10 Şubat 2016 Çarşamba



                                                            BİRİCİK*   
 
      Akşamın karanlığı çökmek üzereydi. Tevfik Bey, sabah gittiği köyden ancak dönebilmişti. Evinin kapısını  biraz çekinerek çaldı. Kapıyı açan Zeynep Hanım, tam eşine “Hoş geldin” diyecekti ki, birden gözü Tevfik Bey’in elinden tutmuş olan küçük çocuğa ilişti. Çocuğun üzerinde eski püskü pâzen bir elbise vardı. Eşine şaşkın ve sorgulayan gözlerle baktı. Tevfik Bey:

     “Zeynep, eğer bu küçük kıza bakarım dersen berâberce içeriye girelim. Yok olmaz bakamam dersen,  o zaman köye geri dönüp onu bulduğum yere bırakayım.” dedi. Sonra, eşine doğru eğilerek fısıltıyla:

     “Çocuğun bakacak kimsesi yok” diye ekledi.

    Zeynep Hanım, bir an için ne diyeceğini bilemedi. Şaşkınlığını atlatıp, kendini toparlamaya çalıştı. İşin ciddiyeti ortadaydı. Kendilerinin biri erkek, ikisi kız olmak üzere zâten üç çocukları vardı. Onlarla ancak başa çıkabiliyordu. Kirâda oturuyorlardı oturmasına ama maddî durumları fenâ sayılmazdı. Ancak her şey maddiyatla halledilmiyordu ki! Bir çocuğun sorumluluğunu almak kolay şey miydi? Hele de söz konusu olan küçücük bir kız çocuğuysa, iş kendiliğinden daha da zor bir hâl alıyordu. Başladı dizlerini dövmeye:

      “Vah,vah, vah! Ne yapacağım ben şimdi? Hep kafana estiği gibi davranıyorsun Tevfik Bey! Hiç beni düşünmüyorsun!”

      Tevfik Bey, elinden sıkıca tutmuş üç yaşlarındaki küçük kız çocuğuyla kapıda bekliyor, eşini sâkinleştirmeye çalışıyordu:

     “Zeynep, sâkin ol! Bu çocuğu nasıl bulduğumu, neden buraya getirdiğimi anlatınca emînim ki  bana hak vereceksin. Bakamam dersen geri götürürüm onu.”

      Kadıncağız yana çekilerek bıkkın bir sesle:

      “Off, off! Girin içeri haydi!” dedi.

    Tevfik Bey, küçük kızla içeri girip sokak kapısını kapattı. Çocuğun ayakları çıplaktı. Tevfik Bey ayakkabılarını çıkarırken, Zeynep Hanım daha da dövünmeye başladı:

   “Bunun başı cılk yara yâhu! Kocaman bitler kaynıyor. Hiç mi görmedin be adam? Her tarafından pislik akıyor. Ne yapacağım ben şimdi? Nasıl temizleyeceğim bu çocuğu? Hepimizi bit saracak! Deli bu adam, vallâhi deli! Deli de ne demek, zırdeli!”

  Zeynep Hanım, kıyametleri koparıyordu. Aslında yüreği şefkat dolu, çocukları çok seven bir kadındı. Öyle olsa bile, Tevfik Bey’in bu düşüncesizliği onu çileden çıkarmıştı. Haksız da sayılmazdı hani. Eğer bu kızın evde kalmasına izin verirse, bütün sorumluluğun kendisinde olacağını adı gibi biliyordu. Kocası, sabahları erkenden işine gider, akşama kadar  köy köy dolaşırdı. Kadastro memuru olmak hiç de kolay değildi doğrusu. Hâliyle evin ve üç çocuğun bütün yükü, Zeynep Hanım’ın üzerindeydi. Tevfik Bey,  akşamları yorgun-argın eve dönünce, eşine ne kadar yardımcı olabilirdi ki?..

   Küçük kızı, o gün görev için gittiği köylerden birinde tanımıştı. Köyün daracık, eğri büğrü, taşlı topraklı sokaklarından birinde  iş arkadaşlarıyla beraber yürürlerken, sokağın kenarında bir taşın üzerine oturmuş küçük bir kız çocuğunun  sessiz sessiz ağladığını fark etmişti. Arkadaşlarına, “Siz yavaş yavaş yürüyün, ben size yetişirim.” diyerek çocuğun yanına gitmiş, başını okşamıştı. Öyle tatlı, öyle mâsumdu ki! Okşanmayı hiç bilmeyen küçük kız, adamın bu tavrı karşısında önce korkuyla başını geri çekmişti. Daha sonra kıza adını sormuştu Tevfik Bey. Ürkek ve kısık bir ses tonuyla adının Biricik olduğunu söylemişti çocuk. Sonrasında Tevfik Bey, çocuğa neden ağladığını birkaç defâ sorduysa da, ondan hiç cevap alamamıştı.

    Köy yerinde insanlar genelde birbirlerini tanırlar ve kadın erkek ayırımı yapmadan yabancılarla bile kırk yıllık dostmuş gibi konuşurlar. Tevfik Bey, işi gereği köyleri ve köylüleri çok iyi tanıdığından bunu gâyet iyi biliyordu. Bundan dolayı kapılarının önünde konuşan birkaç kadına, küçük kızın kim olduğunu ve neden ağladığını sormaktan çekinmedi. Kadınlar, çocuğun hem öksüz hem de yetim olduğunu, amcasından başka da kimsesinin olmadığını söylediler. İşin acısı, yengesi çocuğu istemiyor, kar kış demeden akşam saatlerine kadar onu böyle kapı önüne bırakıveriyordu. Ancak komşular çocuğa acıyıp da yemek verirlerse, yavrucağın karnı doyuyordu. Yoksa devamlı ağlayıp duruyordu. Anlatılanlar karşısında, Tevfik Bey’in gözleri dolmuştu. Kadınların önünde ağlamamak için kendisini zor tutuyordu. Yüreği dayanmıyordu böyle şeylere işte, ne yapsın!

    Tevfik Bey hemen çocuğun amcasını kahvehâneden çağırtıp konuştu. Adam köyde karısıyla birlikte yaşıyordu ve yaşantılarını çoğu zaman yarı aç yarı tok olarak sürdürüyorlardı. Yuvasının bu çocuk yüzünden yıkılmasını istemiyordu. Ne yapacağını bilmez, çâresiz bir hâldeydi o da. Tevfik Bey, adama:

   “Eğer bana güvenir de Biricik’i verirsen, onu kendi çocuklarımla birlikte büyütürüm.” deyivermişti. Bunun üzerine adamcağızın gözleri parlamış:

    “Aman beyim, sen bana bu iyiliği yap, ömrün boyunca kulun-kölen olurum senin” diyerek Tevfik Bey’in elini-eteğini öpmelere kalkmıştı.

     “Tamam, tamam” demişti Tevfik Bey. “Sen çocuğun eşyâlarını hazırla. Akşama doğru eve dönerken gelip onu alacağım. Şimdi birkaç tarlada daha ölçüm yapmamız gerekiyor.”

     Biricik'in amcası âdetâ havalara uçarak cevap vermişti:
 
     “Olur beyim!”

    Arkadaşlarına yetişen Tevfik Bey, durumu onlara da anlattı. Hepsi çoluk çocuklu, görmüş geçirmiş adamlardı. Duygulandılar ama yine de: ”Oldukça çekinceli bir işe kalkışıyorsun Tevfik Bey” diyerek arkadaşlarını uyarmaktan da kendilerini alamadılar.

    Tevfik Bey’in de içi pek rahat değildi. Fakat hiçbir şey, buz gibi kış mevsiminde ayakları çıplak ve soğuktan morarmış, üstü başı perişan hâlde ağlayıp duran bu küçük kız çocuğundan daha önemli değildi ki! Sonra, nasılsa kocaman evlerinde ona da bir yer bulurlardı. Sofralarına bir tas çorba fazladan koyamayacaklar mıydı? Hem hanımı da melek gibi kadındı. O da kıyamazdı bu çocuğa. Hangi ana kıyabilirdi ki?..

