin Hoca'ya bakış açısını öğrenmemize vesile olmaktadır. Aralov şöyle yazmaktadır:
 
 "Sabahleyin Akşehir mezarlığına gittik. Türk halk hicivcisi Nasreddin Hoca'nın mezarı da orada bulunmaktadır. Hoca'nın mezarı büyük bir saygı görmekte, çevresinde her zaman bir kalabalık görülmekte olup, burası bir çeşit ziyâret yeri sayılmaktadır. Mezarı ziyâretimiz sırasında, mezarın çevresinde çarşaflı Türk kadınları ve bir çok subay bulunuyordu. Subaylar ateşli ateşli konuşuyorlardı. Mezarın üzerinde, çoğu Nasreddin Hoca'nın fıkralarından alınmış yazılar vardı. Bâzılarının söylediklerine göre bu mezarda kimse yokmuş. Nasreddin Hoca bu mezarı kendisi yaptırmış ve öldüğünü etrafa yayarak bilinmeyen bir ülkeye çekip gitmiş. Gece Mustafa Kemal, Nasreddin Hoca'nın serüvenleriyle, onun padişahların, hocaların, zenginlerin hileciliklerini açığa çıkaran davranışlarıyla ilgili birçok  fıkra anlattı.(8)
 
Yeri gelmişken, Atatürk'ün Nasreddin Hoca'nın türbesine bakış açısını ifâde eden bir hikâye de anlatılır. Bu hikâye, Pertev  Naili Boratav'ın "Nasreddin Hoca" adlı çalışmasında yer almaktadır:
 
Ankara'da yabancı diplomatların bulunduğu bir toplantı sırasında Maginot Hattı'ndan
(Fransızların, 1930'larda Alman saldırısına karşı kurdukları savunma hattı) söz ediliyormuş. Atatürk:
 
"Onun tipik bir modeli yüzyıllar önce Anadolu'da vardı." demiş ve merakla kendisine bakanlara açıklamış:
 
"Dört yanı açık; ön cephesinde bir kapı ve kapıda koca bir kilitle Nasreddin Hoca'nın türbesi."
 
Görülen o ki: Nasreddin Hoca'nın Anadolu kültürüne her açıdan ışık tutan nükteleri ve fıkraları, bu kültürü yüreğinde yaşatanlar için olduğu kadar, Ulu Önder Atatürk için de önemli birer kaynak durumundaydı. Hocanın türbesi bir bakıma, kendisine dâir inceliklerin dile getirildiği ziyâretgâh anlamını taşıyordu.
 
Bundan dolayı, her yıl düzenlenen "Nasreddin Hoca Şenlikleri"nin, Nasreddin Hoca'nın türbesi önünde düzenlenen "Nasreddin Hoca'yı Şenliğe Çağırma" töreniyle başlamasının da aynı nedenle büyük önem taşıdığını söylemek yerinde olacaktır.
 
Tam da bu noktada, Aziz Nesin'in Nasreddin Hoca hakkındaki "Bütün dünya ondan bahsetmekte, edebiyatçılar ondan bahsetmekte, toplumlar ondan bahsetmekte, halk onu kendi gizli koruyucusu olarak tanımakta ve hikâyeleri rüzgâr gibi yayılıp, ekmek gibi kabarmaktadır. Gelecek nesillerin bu ekmekle uzun zaman beslenecekleri şüphesizdir." şeklindeki ifâdesini hatırlıyor kalem. Ardından “Nasreddin Hoca’nın fıkraları, insanları kahkahalara boğan ve sırf güldürmek maksadıyla söylenmiş sözler değildir. Aksine dinleyen ve gülen kişileri bir süre sonra düşünmeye sevkeden birer hikmet pırıltısıdır. Dünya durdukça duracak olan Hoca’yı bu ölmezliğe eriştiren güler yüzü, tatlı dilidir." diyen “Eflatun Cem Güney'i anıyor.
 
Düşünsenize bir kere: satırlarımıza konu olan, vasiyetinde bile “Mezarımı ziyaret edenler, bizi gönüllerinden geçirerek gülsünler. Doğrusu, yalancı dünyada somurtanlara acırım.” diyecek kadar hayat dolu olan, toplumsal aksaklıkları mizahî dille eleştiren fikir adamı, din âlimi ve sosyolog niteliği taşıyan büyük bir bilge.
 
Öyle bir bilge ki o: 1996 yılı UNESCO tarafından "Uluslararası Nasrettin Hoca Yılı" ilân edilmiş; 2008 yılı da "Nasrettin Hoca'nın 800. doğum yıldönümü" olarak kutlanmıştır.
 
Nasreddin Hoca'nın kendi ülkesinde olduğu kadar uluslararası alanda da tanınmasının ve çok sevilmesinin nedeni, kuşkusuz fıkraları aracılığıyla akarsular misâli akıllara ve gönüllere akması ve geçtiği yerlerde derin izler bırakmasıdır. Bu izlerin kökeni tâkip edildiğinde; fıkraların Anadolu'da teşekkül edip, yazma kitaplarda toplanmaya başlandıktan sonra, Osmanlı egemenliğindeki yerlerde, Orta Asya Türk topluluklarında, Arap ülkelerinde, Azerbaycan ve İran'da, Kafkasya halklarında, Uygurlar arasında ve Balkanlarda yayılma gösterdiği görülmektedir.
 
Nasreddin Hoca  fıkraları, Anadolu'da yakın yerler arasında sözlü ve yazılı gelenek aracılığıyla yayılırken, uzak ülkelerde daha ziyâde yazılı gelenek yoluyla yayılmıştır.
 
 İşin ilginç yanı, bu yayılma sürecinde kaynakların pek çoğunda farklı yargılardan yola çıkılarak oluşturulan çok sayıda Nasreddin Hoca karakteri vardır.
 