    Dönüşlerinde minik Biricik, yine aynı yerde öylece oturuyordu. Tevfik Bey, Biricik’e amcasının ve yengesinin ellerini öptürttü ve onu kucağına aldığı gibi:

    “Hoopp, haydi bakalım Biricik, cipimize binelim.” diyerek çocuğu cipe bindirdi. Ardından kendisi de arkadaşlarının şaşkınlık ve hayranlık dolu bakışları arasında cipe atladı. Bozuk köy yollarında hoplaya-zıplaya geçen yarım saatlik yolculuğun ardından evlerine vardılar.

   Küçük kız ürkmüş, korkmuş bir hâlde etrafına bakıyor; Zeynep Hanım’ın  oradan oraya koşturuşunu seyrediyordu.

  “Sen burada çocukla dur, ben hemen sobanın üzerindeki güğümü ve leğeni alıp geleyim. Önce ayaklarını yıkayalım.” dedi Zeynep Hanım. Tevfik Bey, karısına ve çocuklarına çok düşkün bir insandı. “Olur,” dedi. Karısını beklerken, Biricik’le konuşup şakalaşmaya çalıştı. Ama küçük kız hâlâ korku içinde Zeynep Hanım’ın yaptıklarını izliyor, çıt çıkarmıyordu.

    Zeynep Hanım, biri çok büyük öteki küçük iki bakır leğenle küçük kızı yıkayacakları odaya girdi. Suyu ılıtmıştı. Önce küçük leğende çocuğun ayaklarının ve bacaklarının kaba pisliğini akıtmaya çalıştı. Temizlenecek gibi değildi. Çocuğun bacakları, üzerlerinde âdetâ kalın bir deri tabakası oluşturan kirden dolayı çatlamış, sertleşmişti. Her ikisi de soğuktan mosmor görünüyordu.

   Kadın önce, büyük leğene ılık suyu doldurdu ve çocuğu leğenin içine soktu. Tevfik Bey, çocuğun omuzlarından tutuyordu. Zeynep Hanım,lif olarak kullandıkları doğal deniz süngerini, kendi yaptıkları yerli sabunla köpürtüp, çocuğun bacaklarını ve ayaklarını bir güzel ovaladı. Biraz temizlendiğine kanaat getirince, küçük kızı yere serdiği temiz bir bezin üzerine aldı ve kuruladı. Tevfik Bey’le birlikte onun küçük  ayaklarına çorap geçirerek diğer odaya geçtiler.

    Zeynep Hanım’ın Biricik yaşlarında bir oğlu, daha küçük yaşlarda da iki kızı vardı. İşi gerçekten çok zordu. Buna rağmen çocuğun hâlini görünce yufka yüreği yelkenleri suya indirmişti. Nasıl olur da onu insafsız yengesinin eline, diğer deyişle sokağa bırakabilirlerdi?

   Küçük kızın bir an önce yıkanması gerekiyordu. Fakat bütün başı çıban içinde olduğundan, başının üzerinde bitler kaynadığından bu konuda çekimser kaldılar. Tevfik Bey, eşine dönerek:

    “Zeynep, en iyisi, başı hâriç tüm vücudunu yıkayalım ve üzerine temiz bir şeyler giydirelim. Başını yarın bir doktora gösterip ona göre ne yapacağımıza karar veririz, ne dersin?” dedi.

     Kadın, olur anlamında başını sallayarak sobanın ısıttığı sıcak odadan çıktı. Az sonra, elinde büyük bakır leğen ve gerekli malzemelerle geri geldi. Leğeni sobanın yanına getirdikten sonra, çocuğu bir güzel yıkadılar. Ona, oğullarının çamaşırlarını ve giysilerini giydirdiler. Başına da temiz bir yemeni bağladılar. Kirli giysilerini de kaynatmak üzere bahçenin bir köşesine bıraktılar.

    Biricik yıkandıktan sonra biraz olsun rahatlamış ve ısınmıştı. Artık o ürkek hâli de azalmıştı sanki. Tevfik Bey ve Zeynep Hanım hemen sofrayı kurdular. Önce küçük oğullarının ve Biricik’in karınlarını doyurdular. Kendileri de yemeklerini yedikten sonra, o akşam yanlarında yeni bir hayata başlayan küçük kızlarının yatağını hazırladılar. Çocuğu öperek ve koklayarak yatırdılar. Küçük kız, yatar yatmaz uyudu.

   “Kir çirkiniymiş meğer.” dedirtecek kadar güzel Biricik’in  yanaklarında pembe güller açmış, mâsumiyetinin aydınlığı yüzüne yansımıştı. Zeynep Hanım, ılık ılık bir duygunun yüreğini kapladığını ve iliklerine kadar yayıldığını hissetti. Annelik içgüdüsüyle, küçük kızı birkaç saat içinde sevmeye başladığını hayretler içinde fark etti. Sevgi böyle bir şeydi işte. Önce azar azar, sonra bir çağlayan gibi akıverirdi insanın içine…

  Ertesi gün, Tevfik Bey ve Zeynep Hanım ilk iş olarak çocuğu doktora götürdüler. Doktorun verdiği ilâçlarla, Biricik’in başındaki yaraların iyileşmesi bir aydan fazla sürdü.

   Birkaç ay sonra saçları uzamaya başlayan Biricik, Zeynep Hanım’ın özenli bakımıyla kilo da almıştı. Yumuk yumuk elleri ve tombul yanaklarıyla öyle şirin bir kız olmuştu ki gören onu okşamadan duramıyordu. Annesi Zeynep Hanım, küçük kızına birbirinden güzel elbiseler dikti. Babası Tevfik Bey, tıpkı diğer çocuklarını olduğu gibi, onu da hiçbir şeyden mahrum bırakmıyordu. Yepyeni ayakkabılar, çoraplar, saç tokaları, aklınıza ne gelirse alıyordu Biricik’e. En önemlisi de sevgisini ve ilgisini veriyordu.

    Biricik, üç kardeşiyle birlikte yaşadığı evde yıllar içinde büyüyüp serpildi. Güzel mi güzel bir genç kız oldu. Annesi, babası ve kardeşleriyle birlikte sıcacık bir yuvanın güzelliklerini yaşadı. Kendisi de eş, anne, hattâ büyükanne oldu. Tüm bunların ötesinde ailesi, dostları ve çevresi tarafından her zaman çok sevilen, sayılan ve aranan bir insan olarak yaşamını sürdürdü.

    Biricik Hanım'ın hikâyesi, insana yaraşır inceliklerin ve duyarlıkların davranışlara yansımasının en çarpıcı örneklerinden biriydi. Kendisini yetiştiren anne ve babası gibi yüreğinin kapılarını herkese sevgi ve şefkatle açarak fedakârca insanlara koşmasının, onun hayatında yarattığı ışıltıların aydınlığıydı.

    (*): IHLAMUR, Şubat 2016, Sayı 39

 

 

 

 

 

  

 

 

 

20 Ocak 2016 Çarşamba




                             BERLİN'DE BİR KONSER GECESİ

       Eski yılın, dünya sahnesindeki yerini yeni yıla teslim edeceği zamana günler kalmıştı. Berlin’de yılın soğuk ama en güzel günlerinden biri yaşanıyordu. Karın o muhteşem beyazı, cadde ve sokakların yanı sıra pek çoğu oldukça eski olan dev binaların çatılarını süslüyordu. Tarihî binaların üzerlerindeki heykeller, baştan ayağa kar içinde kalmıştı. Bu da onlara oldukça gizemli bir hava katıyordu. Soğuktan korunmak için yünden yapılma kaban, atkı, bere ve eldivenlerinden medet uman insanlar, ayaklarının altındaki takır tukur buzdan zeminlere aldırmadan kış mevsiminin güzelliklerini içlerine çekiyor gibiydiler. İlkbahar ve yaz mevsiminde gökyüzünü alabildiğine geniş gülümseyişleriyle kucaklayan güneş, kendini bu defâ biraz daha çekingen tebessümüyle hissettiriyordu.

     “Güneşin varlığı bile yeter.” diye içinden geçirdi İnci. Başını gökyüzüne doğru kaldırarak “Onun var olduğunu bilmek bile, evrene ve biz insanlara yaşama gücü veriyor.” dedi.
 
    Kar tanecikleri, genç kızın siyah gözlerine birer ikişer düşüyor, düştüğü gibi de gözbebeklerinde eriyordu. Tebessüm dolu yüzünde, mutlulukla karışık teşekkür dolu duygular gizlenmiş gibiydi. Genç kız, bu anları kendisine yaşattığı için evrene minnet dolu duygularını sunuyordu.

     Aslında kış mevsiminin soğuk günlerini dünyaya armağan eden Aralık ayında Almanya’ya gelmek pek de akıl kârı değildi doğrusu. Buna karşılık, zorunlu iş seyahatlerinin bir bakıma turistik amaçlara da katkıda bulunacağı düşünüldüğünde, mevsimin herhangi bir öneminin olmayacağı apaçık ortadaydı. İnci de böyle düşünmüştü. Bu nedenle Berlin seyahatini gerçekleştirmek konusunda önce kararsız kalmış olsa da, sonrasında kendisine sunulan olanakları değerlendirmenin en doğrusu olacağına inanarak yollara düşmüştü.

   Yalnızca dört günlüğüne geldiği bu yerde, çalışma programının ve hava koşullarının kısıtlayıcı etkisine rağmen, biraz olsun Berlin’e dâir fikirler edinmeyi başarabilmişti. Kendini bildi bileli amacı “Dünya insanı olmak” değil miydi? Farklı milletleri tanımak kolay değildi elbette, ama imkânsız da değildi. Hiç tanımamak veya bilmemektense, onlar hakkında ucundan kıyısından biraz olsun izlenim edinebilmenin bile insanı geliştirebileceğine inanırdı çocukluğundan beri.

   İnci, gün boyunca oradan oraya koşturup durmuştu. Bu esnada, yeni yılı karşılamaya çoktan hazır olan bir kentle karşılaşmıştı. Berlin’de caddeler boylu boyunca ışıklandırılmış, yıldız ve çam ağacı figürlü süslemelerle donatılmıştı. Noel baba kılığına giren şoförler, caddelerden geçenlere arabalarının içinden sıcacık gülüşleriyle el sallıyorlardı. Geceleri caddelerin ışıltısı, karanlık gökyüzünün etkisiyle bir başka görünüyordu. Süslemelerde kullanılan lambalar bir başka ışıldıyor, binaların üzerlerine dolanmış ışıklı yıldızlar, gökyüzünde bulutların ardına gizlenmiş yıldızlara nispet yaparcasına parlıyordu. Geniş sokaklardaki dükkânların vitrinleri, yeni yılı müjdeleyen renk cümbüşleriyle yoldan geçenlerin gözlerini alıyordu. Özellikle, günışığının yerini gecenin güzelliklerine bıraktığı saatlerde hemen her yerde ışıltılı renklerle parıldayan bir görsel şölen sunuluyordu. Berlin’de kış mevsiminde dükkânlar her ne kadar akşamın erken saatlerinde kapansalar da, sessiz olmakla birlikte, ışık oyunlarıyla şenlenen bir kutlama heyecanı sarmıştı dört bir yanı. Almanlar’ın deyişiyle: Berlin, Chrismas’a hazırdı. İnci,“Yılbaşı kültürü, pek çok Avrupa ülkesinde olduğu gibi Almanya’da da gerçekten çok ayrı bir anlam taşıyor. En azından Berlin açısından düşünüldüğünde âdetâ bir yaşam biçimini andırıyor.” diye düşündü.

   “Buralardaki anlayış ülkemizden oldukça farklı. Bizler, yeni yılı sâdece kutluyoruz; buna karşılık Almanlar, sanki şu an ellerinde tuttukları sıcak şaraplar gibi “Chrismas”ı âdetâ yudumluyor ve içlerine çekiyorlar. Ruhlarına katıyorlar bir bakıma. Üstelik bu kültüre öylesine önem veriyorlar ki, bunu yeni nesillere de aktarıyorlar. Yılbaşı etkinliklerini izlemeye gelenlerin, buralara çoğunlukla çocuklarıyla birlikte gelmelerinden anlıyorsunuz bunu.”

   İnci,ışıklarla dans eden caddelerde yürürken; zar zor bilet bulabildiği yılbaşı konserine geç kalmamak için, tıpkı zihnindeki düşüncelerin birbiri ardına dizilmesi gibi, adımlarını da hızla atıyordu. Birazdan başlayacak konserin heyecanının tüm benliğini sardığını hissediyordu. Senede yalnızca tek bir günde gerçekleştirilen yeni yıl konserine gidiyor olması mıydı bu heyecanının sebebi, yoksa hiç tanımadığı bir ülkede, apayrı bir kültürün izlerini notalar aracılığıyla sürecek olması mıydı? Genç kız bunu tam olarak anlayamadı Ancak birazdan, müziğin evrenselliğini iliklerine kadar hissedeceğini seziyordu.

   Etrafta karlı ve soğuk bir gecenin tılsımlı hâli vardı. Konzerthaus Berlin’in önü ışılışıldı. İnci, konser salonunun bulunduğu alandaki dev çam ağaçlarından, onlara asılmış olan rengârenk ışıklı yıldız ve toplardan gözlerini bir türlü alamıyordu. Konser salonunun bulunduğu geniş bahçede sıcak şarap satıcıları vardı. Onlar da, konsere gelen konuklara kışın dondurucu soğuğunda satış yapmanın heyecanı içindeydiler. Bahçedeki konukların bir kısmı ayakta, bir bölümü ise şarap satışı yapılan alanda bulunan sandalyelere oturarak, büyük bir keyifle şaraplarını yudumluyorlardı. Şarabını bitiren, konser salonuna yöneliyordu. Şık giyimli beyler ve hanımlar, salonun giriş kapısının önünde uzun bir kuyruk oluşturmuşlardı. Soğuk havanın etkisiyle ağızlarından buharlar çıkararak konuşan insanların gözlerinden, birazdan izleyip dinleyecekleri konserin heyecanı okunuyordu.

  İnci için sanatın her dalı çok kutsaldı. Bu, kutsallık oluşturulan eserlerin kökenlerini yaratıcıdan, onun sanatçılara sunduğu ilhamlardan almasından kaynaklanıyordu. Çocukluğundan bu yana hangi sanat dalı olursa olsun, eserlere ve bunları oluşturan sanatçılara karşı büyük bir saygı ve hayranlık duymuştu. Sözcüklerin ve notaların kendi aralarında dans edişlerini deneyimlemeyi çok seviyor; bu sâyede açığa çıkan eserleri her dinleyişinde ruhunun kanatlandığını hissediyordu. İnci, konser salonuna girer girmez benzer duyguların içini kıpır kıpır yaptığını hissetti.

   Genç kız, Berlin Flarmoni Orkestrası gibi dünyaca ünlü bir orkestranın yaratacağı tılsımlı dünyaya girmeye dakikalar kala, girişte kendisine verilen program broşürünü oturduğu koltukta okumakla meşguldü. Öğrendiğine göre ışıltısıyla göz kamaştıran bu tarihi yapı,
1818-1821 yılları arasında Schauspielhaus Berlin adıyla tiyatro salonu olarak inşa edilmişti. II. Dünya Savaşı sonrası konser salonu olarak kullanılmaya başlanmış ve 1994 yılında Konzerthaus Berlin adını almıştı. O günden bu yana, tüm muhteşemliğiyle konserlere gelen dinleyicilere ev sâhipliği yapıyordu.

   Salonda; Beethoven, Mozart, Bach gibi dünyaca ünlü bestecilerin büstlerinin sıralandığı bölüm hayli dikkat çekiciydi. Sarı ışıkların yansıdığı duvarlar aydınlığıyla gözleri kamaştırıyor, insana ayrı bir boyutta olduğu hissini veriyordu. Yüksek tavanlardan sarkan şatafatlı avizeler, kendinizi bir kraliyet ailesinin verdiği yemek davetine katılmış gibi hissetmenizi sağlıyordu.

    Konser salonundaki incelikler ve zarâfet, birer ikişer koltuklarına yerleşen konuklarda da göze çarpıyordu. Hanımlar birbirinden şık etek-döpiyesler giymişler, saçlarını özenle taramışlardı. Beyler ise, farklı ve modern çizgileri yansıtan takım elbiseleri ve kravatlarıyla şıklıkta hanımları aratmıyorlardı. Salonun çıkışında, konukların susuzluklarını gidermeleri için her türlü içkinin yer aldığı geniş bir alan yer alıyordu. Bu alan genellikle, konserler başlamadan önce ve konser aralarında dolup taşıyordu. Hızla içkisini içen, geri dönüp salondaki yerini alıyordu.