Sözgelimi: Arapların fıkra kahramanı olan Cuha'nın Nasreddin Hoca ile aynı kişi olduğunu, bu nedenle Nasreddin Hoca fıkralarının da aslında Cuha fıkraları anlamına geldiğini iddia edenler olmuştur. Oysa, tıp doktorluğunun yanında Nasreddin Hoca ile ilgili kapsamlı çalışmalarıyla tanınan Dr. Mustafa Duman'ın "Nasreddin Hoca ve 1555 Fıkrası" adlı eseri incelendiğinde, bu iddiaların yersiz olduğuna dâir açıklamalara  sıklıkla rastlamak mümkündür. Adı geçen çalışmada, Nasreddin Hoca fıkralarının 1837 yılında İstanbul'da "Letaif" adıyla kitap hâlinde basıldığından ve bu kitapta toplam 134 fıkranın bulunduğundan bahsedilir. Konunun devâmında, 1864 yılında  Mısır'da Bulak Matbaası'nda  "Nevadir-i el Hoca Nasreddin Efendi Cuha er-Rumî"   adıyla  Arapça olarak  basılan kitaptaki 233 fıkranın 100 tanesinin, İstanbul'da basılmış olan Letaif'ten ya da onun benzeri olan diğer baskıların birinden alınan Nasreddin Hoca fıkraları olduğu belirtilir. Bu kitaptaki diğer fıkralar, her ne kadar Cuha'nın Arap geleneğinden gelen fıkraları olsa da, ilk matbu Cuha kitabının içerisindeki fıkraların, hemen hemen yarısının Nasreddin Hoca'dan alınan fıkralar olması hayli dikkat çekicidir. Zaman içinde "Cuha er-Rumî" adı unutulduğundan, Nasreddin Hoca fıkraları o tarihten sonraki Arapça yayınlarda Cuha fıkrası olarak sunulmuştur.
 
Nasreddin Hoca ve Cuha ilişkisine dâir en eski bilgilerin bulunduğu kaynaklardan biri de Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi'dir. Evliyâ Çelebi kitabının onuncu cildinde sözü Cuha'ya getirir ve Cuha'nın Nasreddin Hoca'nın benzeri olmakla birlikte, her şeyden önce ikisinin ayrı kişiler/kişilikler olduğunun üzerinde durur.
 
Yine Ziyâ Gökalp, halk klâsiklerini anlattığı bir yazısında, Nasreddin Hoca'dan söz ederken şöyle der:
 
"Araplar Hoca'yı Cuha-i Rumî unvanıyla Arapçaya tercüme etmişler. Fakat, Hoca'yı Cuha'ya benzetmek doğru değildir. Hoca son derece zeki olduğu hâlde, Arabın Cuha'sı gâyet budaladır."
 
Anlaşılan o ki: Cuha ve Nasreddin Hoca'yı bir kabul edenlerin yanı sıra, onların adlarını bile yan yana getirmekten özellikle kaçınanlar da vardır. Bunun en büyük nedeni: Cuha ve Nasreddin Hoca'nın karakterlerini ve  fıkralarını birbirinden ayıran önemli ölçütlerin bulunmasıdır. Bu ölçütlerden kısaca bahsetmek, yazımızın en önemli konusu olan Nasreddin Hoca fıkralarını anlama ve algılama aşamasında yol gösterici olacaktır.
 
Cuha fıkralarında kurnazlık, aldatma ve yalan öğelerine sıklıkla rastlanırken, Nasreddin Hoca fıkralarında bu özellikler tek tük bulunsa da ön plâna çıkmaz. Hoca'nın fıkraları espri gücüne ve zekice cevaplara dayanır. Yine Cuha fıkralarında anne ve babayla olan iletişimlerde kaba ve müstehcen şakalar rahatlıkla yer alırken, Nasreddin Hoca'da bunlar bulunmaz. Cinsel içerikli Nasreddin Hoca fıkralarının bir kısmının başka fıkra tiplerinden Hoca'ya bağlanmış olduğu, eski fıkra kaynakları tarandığında rahatlıkla anlaşılabilir. Böyle fıkralar çoğunlukla Anadolu'da kahvehânelerde, çeşitli erkek toplantılarında anlatılan fıkralara yakındır. Nasreddin Hoca fıkralarında, Cuha fıkralarındaki bayağılığa kaçma durumunun söz konusu olmadığı görülür.
 
Yine, Nasreddin Hoca fıkralarında eşek çoğu zaman yer alırken, Cuha fıkralarında buna pek rastlanmaz.  Bu fıkralarda Anadolu halkının değil, Arapların dünya görüşü ve kültürü temel alınır. Örneğin: öldürülen insan için "kan parası" alınması bir Arap geleneğidir ve Cuha fıkralarında bu kavrama sıklıkla rastlanır. Oysa, Nasreddin Hoca fıkraları açısından böyle bir durumdan bahsedilemez.
 
Cuha, İspanyol Yahudilerinde, yahudileşme sürecinden geçerek bir Yahudi Cuha hâline geldiğinde birçok olumsuz özelliği öne çıkmıştır. Bu özellikler şöyle sıralanabilir: Bencillik, câhillik, mantıksızlık, gevezelik, işe yaramazlık, budalalık vb. gibi. Yahudi Cuha tipine, Arap Cuha'nın tüm olumsuz yönlerini alan, fakat olumlu yönlerini ihmal eden bir tip olarak bakılabilir. (9) Nasreddin Hoca tipinde de bâzı olumsuzluklara rastlanır rastlanmasına, ancak bunlar, neredeyse tamamen olumsuzluklar üzerine kurulmuş bir mizahın temsilcisi hâline gelen Cuha'nın yanında az sayıdaki örnekten ibârettir.
 
Elbette ki, Nasreddin Hoca ve Cuha fıkralarının en az yanılma payıyla birbirinden ayrılabilmesi için her iki şahsiyete âit fıkraların ayrıntılı olarak araştırılması ve değerlendirilmesi gerekmektedir.
 