   Konserin başlamasına dakikalar kala etraf, şarap ve parfüm kokularının birbirine karışan o garip harmanına teslim olmuştu bile.

   İnci, oturduğu yerde bir yandan elindeki program broşürünü inceliyor; diğer yandan Alman kültürünün insanların davranışlarına yansıttıklarını gözlemliyordu. Modern görünüşlü ama soğuk insanlardı Almanlar. Hâli vakti yerinde olanlar, kendi aralarındaki iletişimleri dışındaki iletişimlere önem vermiyor gibiydiler. Gülümseyerek yanındakilere selâm vermek gibi bir davranışları da hiç yoktu.

   "Biz Türkler sıcakkanlıyız gerçekten. Havasından, suyundan mıdır nedir, yurdumun insanında bir başka sevecenlik var. Eğer şu an ülkemde olsaydım, yakınımda oturan insanlara çoktan selâm vermiş olurdum." diye düşündü İnci.

   Bir an için, çevresinde bulunan insanların soğuk hâlleri, ona Almanya'da Alman gibi davranmak gerektiği fikrini hatırlattı. İlk görüşlerin dâima yanıltıcı olabileceğini, insanların iç dünyalarının keşfedilmesi gereken gizli birer cevher olduğunu biliyordu. Buna karşılık, o dakikalarda nedense, hiç tanımadığı bir ülkede insanlarla yakınlık kurmanın gereksizliğine inanıyordu. Oturduğu koltuğun sağ tarafındaki koltuklar baştan sona dolmuştu. Salonda daha çok orta yaşlı çiftler vardı. Koltuğunun hemen bitişiğindeki soğuk görünüşlü adamın nefesi yoğun şekilde şarap kokuyordu. Sol tarafındaki koltuklar da dolu olmasına doluydu; ancak bitişiğindeki koltuğun sâhibi henüz ortalarda görünmüyordu.

   John Sebactian Bach'ın eserlerinden oluşan konser nihayet başlamıştı. İnci, heyecandan bir an için kalbinin duracağını sandı. Ruhu bir kelebek gibi kanatlanıyor, sanatın sonsuz inceliğine doğru süzülen bir kuş misâli kendinden geçiyordu. Yüzyıllar öncesinden bugüne yansıyanlar, virtüözler tarafından birbiri ardına öylesine büyük bir ustalıkla çalınıyordu ki, tüm dinleyiciler gibi o da nefesini tutmuş,hayranlıkla sanatçıları izliyor ve dinliyordu. Salonun havasının büyüleyiciliğine, notaların zarâfeti karışıyordu.

   Orkestra, ilk bölümdeki eserlerin icrâsını tamamladıktan sonra birkaç dakikalığına sahnede sessiz şekilde beklemeye başladı. Salonda çıt çıkmıyordu. İnci, bu sessizliğin Avrupa'da sanata duyulan saygının açık bir göstergesi olduğunu düşündü. Bu kısacık sürede orkestra şefi kulise gidip geliverdi. Sahneye dönüşünde berâberinde gencecik bir keman virtüözü olan Serge Zimmerman'ı da getirmişti. Konuk sanatçı olarak çağrılan bu gencin üzerinden efendilik, temizlik akıyordu. İnci'nin dudaklarına bir tebessüm yayıldı. "Bizde böylelerine nur yüzlü ya da içinin güzelliği dışına yansımış derler." diye düşündü.
 
   Uzun parmaklarıyla kemanını âdetâ okşayan delikanlı, notalarla dans ediyor gibiydi. İnci içinden:
 
   "Bach bugünleri görseydi, eserlerini gözlerini kapatıp kendinden geçerek icrâ eden bu genç sanatçıyı ayakta alkışlardı." diye geçirdi.

   Konuk sanatçı,kemanıyla bütünleşirken hipnotize olmuş gibiydi. Berâberinde tüm salon da, genç kemancının zarif çalış tarzı ve melodilerin zarâfetiyle hipnotize olmuştu.

  İnci'nin hemen yanı başında boş olan koltuk, konserin ortalarına doğru dolmuştu. Sahnedeki güzellikleri büyük bir dikkatle benliğine katmaya çalışırken, yan tarafına kimin oturduğunu görememişti İnci. Konserin ilk bölümü tamamlanınca salonun yarısından fazlası, kuruyan dudaklarını ıslatmaya gitmişti. Aradan geçen dakikaların ardından konser salonuna dönüşler hızlanmıştı.

   Konserin ikinci bölümü başlamadan önce, İnci sol tarafındaki boş koltuğa birinin oturduğunu fark etti. Başını kaldırdığında seksenli yaşlarında olduğu anlaşılan, uzun boylu, oldukça dinç görünümlü bir adamın kendisine gülümseyerek selâm verdiğini gördü. Ütülü takım elbisesi, cebindeki ipek mendili ve keskin parfüm kokusuyla hayli bakımlı olduğu anlaşılıyordu.

   İnci de yaşlı adamı aynı içtenlikle tebessüm ederek selâmladı.

   "Almanya'da da sıcacık ruhlu insanlar varmış demek." diye düşündü. Genç kızın bakışları bir an için adamın yüzüne kaydı. İnci, içinde çiçeklerin açtığını ve yüreğinin sonsuzlaştığını hissetti. Sanki yakından tanıdığı ve çok sevdiği bir dostuyla karşılaşmanın heyecanını duymuştu.

    Adamın yüzü, genç kızın hayranı olduğu Rus yazar Tolstoy'a çok benziyordu.Uzun sakalı, gür kaşları ve iri yapısı aynıydı. Alnındaki kırışıklıklar tıpkı onun gibi derin düşünceleri olduğunu gösteriyordu. Bu adamın Tolstoy'dan tek bir farkı vardı:Onun gibi öfkeli olduğunu gösteren bir simâya sâhip değildi. Yaşlı adam, güler yüzlüydü. Mimikleri, yumuşak başlı olduğunu gösteriyordu. Sıcakkanlı yapısı etkiliyordu insanı.

    İnci, çoğu zaman çağlar ötesinden kendisine ilham veren Tolstoy'u çocukluğundan beri fotoğraflarından tanımıştı. Gençlik dönemlerinde, eserlerinden öğrenmişti onu. Hayâlinde heybetli, sert mizaçlı, öfkeli bir insan olarak canlandırmıştı. Pek çok büyük sanatçı gibi Tolstoy'un da zaman zaman iletişim sorunları yaşayabilen biri olabileceğini düşünmüştü.

    Ne ilginçtir ki; Berlin'in en önemli konser salonlarından birinde, üstelik bir yılbaşı konserinde, Tolstoy'un bu çağdaki benzeriyle karşılaşmıştı. "İnsanlar çift yaratılırmış" sözünü hatırladı İnci. Genç kız tüm bunları düşünürken konserin ikinci bölümü çoktan başlamıştı. Dinleyicileri apayrı boyutlara sürükleyen tınılar, Konzerthaus Berlin'in ışıltılı salonunda yankılanıyordu. Genç keman sanatçısı, ikinci bölümde de benzersiz icrâsıyla yine herkesi büyülemişti.

    Konserin son bölümüne geçmeden önce kısa bir ara daha verilmişti. Bir şeyler içmek veya hava almak için salondan ayrılanların arasında bu defâ İnci de vardı. Salonun dışında yer alan bölümlerde sanatsal tablolar sergileniyordu. İnsanların çoğunun şarap içmek için diğer tarafta bulunmasını fırsat bilen genç kız, tabloları büyük bir dikkatle inceliyordu.

    Bu esnada birisinin yanına yaklaştığını ve kendisine merhaba dediğini fark etti. Arkasını döndüğünde yaşlı adamı gördü. İnci de, tebessüm dolu bir ifâdeyle merhaba dedi adama. Belli ki yaşlı adam da biraz hava almak için dışarıya çıkmıştı. Yılların çizgileri yüzüne yerleşmiş olsa da, adamın çocuksu bakışları ve güler yüzü insanı etkiliyordu. Genç kız yıllar önce kaybettiği büyükbabasını hatırladı o an. Onun da böyle mavi gözleri vardı diye düşündü, duygulandı. Çok tuhaf bir duyguydu bu. Bu adamda hem Tolstoy'u, hem de fiziksel olarak onunla uzaktan yakından ilgisi olmayan büyükbabasını görmüştü.