Sırası gelmişken, birkaç ayrıntıdan daha bahsetmekte yarar var:
 
Nasreddin Hoca tüm dünyada ister Nasreddin Hoca, ister Molla Nasreddin, ister Efendi veya başka adlarla anılsın, bizim kültürümüze âit fıkra kahramanı olarak kabul edilir. Fıkraları Balkanlar'dan Çin'e, Kafkaslar'dan Orta Asya'ya kadar sevilerek anlatılır ve dinlenir. Buna karşılık Arap ülkelerinde Nasreddin Hoca'nın varlığı kabul edilmez, adı anılmaz. Fıkraları Cuha'ya mâl edilerek anlatılır. Çevirilerde de Nasreddin Hoca adına yer verilmez, Cuha adı kullanılır. Bu konu, Dr. Mustafa Duman'ın "Nasreddin Hoca ve 1555 Fıkrası" adlı kitabında ayrıntılı olarak ve belgelere dayandırılarak anlatılmıştır. Eserde ayrıca, son yıllarda ülkemizde turistlere yönelik olarak çeşitli dillerde Nasrettin Hoca kitaplarının yayımlandığından bahsedilmektedir. Ne ilginçtir ki: İngilizce, Almanca, Fransızca ve diğer dillerdeki baskılarında  "Nasreddin Hoca Fıkraları" adıyla çevrilen kitaplardan biri, yalnızca Arapçaya çevrilirken "Min Nevadir-i Cuha" adını taşımaktadır. Fıkralar Cuha fıkrası gibi anlatılmaktadır. Üstelik bu kitapta Nasreddin Hoca'nın  fıkralarıyla birlikte resimleri de bulunmaktadır. Benzer özellikteki kitaplardan diğeri de "Min Hikâyet-i Cuha, 202 Hikâyet" adıyla Arapçaya çevrilmiştir. Bu kitapta da Nasreddin Hoca fıkraları ve resimleri bulunmaktadır ama Nasreddin Hoca'nın adı yoktur. Fıkralar Cuha fıkrası olarak verilmektedir. (10)
 
Buradaki en önemli sorun, Türk dünyasının ortak fıkra kahramanı/sembolü olan Nasreddin Hoca'nın, özellikle uluslararası alanda tanıtılmasında, farklı algılamalara neden olabilecek yayıncılık anlayışlarıyla karşı karşıya kalınmasıdır. Bunun düzeltilebilmesi için, en azından Türkiye'de basılan Arapça Nasreddin Hoca kitaplarına "Nasreddin" adının girmesinin sağlanması gerekmektedir. Cuha ve Nasreddin Hoca arasındaki ilişki gözden geçirildiğinde, ikisinin fıkralarının karıştığı gerçeğiyle karşılaşılır. Buna karşılık, bu konularda araştırmalar yapılarak ve halkla birlikte yayıncılar da bilinçlendirilerek her iki karakter arasındaki belirgin farklılıklar/ fıkra kaymalarının tespiti çok daha kolay şekilde yapılacaktır.
 
Yazımızın baş kahramanı ve ana konusu olan Nasreddin Hoca'yı tanımaya ve anlamaya çalışırken, satırlarımızın yalnızca biyografik nitelikler taşımaması dileğinde olduğumuzdan, o büyük insanın  fıkraları ve nükteleri aracılığıyla mizahımızda bıraktığı izleri sürüyoruz. Bu noktada onun fıkralarının, kökenleriyle birlikte ulusal ve uluslararası alandaki yansımaları yolumuzu aydınlatıyor:
 
Prof. Dr. Ulrich Marzolph tarafından biraraya getirilen Cuha fıkraları, Cuha ve Nasreddin Hoca tiplerinin karşılaştırılmasında yararlanılacak en eski belgeler olma özelliğini taşıyor. Dilerseniz konunun daha iyi anlaşılabilmesi için, kısaltılmış şekilde dikkat çekici birkaç Cuha fıkrasına göz atalım:
 
"Cuha, babasına: "Anam karnıma girsin, ben onu dokuz  değil, onsekiz ay taşıyayım." der.
 
" Cuha: "Mezar kazma yerine, ölüyü çarmıha gerip asarsak hem mezarcının parasından kurtuluruz, hem ölü mezarda sıkışıp kalmaz, hem de Münkir, Nekir ona gelmez." der.
 
"Cuha, değirmende, ben deliyim diyerek başkalarından buğdaylarını alır. Neden kendi buğdayından vermediğini soranlara: "O kadar da deli değilim." der.
 
"Cuha, babanın ölmesini ister misin, sorusuna: "Hayır öldürülmesini isterim. O zaman, kan parası da alırım." diye cevap verir.
 
"Cuha, imamlık yaparken, "Elif, lâm, mim Türkler yenildiler." diye okuyunca, "Bizanslılar olacak!" diye uyarıldığında: "Hepsi bir, düşman oğlu düşman değil mi?" der.
 
"Cuha ölen arkadaşının ardından: "Artık kim bana yalancı şâhitlik yapacak." diye ağlar.
 
"Cuha, evindeki gürültüyü soranlara, gömleğim düştü, deyince inanmazlar. Bunun üzerine Cuha: "Uzun etmeyin ben de içindeydim." der.
 
"Cuha, kendisinden yardım isteyen hasta annesine: "Bu akşam hiç ayağa kalkmamanı diliyorum." der.
 
Bu örneklerin verilmesinin ana nedeni: Nasreddin Hoca ve Cuha'nın düşünce, yaşam tarzı ve mizah anlayışları bakımından aralarındaki farklılıkların belirgin hâle getirilerek, okurlara her iki fıkra karakterini kıyaslama ve kendi akıl ve gönül süzgeçlerinden geçirme olanağının sunulması arzusudur.
 
Şimdi de konuya bir başka açıdan bakalım:
 
Bu yazının hazırlanmasında yararlanılan kaynakların ışığında yukarıda dile getirdiğimiz konuların, neredeyse tam tersi yaklaşımlarla ifâde edildiği kaynaklar da mevcuttur. (11)
Bu kaynaklarda, Araplarda câhil takımını temsil eden ve kelime anlamı "câhil insan" olan Cuha'nın 1250'li yıllara dek İslâm ülkeleri ve Anadolu Selçukluları'nda fıkralarıyla ün salmış olan önemli bir karakter olduğundan bahsedilir. Bununla birlikte; babacan, sözünü esirgemeyen, dürüst, sevecen şekilde yansıtılan Nasreddin Hoca'nın ancak 1260'lı yıllardan sonra özgünleşebildiği,  onunla ilgili olarak üretilen fıkraların Cuha fıkralarının gölgesinde kalmaktan  yine de kurtulamadığı fikri hâkimdir.
 