   İnci, yaşlı adamla ayaküstü ettikleri sohbette iyice duygulandı. Adamcağız, Alman bir babayla İtalyan bir annenin çocuğuydu. Alman kültürüyle yetiştirilmesine karşılık, Akdeniz insanının özelliklerini de belirgin olarak taşıyordu. Genç kız, yaşlıadamın neden bu kadar sıcakkanlı olduğunu anlıyordu artık. Adam, İngilizceyi kendine yetecek kadar konuşuyordu. Anlattığına göre bir zamanlar iyi bir koro şefiydi. Yıllar boyunca dünyanın çeşitli yerlerine konser vermek için giden büyük bir orkestrada görevliydi. Başarılarıyla adından söz ettiriyordu. Ne var ki kader, bir trafik kazasında karısını ve lise çağındaki kızını ondan almıştı. Yaşlı adam, o günden sonra hayata küsmüş ve uzun zaman kendine gelememişti. Bir çiftlik evi satın alarak inzivâya çekilmişti. Günlerini ve gecelerini hayatı sorgulamakla geçiriyordu. Çok sayıda mistik ve felsefik eser okudu. Gün geldi; tasavvufu keşfetti. Yarasının ilâcını kendinde, özünde buldu. Müziğin evrenselliğini yeniden yaşamına katabilmek için eskiden ailesiyle birlikte yaşadığı Berlin'de küçük bir ev satın aldı.

    Özellikle Konzerthaus Berlin'deki konserleri hiç kaçırmadığından bahseden yaşlı adam, İnci'ye birdenbire "Oldukça derin algıları olan ve inceliklerle dolu bir genç bayansınız siz." deyiverdi. Genç kız bu sözler karşısında utanmıştı. Kendisini büyük bir dikkatle süzen yaşlı adama mahcup bir şekilde teşekkür etti.

    Konserin son bölümü başlamak üzereydi. Salondaki dinleyicilerle beraber İnci ve yaşlı adam da yerlerine oturdular. Orkestra eserleri icrâ ederken, yaşlı adamın oldukça iri olan elleri ve ayaklarıyla sanki orkestrayı yönetiyormuş gibi ritim tuttuğunu fark etti genç kız. Başını yaşlı adamdan yana çevirdiğindeyse, onun gözlerinden sicim gibi süzülen yaşları gördü.

    İnci, konserin coşku ve heyecanının yüreğini sardığı böyle özel bir gecenin sonunda, böyle bir deneyim yaşamak isteyip istemediğinden emin değildi. Olan olmuştu işte. Yumuşacık yüreği, kendini hüznün esintilerine teslim edivermişti. Çantasındaki paketten mendil çıkartarak, yaşlı adama uzattı. Onu bir an için kaybettiği büyükbabasının yerine koydu. Mendili alan adam, yavaşça gözlerini sildi ve genç kızın omzuna dokunarak ona teşekkür etti. Yaşlı adamın tavırlarında, yıllar önce kaybettiği kızına duyduğu sevgiyi bir başka genç insana sunan bir babanın ilgisi vardı. Genç kız saniyeler içinde, derinliklerle dolu bu duyguyu algılamıştı. “Berlin’e gelirken böyle bir gecenin büyüsüyle kendimden geçeceğimi hiç mi hiç düşünmemiştim.” diye geçirdi içinden.

   İnci'yi kendisinden geçiren yalnızca Berlin'de dünyanın en iyi orkestralarından birinin verdiği yılbaşı konserini dinlemiş ve izlemiş olmak değildi. Onu asıl etkileyen, Almanya'ya kısa süreliğine gelip, orada tesâdüfen tanıştığı yaşlı ve yüreği yaralı bir insanın acısını paylaşmış olmaktı. Diller ve kültürler farklı olsa da insanların ruh dillerinin benzer olduğunu, ülkesinden oldukça uzak diyarlarda bir kez daha fark etmesiydi...


(*): Berfin Bahar, Ocak 2016, Sayı 215

 

 

27 Aralık 2015 Pazar




                                  YAZMAK SENİN NEYİNE?*

Yazmayı boş işlerden biri olarak görenler vardır. Böyleleri sıklıkla: "Yazıyorsun da ne oluyor, para mı kazanıyorsun, bir işe mi yarıyor yazdıkların? Boşuna zaman kaybediyorsun." diyerek içinizdeki aydınlık dünyaya karalar çalmayı huy edinmişlerdir. Hattâ bunlar daha da ileri giderler ve sizin, gönlünüzden süzülenleri diğer gönüllerle paylaştığınız edebiyat dergilerini de yererek:" Bunları okuyan var mıdır acaba, benim hayatta okumayacağım şeyler bunlar!" diyerek içsel enerjinize ket vurmaya çalışırlar. İşte siz o zaman daha çok hissedersiniz: edebiyat aşkının her yüreğe lûtfedilmediğini. O aşkın, evrene sığdırılamayacak kadar yoğun ve özel olduğunu. Ancak  edebiyat aşkı sâyesinde, hayatın tüm iniş-çıkışlarına, sevinç-hüzünlerine, siyah-beyazlarına boyun eğerken, gücünüzü yalnızca içinizdeki varlıktan aldığınızı...

Böyleleri bilmezler ki, hayat pusulanızın yönü yazmaya ayarlanmıştır. Yolculuğunuz esnâsında ne zorluklar bekler sizi. Sıklıkla, güneşli günlerinize eşlik eden fırtınalarla boğuşursunuz. Gülümseyen yüzünüzü, gönül bahçenizdeki çiçeklerin yeşerebilmesi için gözyaşlarınız sular. İçinizdeki duyguların etrafa saçılarak, sözcüklerle hemhal olabilmesi için kanayan yaralarınızdan güç alırsınız. Mutluluklar kadar hüzünler çevreler benliğinizi. İyimser yanınız, karamsar yanınızı alt etmek için çırpınır durur. "Dışı seni yakar, içi beni." misâli hayatı yaşadığınız anlar da az değildir hani. Ekmek kavgasına, yaşamın inceliklerini katmaya çalışırsınız. Kaba ortamlara inat, hayâlinizde zarif insan gölgeleri çizersiniz. Dış dünyanın karartılarına küçük yıldızlar kondurarak aydınlıklar yaratmaya çalışırsınız. Yazmayı nefesi sayan kaleminizin zaman zaman yaşadığı durağanlığa hüzünlenir, bunun hep böyle süre(bile)ceği endişesiyle kıvranırsınız. İç sesinizle söyleşmekten uzaklaştığınız anlar, size hayatı zindan eder. Bilirsiniz ki: o sesten gelen titreşimler olmadan siz bir hiçsinizdir. Gerçi siz zâten kendinize, hayatınız boyunca "Hiç" liğini algılamış biri olmayı hedef belirlemişsinizdir. Sizi yaşama bağlayan, O sonsuz varlıkta kaybolup, "Hiç" olmanın güzelliklerini yaşama arzunuzdur.

Tek dileğiniz:  Yaşam serüveninizde,"Hiç" likte, "Her şey" olmayı başarabilmektir.

Edebiyatın güzelliklerini yaşamlarına kat(a)mamış olanlara kızmazsınız aslında. Aksine onların dünyayı yalnızca maddeden ibâret sayan zihniyetlerini şaşkınlıkla gözlemler, onlar için üzülürsünüz. Çünkü bilirsiniz ki: Bir insanın kendini bütünleyebilmesi için hem maddî, hem de manevî değerleri varlığına katabilmesi gerekir. Bu, terâzinin dengesinin sağlanması açısından büyük önem taşır. Tek taraflı ve sabit düşüncelere güçlü şekilde inananların, bu dengeyi kurabilmeleri hayli zordur. İşte bu nedenle anlayamazsınız böylelerini.

Ünlü filozof Epiktetos ne de güzel söylemiş:

"Yürürken çiviye basmamaya, ayağının burkulmamasına nasıl dikkat ediyorsan, aynı şekilde varlığının en esaslı tarafının yani aklının da çarpılmamasına dikkat et! Hayatının her ânında bu kâideye riâyet edersen daha sağlam adımlarla ilerlemiş olursun."

Bu durumda en güzeli, yolunuza  çıkan dikenleri görmezden gelerek yolculuğunuzu tüm zorluklarına rağmen sürdürmenizdir. Varlıkları kucaklayan yüreğinizin, gücünüzün tek kaynağı olduğunun bilinciyle sürdürdüğünüz yolculuğunuz, sizi edebiyat ülkesinin güzellikleriyle karşılaştırmaya devam edecektir.

Edebiyatın çağrışımlar ve anmalar kaynağı olduğu düşünüldüğünde, yaşamlarımızın bir ânını veya yaşadıklarımızı yansıtan dizelerin benliklerimize sunduğu aydınlıkları görmezden gelmek mümkün değildir. Bu görüş açısı, gönül dünyalarımızın duygu silsilesiyle evrilip çevrilmesiyle şekillenecektir elbette.

Behçet Necatigil'in "Şiirlerinde değişik yaşamalar karşısında, bir kadın ruhunun duyarlılığını dile getirdiğini söylediği Hâlide Nusret Zorlutuna'nın  "Benim Gönlüm" adlı şiiri, oldum olası bu duyguları çağrıştırmıştır bana:

"Kimisi diyor ki: "Gönlüm kelebek."
Kimisi: "Benimki kartaldır." diyor.
Bakalım bu şâir ne söyleyecek,
Kaari'm!  Gönlümü bir de bana sor."


"Gönlüm, benim gönlüm... O bir rüzgârdır,
Sonsuz denizlerin ufkunda eser;
Bâzı gün sesinde bir elem vardır,
Yolunda bırakmaz neşeden eser."


"Bâzen de bir çılgın neşeyle koşar,
Alaycı gözlerle süzer hayatı.
Gönlümün her saat başka hâli var:
Bâzen çok yumuşak, bâzen kaskatı."

Edebiyatın,  ezelden bu yana inceliklerin ve zarâfetin mührünü üzerinde taşıyan bir sanat dalı olduğu düşünüldüğünde, bu mührün yazan kalemlere ışık ve önder olduğu gerçeği kendiliğinden ortaya çıkıyor. Onu keşfetmekse,  edebiyat  yolculuğunda önüne çıkan her engeli gülümseyerek selâmlayan ve yoluna  azimle devâm eden kaleme düşüyor.


(*): Eliz Edebiyat, Aralık 2015, Sayı 84

                                    ARAP EMMİ*

   Köy yolu, kış mevsiminin  buzdan  beyazına teslim olmuştu. Rüzgârın uğultusu insanın içini ürpertiyor,  karda ayakları bata çıka yürümeye çalışan köylüleri açıkça uyarıyordu. Belli ki ilerleyen  saatlerde şiddetli soğukla birlikte kar yağışı da artacaktı. Köylülerin kimi, el arabasına yüklediği odunları karda güçlükle taşıyarak evinin avlusundaki kuru alana yığıyor; kimiyse, köyün orta yerindeki çeşmeden doldurduğu su bidonlarını, baştan sona kar ve buzla kaplanmış zeminde kaymadan yürümeye çalışarak evine taşıyordu. Karıncaların çalışkanlıklarının bir benzeri de bu köyde yaşanıyor gibiydi. Aralarında tek bir fark vardı: Karıncalar daha çok yazın çalışırlardı. Anadolu'nun bu küçük köyündeyse, yaşamla olan mücâdele kendisini en çok kış aylarında gösterirdi. Yazın yapılan buğday hasatının ardından sonbaharda toprak bir güzel sürülür, ardından kış boyunca karlara emânet edilirdi. Köyün erkekleri için soğuk kış günleri,  sabahtan akşama kadar köy kahvesinde üst üste çay içilip, sigaranın tüttürüldüğü  zamanlardı. Köylüler çoğunlukla tarlalarının verimlerini kıyaslarlar, hasat döneminde tarlalarından iyi ürün kaldıranlar özellikle ektikleri tohum çeşitleriyle övünürlerdi. Ne de olsa o tohumlukları kendileri seçmişlerdi. Tarlalarından düşük verim alan arkadaşlarına,  öğretmen edâsıyla ziraat dersi verirler, kendilerini örnek almalarını söylerlerdi. Ardından ülkenin hâlinden konuşurlar,  kahvede çıtırdayarak yanan sobanın etrafında oturarak, tüm sorunları bir çırpıda çözerlerdi. Ne var ki, konu dönüp dolaşıp okumaya gelince tamamına yakını oldukça dar görüşlüydüler. Birkaçı dışında çocuklarını  ilkokul sonrasında okutmak isteyen yoktu. Hem sonra, tarlaları ne güne duruyordu? Yıllardır,  baba yadigârı topraklarından iyi kötü ekmeklerini kazanmışlardı. Birkaç nesli daha beslerdi vefâlı dostları. Üstelik kendileri  de yaşlanıyorlardı artık. Topraklarına iyi bakacak ve ekip biçecek gençlere ihtiyaçları vardı. Her birinin çocukları  bunun için biçilmiş kaftandı. Ufaklıklar hele bir okumayı söksünler de, gerisinin önemi yoktu. Hem sonra okuyanın başına tuğ falan da dikilmiyordu. Okuyan işsizlerden olmaktansa, okumadan ekmeğini erkenden kazanır hâle gelmek bu yoklukta en doğrusuydu.

    Kış mevsiminin,  hâneler üzerine yalnızca karı değil, yoksulluğun ve terk edilmişliğin hüznünü de yağdırdığı aylarda, çocuklar köyün öte yanında bulunan birleştirilmiş ilkokula gidebilmek için tabiata  meydan okurlardı. Düşe-kalka ve kol kola okula gitmeye çalışmaları görülmeye değerdi doğrusu. Onlar için binbir güçlüğe bedel olan okul yolculuğu, dışarıdan bakıldığında buruk olduğu kadar şirindi de. Bâzen karlar üzerinde yürüyen öğrencilerden biri yere yuvarlanır, diğerleri kolundan tuttukları gibi düşen arkadaşlarını yerden kaldırırlardı. Kimi zamansa, birbirlerine destek olmak için  kol kola giren iki-üç arkadaştan biri dengesini kaybedince hepsi birden karların üzerinde sürüklenirlerdi. Sonra hiçbir şey olmamış gibi ayağa kalkarlar, birbirlerinin üzerlerini silkeleyip yeniden sıkıca sarılarak yola koyulurlardı.

    Köyün kadınlarına gelince, onlar için de hayat hiç kolay değildi.  Yoktan var etme konusunda ellerine kimse su dökemezdi. Küçük ve eski köy evlerinde, çocuklarına ve kocalarına sıcak bir oda ve karınlarını doyuracak bir kap yemek hazırladıklarında onlardan mutlusu yoktu. Yakındaki ormandan taşınan odunlarla yakmaya çalıştıkları sobayla kimi zaman kavgaya tutuşurlar, o esnada sobayı bir türlü tutuşturmayan ateşle buluşan elleri küçük yanıklarla dolardı. Şehir kadınlarının bakımlı elleri yoktu hiç birinde. En genç olanlarının bile nasırlı, kararmış parmaklarına eşlik eden kırışık derileri dikkati çekerdi. Anaydı onlar, kadındılar. Her şeyden önce insandılar; ama bunu  ne kocaları  ne de gelin geldikleri evin yaşlıları hatırlıyorlardı. Doğrudan şiddet görmeseler de, ruhlarında gizli gizli oluşan fırtınaların  yarattığı şiddeti yalnızca kendileri bilirdi. Tarlaya sürülen sarıkızdan farksız görülürlerdi. Ataerkil düzenin dayattığı bütün geleneklerin baştan sona uygulandığı bu köyde kadınlar, insan olarak yaşamanın ve değer görmenin güzelliklerini  gerilerde bırakmış olarak yaşıyorlardı. Köylü kadınların büyük bir kısmı, bu dağ köyünde çektikleri çilelerin benzerini  çocukları da çekmesinler diye onların okumalarını istiyorlardı. Ellerinden gelse, bilhassa kız çocuklarını, okulu olan diyarlara  bir kuş gibi uçuracaklardı. Kocalarının buna karşı çıkacaklarını bilmelerine rağmen gözlerini karartanları vardı aralarında. Yakındaki ilçeye yatılı olarak gönderdiği kızı yüzünden kayınpederinden dayak yiyen kadınlardan biri buna en güzel örnekti. Aklı yüzyıllar öncesinde kalmış bir aileyle birlikte yaşamak ne kadar da zordu! İnsan hiç istemez mi yavrusunun kendisini kurtarıp, ele güne muhtaç olmamasını? Bu dağ köyünde istemezlerdi. Böyle geldik, böyle gideriz diyen insanlardan oluşan köydeki yaşam, gözü ve gönlü dünyaya kapalı, gelişimi reddeden zihniyetlerin, bir fânusun içindeki zorlu yaşamını gözler önüne seriyordu.