1900'lerin başlarından itibâren Anadolu'da başlayan ulusal uyanış sürecinin de etkisiyle, yabancı unsurların kültürümüzden temizlenmesi vesilesiyle  Cuha fıkra karakterine âit fıkraların zaman içinde  Nasreddin Hoca'ya aktarıldığı, günümüzde  pek çoğumuzun bildiği "Et buysa kedi nerde?", "Ye kürküm ye",  "Bana mı eşeğe mi inanıyorsun?", "Şimdi kuşa benzedin." ve "O sopayı yeseydin sen de dört ayaklı olurdun." gibi fıkralar başta olmak üzere pek çok fıkranın aslında Cuha'ya âit olduğu ifâde edilerek, Nasreddin Hoca'nın olduğu düşünülen fıkraların büyük bir bölümünün Cuha'dan alınan veya ondan esinlenerek oluşturulan mizah unsurları olduğu sonucuna varılır.
 
Farklı yaklaşımlar esas alındığında, milletleri yansıtan fıkra tiplemelerinin, aslında tamamıyla o kültüre âit olmayıp, kültürlerarası etkileşimle birbiri içine geçerek dalga dalga genişlediği, kendi içindeki katışıksız hâli koruyamadığı düşünülebilir.
 
Bu yüzden, Nasreddin Hoca'yı da bu bağlamda değerlendirmek belki de en doğrusu olacaktır. Onun kişiliği üzerinde durulurken, bir tek fıkra kişisi "Nasreddin" yerine,  ününün yayıldığı değişik toplumların her birine özgü nitelikleri yüklenerek, çağın şartlarına göre durmadan değişen "Nasreddin Hocalar"ın düşünülmesi, böyle büyük bir mizah karakterine âit fıkraların oluşum, gelişim, dönüşüm süreçlerinin çok daha kolay anlaşılabilmesinin yolunu açacaktır. Böylece, günümüzde Nasreddin Hoca'nın  tam olarak algılanamaması/yanlış algılanması veya bayağılaştırılmasının nedenleri kendiliğinden ortaya çıkacaktır.
 
Anadolu halkının ve başka milletlerin sözlü geleneklerinde yer alan fıkra konularının  Nasreddin Hoca ile başka fıkra kişileri arasında ortaklaşa paylaşıldığı söylenebilir. Önemli bir örnek olduğu düşünüldüğünden, yukarıda ayrıntılı olarak anlatılan Arapların Cuha'sı dışında, Rumenlerin Pacala'sı, Makedonların ve Bulgarların Hitar Pitar'ları, Sicilyalıların Giufa'sı ve Türk halk geleneğinin İncili Çavuş'u ve Bekri Mustafa'sı vbg. fıkra karakterleriyle ilgili olarak anlatılan fıkralarının büyük bölümü Nasreddin Hoca fıkralarına benzerlik gösterirler.
 
Kimi zaman da, halk anlatı geleneğinde, belirli toplumların simgeleri olan kişilere Nasreddin Hoca'nın rolünün yüklendiği görülür: Bektaşi, Sivrihisarlı, Yörük, Kayserili, Karatepeli, Çingene, Köylü, Oflu vb. nice karakter Nasreddin Hoca'nın kimliğinde hayat bulur.
 
Anadolu toplumu Hocayla öylesine bütünleşmiştir ki, onu âdetâ kendisinden bir parça olarak görür. Bunda Nasreddin Hoca'nın, halkın bezendiği duyguları ve etkisi altında kaldığı olayları; yumuşatarak, tatlılaştırarak ve kolaylaştırarak parlak bir ayna misâli yansıtmasının önemli rolü vardır. Hâl böyle olunca bizim Nasreddin Hocamız, adından daha önce de söz ettiğimiz  Evliya Çelebi Seyahatnâmesi'nin çeşitli bölümlerinde kendisine yer bulmuştur elbette.
 
Evliya Çelebi, 1638 yılında Akşehir'e giderek Nasreddin Hoca'nın mezarını ziyâret etmiştir. Halk arasında anlatılan bâzı Nasreddin Hoca fıkralarında ve yazma Letaif'i Hoca Nasreddin'lerde Timur adı geçtiği için Nasreddin Hoca'yı Timur'un çağdaşı zannederek, ikisini yan yana getiren lâtifeleri eserine kaydetmiştir. Kuşkusuz bu durum, Evliyâ Çelebi'nin Nasreddin Hoca hakkında verdiği bilgileri gölgelemeyecektir. Yalnızca, bu satırları okuyanlara Nasreddin Hoca ve Timur'un aslında aynı dönemde yaşamadıklarını, Anadolu insanının her iki karaktere verdiği değer nedeniyle ikisini aynı fıkra/ hikâye içinde biraraya getirdiğini hatırlatacaktır.
 
Bu  bilgilerin ışığında dilerseniz, Timur ve Nasreddin Hoca'yı karşılaştıran birkaç fıkraya göz atalım:
 
HOCA DA BÖYLE ATAR
 
Timur, bir gün Nasreddin Hoca'yı da yanına alarak ok tâlimine çıkar. Hoca'nın eline
ok-yay verip:
 
-Haydi Hoca, at da görelim, der.
 
Hoca, oku gelişigüzel atar. Hedefe isâbet ettiremeyince de:
 
-Sekbanbaşı böyle atar, der. İkinci kez de isâbet ettiremeyince:
 
-Bizim subaşı böyle atar, diye açıklar.
 
Üçüncü atışta ok hedefi bulur. Bunun üzerine Hoca göğsünü kabartarak:
 
-İşte, Nasreddin de böyle atar, der.
 
YEMESİ KOLAY OLSUN
 
Timur'un defterdarı olanlar hesaplarda bir yanlışlık yapmışlar. Bunu duyan Timur, bu işe kızarak kağıtları defterdarlara yedirmiş ve onları işten çıkarmış. Yerlerine Nasreddin Hoca'yı işe almış. Hoca tüm hesapları yufkanın üzerinde yapmaya başlamış. Timur merak ederek bunun sebebini sorduğunda, Nasreddin Hoca tam da kendisinden beklendiği gibi cevap vermiş:
- Yemesi kolay olsun Hünkarım!
 
ADAM KARŞILAMAYA ADAM GÖNDERİRLER
 
Timur Akşehir'e gelince,  kendisini karşılamak üzere kasabanın önde gelenleri Nasreddin Hoca'yı görevlendirmişler.
 
Hoca, Timur'un karşısına gelip:
 
-Hoş geldiniz, demiş.
 
Timur, Hoca'dan pek hoşlanmamış, kasabanın önde gelenlerine dönüp:
 
-Beni karşılayacak bir adam bulamadınız mı? diye sormuş.
 
Hoca bu aşağılamaya dayanamayarak:
 
- Adam karşılamaya adam gönderirler, demiş. Kasabalılar da sizin için beni münâsip gördüler.
 
Söz hazır fıkralardan açılmışken, Nasreddin Hoca'nın fıkralarının büyük bir bölümünde onun en yakın arkadaşı rolünü üstlenen eşeğini de unutmamak gerekir. Anadolu kültüründe eşek; acıya, sıkıntıya, dayağa, açlığa katlanışın en yaygın simgesidir. Bundan dolayı da; Anadolu halkının yaşam biçimini, alay ve eğlenme şekillerini, övgü ve yergi becerisini dile getiren Nasreddin Hoca'nın, eşeğine ters binmesiyle ilgili olarak  farklı anlatımlar mevcuttur. Konuyla ilgili olarak halk arasında anlatılan bir hikâyeyi hatırlayalım şimdi de:
 
Bir cuma namazı çıkışında evine gidecek olan Hoca, cami kapısında bekleyen emektar eşeğine ters biner. Şaşkınlık içindeki cemaatten komşusunun biri dayanamaz,  hoca'ya bunun nedenini sorar. Hoca da:
 
- Düz binip önünüze geçseydim size sırtımı dönmüş olurdum, sizi öne alsaydım ben arkada kalırdım, der.
 
Benzer bir hikâyede ise, Nasreddin Hoca'nın öğrencileri ile yolda giderken eşeğine ters binmesi, kendisinden ibret alınmasına olanak tanıyor. Hoca'nın " Sizin benim enseme bakmanızdan ya da benim sizin ensenize bakmamdansa yüz yüze gidelim, daha iyi." deyişi "Eşeğe ters biniyorum ki, arkamızın güvenliğini gözetleyebileyim." anlamına geliyor.
 
Yıllardır alışkın olduğumuz, eşeğine ters binmiş Hoca Nasreddin figürünün mesajı hakkında farklı değerlendirmeler de yapılmıştır. Bu değerlendirmelerin bir kısmında, adı geçen figür, yalnızca Hoca'nın bilinçli olarak yaptığı bir şakadan ibârettir. Değerlendirmelerin  bâzılarında ise, "eşeğe ters binme" cezâ anlamına gelmektedir. Eski toplumlarda yüz kızartıcı suçlar işleyenlerin, kadı veya yargıç kararıyla eşeğe ters bindirilerek toplum içinde gülünç duruma düşürülmeleri sûretiyle ıslah edilmeleri söz konusudur. Konuyla bağlantılı olarak bir başka kaynaktan yola çıkıldığında, benzer örneklerden biriyle karşılaşıyoruz:
 
Çaylak lâkabıyla anılan ünlü Osmanlı mizah yazarı Mehmet Tevfik'in Hazine-i Letaif adlı eserinde anlatıldığına göre: Hoca, Kadı ile sohbet ederken içeriye yalancı şâhitlik etmiş bir suçlu getirilir. Kadı: "Herifi merkebe ters bindirüb şehri dolaştırmak lazım gelir."  der. Cezâ, mahkeme kapısında o an hazır olduğundan Hoca'nın eşeği ile uygulanır. Ertesi gün yine aynı suçlu getirilir, kadı adam göndererek Hoca'dan eşeğini ister. Hoca da "Varınız kadıya söyleyiniz, ya bu sanattan vazgeçsin, yâhut ihtiyâten yanında bir merkep bulundursun.' diye haber yollar. (12)
 
Nasreddin Hoca fıkraları, olağan şeylerde gizli olan mizahî yanın tersten okunarak belirginleştirilmesinden oluşur. Eşeğine ters binen Nasreddin Hoca imgesinin yeniden yaratılan görüntü olarak dünyayı farklı yerlerden yorumlamanın, yaşamı tersinden okumanın ve eleştirel bakışın sembolü olduğunu söylemek mümkündür. (13)
 
TERSİ BİLİNMEZSE DOĞRUSU ANLAŞILMAZ
 
Nasreddin Hoca'nın nüktedanlığını bilenler, zaman zaman  ona takılmadan edemezlermiş. Günlerden bir gün, Hoca'ya takılmak isteyen biri kendisine sormuş:
 
-Hocam, burnun ne tarafta?
 
Hoca, hiç tereddüt etmeden elini başının arkasına götürüp ensesini göstermiş, adam şaşırmış:
 
-Aman Hocam, ne yapıyorsun? Ben burnunu sordum, sen enseni gösteriyorsun? Bu işte bir iş var, demiş.
 
Hoca, bilgece bir tavırla:
 
- Bir şeyin, demiş, tersi  bilinmezse doğrusu anlaşılmaz...
 
Yukarıdaki fıkra, Nasreddin Hoca'nın eleştirel bakışını nasıl da güzel örnekliyor, öyle değil mi?
 
Buradan yola çıkılarak denilebilir ki: eşeğe ters binme konusu, ya Nasreddin Hoca'nın hayata eleştirel bakışını simgeleyen esprilerinden biridir ya da ona karşı olanlar tarafından hâfızalarda bir suçlu olgusu yaratabilmek için böyle bir fıkra üretilmiştir. Hangi ihtimâl geçerli olursa olsun, bizim Nasreddin Hocamızın o fotoğrafı, zihinlerimizde ve gönüllerimizde çağrışımlar yaratan izler taşımaktadır.
 