    Genç hekimler olarak, sağlık taraması için köylerdeki evleri tek tek ziyâret ediyor,  gerekli kontrolleri yapıyorduk. Girdiğimiz her ev  bizlere ayrı bir dünyanın kapılarını aralıyordu. Yokluğun, çâresizliğin ve ezilmişliğin izleri soğuk odalarda varlığını gösteriyordu. Buna rağmen, o izler aynı zamanda Anadolu insanının yüce gönüllü ve misafirperver yanını da sıklıkla hatırlatıyordu. Sobanın üzerinde tıslayan çaydanlıktan doldurulan bir bardak sıcak çay, bedenimizle birlikte ruhumuzu da ısıtıyordu. Mahcup köy insanlarının sorunlarını dinlerken ve onlara önerilerde bulunurken, insanlar için bir şeyler yapmanın huzurunu yaşıyorduk.

    Karda güçlükle giden arabamızı yolun kenarına çekerek, evlere yaya olarak ulaşmayı plânlamıştık. Onu ilk defâ, karlı kış günlerinden birinde, birkaç hekim arkadaşla birlikte  o köye gittiğimde tanımıştım. Üzerinde yazlık bir mont ve eski bir pantolon vardı. Oldukça esmer ve kambur bir adamdı. Bize yaşlı ve çökkün görünen ama sonradan daha genç yaşlarda  olduğunu öğrendiğimiz bu adam, ellerinde taşıdığı su bidonlarıyla buz üzerinde büyük bir ustalıkla yürüyordu. Yolumuzun üzerinde bulunan eski, küçük bir evde oturuyordu. Bizi görünce önce orada ne aradığımızı sormuştu. Yüzünde temkinli ve meraklı bir ifâde vardı. Hekim olduğumuzu ve ziyâret amacımızı söyleyince memnuniyet dolu bir ifâdeyle:

   " Hoş geldiniz Beyim! Buyrun geçin bizim fakirhâneye" dedi.

    Aradan dakikalar geçmişti. Arkadaşlarım ve ben,  bize gösterilen odaya girdiğimizde, çıtır çıtır yanan sobanın etrafa yaydığı sıcaklıkla karşılaşınca, soğuktan uyuşan ellerimizi ve ayaklarımızı ısıtabileceğimiz bir yer bulduğumuz için çok sevinmiştik. Adının Arap olduğunu söyleyen adam, bir kadının becerisi ve kıvraklığıyla kaşla göz arasında sobanın üzerine su dolu çaydanlığı koyuverdi. Sonra, yarı mahcup, yarı gururlu bir sesle:

   "Sizleri burada görmek ne güzel." dedi. "Buraya öyle pek kimsecikler uğramaz da, ondan dolayı mektep görmüş insanları görünce  birden heyecanlanıverdim." diye devam etti.

    O anda garip bir şekilde, adamın çok farklı derinlikleri içinde barındırdığını hissettim. Çay suyunun kaynamasını beklerken, ziyâret amacımızı daha geniş şekilde anlattık. O sırada evde yalnız olan adamın gerekli  sağlık kontrollerini yaptık ve  ona önerilerde bulunduk. Kendisiyle ilgilenilmesinden çok memnun olan adam hüzün dolu bir sesle:
 
   "Allah râzı olsun sizden doktorum. Dünyayla ilgili yeniliklere kapalı olan bu köye, böyle bir hizmet getirmeniz bile ne büyük adım, bir bilseniz!" dedi.

   O an içimin burkulduğunu, hüzün duygusunun benliğimi sardığını hissettim. Hayatım boyunca her insanın eşit şartlarda en güzel hizmetlere lâyık olduğunu düşündüğümden midir nedir, ziyâretimizin en başından beri bu köydeki genel yapıdan fazlasıyla etkilenmiştim. Bu çağda, böylesine mahzun bırakılmış, belki de gözden çıkarılmış bir köyün olduğunu bilmek bile son derece üzücüydü.

    Aradan yarım saat geçmişti. Ev sâhibimizin bir çırpıda mutfağa giderek, temizliğiyle göz kamaştıran bir tepsi içinde  getirdiği pırıl pırıl çay bardakları dikkatimizi çekmişti. Biz hekimler böyleyizdir işte. Dilimize almasak da, temizliğe meraklıyızdır. Fazlası değil ama olması gerektiği kadarıyla yiyecekler, eşyalar, mekânlar temiz olmalıdır bize göre. Bağışıklık sistemi için mikroplarla gereğince dost olmakla birlikte, onlardan soyutlanmış bir yaşamın da insanlar için önemine inanırız. Köylülerin tâbiriyle  "Arap Emmi" nin, bir köy adamı olarak oldukça düzenli ve temiz olması hayli ilginçti. Daha önceden, evlerde ve köy kahvesinde ziyâret ettiğimiz adamların hiç birinde böyle bir meziyetle karşılaşmamıştık.

    Tavşan kanı çaylarımızı âfiyetle içerken, bir yandan da Arap Emmi'yle sohbet ediyorduk. Adamın anlattığına göre bir kızı bir de oğlu varmış. Her ikisi de Ankara'da okuyorlarmış. Çok başarılı ve zeki bir genç olan oğlu yatılı bir liseyi kazanmış. Kızıysa üniversitede hemşirelik bölümünde öğrenim görüyormuş. Hanımını da kısa bir süre önce çocuklarının yanına göndermiş. Kadıncağız çocuklarını görmek için, birkaç günlüğüne uzaktan bir akrabalarının evinde kalmaya gitmiş. Bunları anlatırken gözleri dolan Arap Emmi, derinden  iç çekerek:

    "Ah, yavrucaklarım benim! Bu yoklukta babalarının yüzünü kara çıkartmadılar, gayretlerime daha büyük gayretlerle karşılık verdiler, çok şükür. Onlar okusun yeter ki, gerekirse şapkamı satar yine okuturum onları."
     Bu sözler karşısında, boğazımda bir şeyin düğümlendiğini hissettim. Yanımda oturan arkadaşlarımla birbirimize baktık. Onların da gözlerinin dolduğunu fark edebiliyordum. Her baba çocuğunun geleceğini hazırlamak ister belki; ama her baba Arap Emmi'nin içinde bulunduğu şartlarda yaşamıyordur. Üstelik daha da acısı her baba, aydınlık zihniyeti, okumaya ve okuyanlara duyduğu saygı ve ilgi  nedeniyle  içinde yaşadığı toplum tarafından hırpalanmıyordur.  Konuşmasının ilerleyen bölümlerinde, Arap Emmi'nin birkaç defâ, köydeki çocukların okuması gerektiğine dâir düşüncelerini ısrarla söylediği için köy kahvesinde o sırada oturan sözde komşuları tarafından önce hırpalandığını, sonra da dövüldüğünü öğrendik. En yakın komşusu tarafından, kadınları ve çocukları ayartmakla, onların kafalarını saçma sapan düşüncelerle bulandırmakla suçlanmış ve taş yağmuruna tutulmuştu.

    Hem sonra çocuklar okuyup da ne olacaklardı? Başları göğe mi erecekti her birinin? Uyuyan yılanı uyandırmaya ne gerek vardı şimdi?
    İşte, kendisinin anlattığına göre, bu genç yaşında yılların yorgunluğunu yüzünde ve bedeninde taşıyan Arap Emmi, köyde böyle tanınıyordu. Uyuyan yılanları uyandırmaya çalışan bir âsiydi o.

   Duyduklarımız karşısında, hekim arkadaşlarla küçük dilimizi yutacak gibi olduk. Yaşadığımız yüzyılda, hele de eğitim ve öğretim için bilinçlendirmenin hızla arttığı böyle bir dönemde, tüm bu anlatılanlar gerçek olabilir miydi sâhiden?