Hazır sırası gelmişken, eşek temasının yer aldığı bir başka fıkrayla Nasreddin Hoca'nın diyarlarında gezinmeye devam edelim:
 
Bir gün Hoca gözlerinden rahatsızlanmış. Her şeyi çift görmeye başlamış. Dönemin yöneticilerinden biri bunu öğrenince Hocaya takılmadan edememiş:
 
-Efendi, demiş, eskiden tek gördüğün şeyleri şimdi çift görüyormuşsun. Eskiden bir eşeğin vardı, şimdi iki eşeğin oldu. Hadi bakalım, artık zenginsin!..
 
Hoca bu, alayın altında kalır mı hiç?
 
Adamın gözlerinin içine bakarak:
 
-Evet, demiş, öyle oldu. Eskiden sizi iki bacaklı görürdüm, şimdiyse dört bacaklı görüyorum. Tıpkı eşeğim gibi...
 
Tüm bunların yanında, kültürel hâzinelerimizin en kıymetlilerinden sayılan pek çok atasözü ve deyimin, kökenini Nasreddin Hoca lâtifelerinden aldığını bizlere hatırlatan örnekler üzerinde durmak da gerekiyor. Düşünsenize bir kere: "Parayı veren düdüğü çalar.", "Dostlar alışverişte görsün", Yorgan gitti, kavga bitti", "Damdan düşen bilir damdan düşenin hâlini", "Ye kürküm ye", "Acemi bülbül bu kadar öter", "Ayaklarını sıcak tut, başını serin", "Vermeye gönlü olmayan ipe un serer" ve "Al abdestini, ver pabucumu" gibi dilimize yerleşmiş sözlerin hepsi de Nasreddin Hoca'nın esintilerini taşıyor. Edebiyatımıza anlam katan bu değerler, kaynağını engin denizlerden alan akarsulara benziyorlar. Nasreddin Hoca kaynağının, kıvrımlarıyla enginlere açılan kolları her biri...
 
Nasreddin Hoca'yı algılayabilmek ve doğru olarak anlayabilmek için, öncelikle onun kültürümüze mirâs olarak bıraktığı nükteleri, fıkraları, hikâyeleri keşfetmeye çalışmak gerekir. Bir kâşifin daha önceden bilmediği diyarları özenle, derinlemesine keşfetmesi kadar anlamlıdır bu durum. Cümlelerin içine gizlenmiş mecâzi anlamları, espriyle karışık verilmek istenilen mesajları ve karşısındakileri kırmadan onları tatlı tatlı yönlendirmeyi hedefleyen öğütleri, tıpkı  bir sâhil kenarında  keşfedilmeyi bekleyen, kumlar arasına gizlenmiş zarif deniz kabuklarını andırır. Özenle seçilerek ayıklanmayı, titizlikle incelenmeyi diler.
 
Batı edebiyatında, "Hayatın manâsını mizahla yorumlayan bir hikmet eri" olarak tanımlanan Nasreddin Hoca; haksızlıklara, kötülüklere, aksaklıklara dâimâ sevecen yönüyle yaklaşır. İdârecilerin zulümlerine kendi üslûbuyla karşılık  verir. İnsanları kırmadan, onlara bağırıp çağırmadan sürdürdüğü iletişimleri, inceliklerle örülü gülümseyişlerimizin nedenidir. Gülümsetirken düşündürür; düşündürürken sorgulama kapasitemizin alabildiğine genişlemesi için aydınlık kapılar açar bizlere. O, insanî yönümüzün en büyük temsilcisidir. Becerikli, çalışkan ve hareketli yapısı dikkat çekicidir.  Yeri gelir; odun keser, hayvan yükler, buğdayını değirmene götürür, eşeğiyle pazara çıkar, alışveriş yapar, imamlık ve kadılık görevlerini yürütür, dâvetlerde hazır bulunur. Düğünlerde, üzüntüde, sevinçte hep o vardır. Kânunlara son derece saygılı, yıkıcı değil yapıcıdır. Sabırlı ve hoşgörülü yapısı hayranlık uyandırıcıdır.  Fakir olmakla birlikte helâl kazanç için didinir, durur. Çapkınlığa, ahlâksızlığa, iffetsizliğe yönelik fıkraları yoktur. Fıkralarının sonunda, ahlâk, âdet ve terbiye ölçülerinin dışına çıkılmaz. 
Özellikle son zamanlarda bâzı Nasreddin Hoca fıkralarının onun hem şahsiyetiyle hem de üstlendiği misyonla bağdaşmadığı görülmektedir. Bu nedenle, asırlardan bu yana gönlümüze taht kurmuş Hocamızın, varlığının zedeleyici unsurlardan uzak tutularak gelecek nesillere sevdirilmesi büyük önem taşımaktadır. İşte bu nedenle, içinde Nasreddin Hoca'nın adının geçtiği her fıkraya,  mutlaka "Anadolu kültürünün nüktedan bilgesi" ne âit olduğu düşüncesiyle bakılmaması  ve bu konuda ince eleyip sık dokunması büyük önem taşımaktadır.
Buna göre; 13. yüzyılda yaşadığı, medrese eğitimi aldığı, hocalık ve kadılık görevlerini yürüttüğü, ilim ve irfanla dolu olan kişiliğiyle halk ve aydınlar arasında saygınlık kazandığı bilinen; kendi coğrafyamızın dışında diğer coğrafyalarda da çok sevilen ve sayılan Hocamızı, sağduyumuzu kullanarak ve algılarımızın çizeceği incelikli yolları izleyerek değerlendirmek, sanırız en mantıklısı olacaktır.
"Necip Fazıl Kısakürek'in ifâdesiyle: Nasreddin Hoca ancak “his idrâkı” ile anlaşılabilecektir. Böylece onu  yeniden keşfetmek mümkün olacaktır.
Onun yüksek zekâsının ürünleri olan fıkralarının içlerine gizlenmiş anlamları algılayabilmek,  bir anlamda bir dalgıç gibi derin okyanuslara dalarak, orada saklı kalmış inci tanelerini büyük bir sabırla bulup çıkarmakla eşdeğerdir. Her ikisi de akıl ve gönül birlikteliği sâyesinde elde edilecek mucizevî  sonuçları işaret eder.
Tam da bu noktada, "Nasreddin Hoca'nın fıkralarını gerçeklerinden nasıl ayırt edeceğiz?" sorusu geliyor aklımıza. Sorumuzun cevabına Eğitimci  ve Nasrettin Hoca Uzmanı Şükrü Kurgan tarafından kaleme alınan "Nasreddin Hoca Fıkralarında Türk Halk Yaşayışının İzleri" adlı kitapta rastlıyoruz. Her ne kadar bir fıkranın Nasreddin Hoca'ya âit olup olmadığı tam olarak tespit edilemese de, en azından fıkraların  Nasreddin Hoca ile uyuşup uyuşamayacağı adı geçen kitaptaki ölçütler esas alınarak belirlenebilir.
 
Konuyla ilgili olarak, bazı noktaların üzerinde durmak bizlere küçük ipuçlarını sunacaktır.
 
Şöyle ki:
 
 *Nasreddin Hoca fıkralarında amaç espri/şaklabanlık değildir. O, hiçbir zaman böyle bir amaçla ne düşünür, ne de olay hazırlar. Onun anlattığı olaylar bizzat hayatın içinden alındığından, yaşanması muhtemel olmayan olaylardan bahseden fıkralar Hoca'ya âit olamaz.
 
*Fıkralar, Nasreddin Hoca'nın yaşadığı 13.yüzyılın, tarihsel ve toplumsal yaşantısına uygun olmalıdır. Bu nedenle çağdaşı olmayan Timur ile kendisini aynı olay/konu içinde gösteren fıkralar Hoca'nın değildir.
 
* Hoca, cimriliği hiç sevmeyen  yapısıyla bilindiğinden, onu cimri olarak gösteren fıkralar Hoca'ya âit değildir.
 
*Nasreddin Hoca'yı ahmak ve budala gibi gösteren fıkralar onun değildir. Buna karşılık bir sıkıntıdan kurtulmak veya  bilinçli olarak zekânın  gizlenmesi amacıyla anlatılan fıkraların ona âit olabileceği söylenebilir.
 
*Hoca'yı mal-mülk sâhibi, kölesi ve câriyesi olan biri gibi gösteren fıkralar onun değildir. Bu, ömrü boyunca yoksulluk içinde yaşadığı bilinen Hoca'yla bağdaşmayan bir durumdur.
 
*İçinde çapkınlık, iffetsizlik ve kadın ihâneti olan fıkralar ona âit değildir.
 
* Anadolu insanının ve Türk kültürünün temsilcisi olan Nasreddin Hoca, fıkralarında da yine kendi kültürünün inceliklerini yansıtır. Bu nedenle, farklı kültürlere âit özelliklerin Hoca figürü aracılığıyla anlatıldığı fıkralar onun değildir.
 
* İçinde ikiyüzlülük, dalkavukluk, çıkarcılık olan ve Hoca'yı büyük bir devlet adamı vb. nin emrinde gösteren fıkralar Nasreddin Hoca'yla bağdaşmaz.
 
* Sarhoşluk ve içki temalı fıkralar onun değildir. Çünkü Hoca, içkiyi günah sayan müslümanların temsilcidir.
 
* Hoca'yı sorunları kaba kuvvetle çözen bir şahsiyet olarak gösteren fıkralar, ona âit değildir; çünkü o, çıkmaza girdiğinde kol kuvvetinden değil, aklından güç alarak çözüme ulaşır.
 
*Nasreddin Hoca güçsüz, yoksul ve kimsesiz insanların simgesidir. Bu nedenle dik başlı ve dilediğini karşısındakine zorla yaptıran bir kişilik olarak yansıtıldığı fıkralar onun olamaz.
 
* Hoca için tasavvufî konular kutsaldır ve ulu orta konuşulamayacak kadar  değerlidir. O, fıkralarında bunlardan doğrudan bahsetmek yerine, mutasavvıf olarak sürdürdüğü yaşamındaki tasavvuf anlayışını ortaya koymayı tercih eder. Kerâmet gösterilerini onaylamaz ancak kerâmetlere inanır. Bu nedenle, bu tarz hassas konuları açık seçik anlatan fıkralar ona âit değildir.
 
*Nasreddin Hoca'nın fıkralarında sövmek, aşağılamak, karamsarlık, kötümserlik, umutsuzluk ve korkuya yer yoktur. O,  gülen yüzüyle, yüreklere dâima sabah güneşinin sıcaklığıyla doğar.
 
*Eğer bir fıkra uzunsa, anlatılması dakikalar alıyorsa o fıkra Hoca'nın değildir. Çünkü o, kısa anlatımlarla, uzun ve derin mesajlar verme ustasıdır.
 
* Özeleştiri, Nasreddin Hoca fıkralarının vazgeçilmez niteliklerinden biridir. Hoca, kendisini acımasızca eleştirebilecek kadar özgüvenlidir.
 
*Hoca'nın fıkralarında, tembellik, hazıra konma, dışa önem verme gibi niteliklere yer verilmez. O, fıkraları aracılığıyla kendi nefsini eğitirken, aynı zamanda okurlarının nefis eğitimlerini de mânevî varlığı sâyesinde başlatmış olur.
 
*Nasreddin Hoca'nın fıkralarında sağlam bir sağduyu ve mantık hâkimdir.
 