   Arap Emmi, küçük bir çocuk gibi boynunu bükerek:

   "Doktorlarım biliyor musunuz, bu köyde beni hiç sevmezler. Ellerinden gelse bir kaşık suda boğarlar ya, Allah'tan hepimizin şartları aynı da, herkes  mecburen evine kapanıp kendi işine bakıyor. Eski de olsa dedelerimizden kalma ocaklarımız var burada. Alıp başını gitmek ne mümkün! Belimizi zor doğrultuyoruz her birimiz. Bu yüzden, yarı dost yarı düşman yaşayıp gidiyoruz işte."

   Bardağımdaki son yudumu da bitirdiğimi gören ev sâhibimiz, çayımı tazelemek için yerinden fırladı. O, sobanın üzerinde kaynayan çaydanlıkla meşgulken birden oturduğumuz odanın girişindeki televizyonun üzerinde bulunan kalın bir kitap dikkatimi çekti. Çay dolu bardağı bana uzatırken bakışlarımın kitaba yöneldiğini gören Arap Emmi, televizyonun üzerindeki kitabı alıp bana uzattı. Bir akademisyen tarafından kaleme alınan, kültürümüze âit değerlerin araştırma tezi kıvâmında anlatıldığı bir kitaptı. Kitabı incelerken, bâzı cümleleri anlamak için ikişer kez okumam gerekti. Hayret dolu bir sesle:

   "Bu kitabı siz mi okuyorsunuz Arap Emmi?" diye sordum.

   "Evet doktorum, ben okuyorum. Şuraya kadar gelebildim bak."

   Şerit hâlinde katlanmış bir gazete kâğıdının, kitabın ortalarına doğru araya sıkıştırılmış olduğunu gördüm.

   "Aslında böyle bir kitabı normalde en fazla iki-üç günde bitirirdim ya, şu günlerde hanım da olmadığından bütün işler bana kaldı. Bu yüzden biraz ağır gidiyor."

   Yanımdaki  hekim arkadaşlardan biri şaşkınlık dolu bir ses tonuyla:

   "Gerçekten bu kitabı siz mi okuyorsunuz?" diye benim sorumu yineledi. Arap Emmi, ikinci kez gelen bu tepkiye şaşırmış olmalı ki, başladı anlatmaya:

    "Neden şaşırdınız ki beyim?  Bakmayın siz benim ilkokul mezunu olduğuma, yüreğim ve beynim dâima bilgiye hayran ve açtır. Bunu da bir arkadaştan  aldım. Kitap değiş tokuşu yaparız zaman zaman. O da çok okur. Onun İstanbul'da okumuş bir amca oğlu var. Ara sıra, kendisine postayla kitap gönderir. Arkadaşım da okuduklarını bana verir. Sonra, onunla okuduklarımız üzerinde tartışırız. Hayat görüşlerimiz de  genelde birbirine benzer. O da çocuklarını okutuyor. Zâten köyde ikimiz varız, yavrularını liseye ve üniversiteye gönderen. Diğerleri okumaya çok karşıdırlar. Kızlarını erken yaşta evlendirirler, oğullarını da tarlaya gönderirler. İşte böyle."

    Ağzımız açık, yüreğimiz Arap Emmi'nin aydınlık düşünceleriyle şâha kalkmış şekilde kalakalmıştık. Bilinç düzeyinin ne yüksek okullardan mezun olmakla, ne de olanakların sınırsız olduğu modern ve gelişmiş yerlerde yaşamakla ilgisinin olmadığını bir kez daha anlamıştık.

    Arap Emmi'nin söyleyişlerinde dikkati çeken bir şey daha vardı: Dıştan bakıldığında son derece sıradan görünen bu adam, konuşmaya başladığında dilinden âdetâ bal damlıyor, kelime dağarcığının zenginliği dinleyenleri büyülüyordu. Onun da ötesinde, anlatımında  şiirlerden alıntı yaptığını düşündüren, etkileyici dizeler yer alıyordu. Kendisine bunu sorduğumda, bir kez daha şaşıracağım bir cevapla karşılaşmıştım:

   "Doktorum, konuşmamın doğal hâli bu benim. Aslını sorarsan kendi yazdığım 800 civârında şiirim var. Bunların  küçük bir bölümü,  bizim köyden epey uzakta olan kasabanın yerel gazetesinde yayımlandı. O da, köydeki okulda bir aralar görev yapan Öğretmen Beyin bu konularla ilgili olması sâyesinde olmuştu. Kasabaya şiirlerimi o götürmüştü. Gazeteyi çıkaranlar beğenince istediler onları, ben de verdim."

   "Peki o şiirleri kitap hâline getirmeyi  hiç düşünmediniz mi?"

    "Yok Beyim, ne kitabı? Hem sonra çok da pahalıymış kitap bastırmak. Arkadaş sordurmuştu amcasının oğluna, öyle demişler."

    "Siz yine de bu işin ucunu bırakmayın Arap Emmi. Böyle güzel mesajları olan dizeleri herkes okumalı."

    Arap Emmi, kasabanın gazetesinde yayımlanan şiirlerinden birkaçını getirmek için odadan dışarıya çıkmıştı. Biz, bu asil köy adamına karşı, bir kez daha hayranlık ve saygı dolu duygularla dolup taşıyorduk.

   Dakikalar sonra, elimde tuttuğum gazete küpürlerini okurken sanki Âşık Veysel, Pir Sultan Abdal, Hacı Bektaş Velî ve Mevlâna gibi büyük halk ozanları ve Hak dostlarının  dizelerini okuyormuşum hissine kapıldım.  Arap Emmi'nin şiirlerinin her bir dizesi, benlikten sıyrılma arzusuyla birlikte, aşk ateşiyle yanarak kül olup hiçliğe ermeye, kenetlenmeye ve tek olmaya çağrı niteliğini taşıyordu. Her bir sözcükte, bu fakir köy evinde anlattıklarıyla karşımızda devleşen ama  devleştiği oranda bir buğday başağı gibi eğilerek mütevâzılığın asâletini yansıtan bir adamın gönlünün yüceliği gizlenmişti.  Bir an için karşınızda  herkesten gizlenmiş, belki ne olduğunu kendisi dahi bilmeyen bir "Hak Dostu"nun olduğu hissine kapılıyordunuz.

    Bunların yanında, anlattığına göre Arap Emmi, birkaç yakın arkadaşıyla birlikte saz da çalıyormuş. Kendi aralarında bir bakıma "Âşıklık Geleneği"ni sürdürüyorlar, gönüllerinden dile gelenleri evlerinde düzenledikleri gecelerde atışma şeklinde yansıtıyorlarmış. Bir dağ köyünde, hayatın sırtlarına yüklediği ağır yüklerin yorgunluğunu; bilgiyle, edebiyatla, musîkiyle ve tasavvufla bezeyerek dayanılabilir hâle getirmeye çalışıyorlarmış.

   Akşam saatlerinde, tekerlekleri karları yararak ilerleyen arabamızla kasabaya dönerken, o günün bize kattıklarını düşünüyor ve paylaşıyorduk. Sıra Arap Emmi'ye gelince ben ve hekim arkadaşlarım birdenbire sessizleşiverdik. Bâzen söylenecekler  öylesine  derin ve fazladır ki, sessiz kalmak tek çâredir. Gönlünüz ve benliğiniz dolup taşarken, kelimeler yetersiz kalır. Sanki ağzınızdan tek bir sözcük  dahi kaçırsanız, her şey anlamını yitirecekmiş gibi gelir size. Kendilerini anlatmak için can attığınız insanların, gönül yüceliklerine duyduğunuz saygıdan dolayı, kendinizi sessizliğe sığınmak zorunda  hissedersiniz. Oysa, bu sessizlikte nice çığlıklar gizlidir.

   Bizler de, içimizdeki duygu selinin yoğunluğuna kışın alabildiğine hırçın rüzgârının sesini ve aydınlığını katarak ilerliyorduk. Anadolu'nun, bağrında nice gizli değerler sakladığına  dâir inancımızın daha da güçlendiğini hissederek üstelik.

(*): IHLAMUR,  Aralık 2015, Sayı 37