Tüm bu nitelikler; zaman ve mekân kavramlarını aşarak, yüzyıllar öncesinden yüzyıllar sonrasına öğretici ve eleştirel yanıyla seslenmeyi başaran Nasreddin Hoca'yı, gözlerimizin önünde canlandırmamıza olanak tanıyor. Kültürümüzün ve mizah edebiyatımızın mihenk taşlarından biri olan Hocamız, güler yüzüyle bizleri selâmlarken, özünde gözyaşı olan fıkralarını bilgece bir tavırla aktarıyor bizlere. Anadolu insanının bağrına taş basan karakteri sâyesinde, bu fıkralara ağlamak yerine güldüğünü söylüyor.  Ardında bıraktığı, her biri ışıltılı birer yıldızı andıran nükteleri, fıkraları, hikâyeleri aracılığıyla  toplumun aynası olduğunu yineliyor. Öyle bir ayna ki o: yalnızca aksayan yönlerle alay etmiyor; aynı zamanda  ezilen halkın yöneticiler karşısındaki korkaklığını, çaresizliğini, toplumdaki ikiyüzlülüğü, yüreksizliği, sahteciliği ve cehâleti parlak şekilde yansıtıyor.
Çağlar boyunca, kendi varlıklarıyla Nasreddin Hoca'yı özdeşleştiren insanlar, onun toplumsal kişiliğinde bir yandan ezenlerle alay ederlerken, diğer yandan kendileriyle alay edebilmeyi öğreniyorlar. Üstelik, toplumsal çöküntünün yaşanmasında, kendilerinin de payları olduğu gerçeğini büyük bir olgunlukla kabul ediyorlar. Bu da, Nasreddin Hoca'nın aslında toplumun hemen her kesiminin öğretmeni olduğunu bizlere bir kez daha hatırlatıyor.
 
Nasıl olmasın ki?
 
Nasreddin Hoca'nın karısı, çocuğu, komşuları, kendisine akıl danışmaya gelenler, Akşehir delikanlıları, evine giren hırsızlar, onu çok uğraştıran dilenciler, halkı ellerinden kurtarmaya çalıştığı Moğol hükümdarları ve tabi ki hayatı boyunca yaşadıklarının  en büyük şâhidi olan çilekeş boz eşeğiyle o, insanımızın ta kendisi oluyor. İnsanlar onu kendilerinden bir parça, evlerinin baş köşesinde ağırladıkları önemli bir konuk olarak görüyorlar. Hem de, olaylara farklı pencerelerden bakabilen ve gördüklerini, gülümsetirken düşündürerek  karşısındakilere anlatabilen çok özel bir konuk...
 
Bireysellikten sıyrılarak "biz" olabilme bilinciyle etrafına saçtığı incelikler, Nasreddin Hoca'yı farklı ve özel kılıyor. O, tek tek bireylerle değil de, toplumun geneliyle uğraştığından, söyleyişleriyle "bütün" içindeki eğrilikleri hicvediyor. Onları doğruluklarla değiştirme yolculuğunda, görünürde yanlışlıklarla donatılmış bir yolu kullanmayı tercih ediyor. Bir başka deyişle: Tersinden giderek, doğruları işaret ediyor. Barış yanlısı ve iyimser bakış açılarıyla ne olursa olsun iyiye, güzele ve doğruya yönelişin bayrağını her dâim elinde  tutuyor.
 
Gökkuşağının tüm renklerini benliğinde toplamış, çok yönlü bir halk filozofu olan Nasreddin Hocamız; hazır cevap kişiliği, kıvrak zekâsı ve espri yeteneğiyle kültür tarihimizin fıkra kişileri arasında  belki de dünyada en çok tanınan ve sevilen büyük bir dehâ olarak Türk-İslâm medeniyetinin; yüreği aydınlıklarla dolu gönül insanlarından biri olarak karşımıza çıkıyor. Aklını, kalbine katarak sonsuz iklimlerin nimetlerini okurlarına armağan etmeyi sürdürüyor.
 
Kalem, Nasreddin Hoca gibi büyük insanların mânevi varlıklarını yanıbaşında hissettiğinden  olsa gerek,  kâğıdın karşısında saygıyla ve minnet dolu duygularla eğiliyor. Toplum olarak; onların çağlar ötesinden bugüne ve geleceğe seslenişlerini derinlerden algılayabilmeyi diliyor. Okuma ve araştırma gayretleriyle, bilinçli şekilde dolu dolu yaşayabileceğimiz günlerin özlemini duyarken, ancak bu sâyede Nasreddin Hoca başta olmak üzere mizahımıza, edebiyatımıza ve kültürümüze ışık tutan nice değerin hak ettikleri derecede anlaşılabileceklerine dâir duyduğu güçlü inançla yoluna devam ediyor...
 
KAYNAKÇA:
 
(1) Ferit Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat, Aydın Kitabevi Yayınları, Ankara 1993
(2) Füsun Özbilgen,  RIFAT ILGAZ-Acıları Gülmeceye Dönüştüren Yazar, Skylife, Şubat 1993
(3) Mehmet Bayrak, Halk Gülmecesi, 1.Baskı, T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 2001
(4) Aziz Nesin, Cumhuriyet Dönemi Türk Mizahı, Geliştirilmiş 1.Baskı, Adam Yayınları, İstanbul 2001
(5) Pertev Naili Boratav, Nasreddin Hoca, Islık Yayınları, İstanbul 2014
(6) Yusuf Çotuksöken, Anadolu ve Dünya Bilgesi Nasreddin Hoca ve Fıkraları, Toroslu Kitaplığı, İstanbul 2003
(7) Dr. Mustafa Duman, Nasreddin Hoca ve 1555 Fıkrası, 1.Baskı, Heyamola Yayınları, İstanbul 2008
(8) S.İ. Aralov, Bir Sovyet Diplomatının Türkiye Hatıraları I, ( Çev: H. Ali Ediz), Cumhuriyet Kitapları, İstanbul 1997
(9) Marie Christine Bornes-Varol, "Osmanlı İmparatorluğu'nda Yahudi Cuha", "Doğuda Mizah" (Hazırl. İrene Fenoglio - François Georgion, Çev. Ali Berktay), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2000
(10)  Min Hikâyet-i Cuha, 202 Hikâyet, ( Çev: Halid el-Nuri), İstanbul, (t.y)
(11)  http://nasreddinhocabirgun.blogspot.com.tr/2012/01/cuha-hoca-iliskisi.ht
(12)http://nasreddinhocabirgun.blogspot.com.tr/2013/01/esege-ters-binme-   ceza-m-saka-m.html
(13)  Prof. Dr. Nebi Özdemir, Mizah, Eleştirel Düşünce ve Bilgelik: Nasreddin Hoca, Millî Folklor, 2010,  Sayı 87
 
(*): Ihlamur, Eylül- Ekim 2014, Sayı 23 (Mizah Özel Sayısı)