20 Nisan 2016 Çarşamba



                                                     ARILAR*

     Kenan Bey işine çok düşkün, çalışkan bir mühendisti. Sıklıkla yurtdışında düzenlenen meslekî toplantılara katılıyor, konusuyla ilgili yenilikleri yakından tâkip ediyordu. Uzun boylu, orta yaşlı adamın güneşten kararmış yüzündeki ifâdeden kendine fazlasıyla güvendiği anlaşılıyordu. Ne de olsa yıllardır bu alanda çalışıyordu. Doktora öğreniminin ardından kendi işinin patronu olmayı seçerek yıllar önce küçük bir fabrika kurmuştu. Zaman içinde işlerini öylesine büyütmüştü ki, o küçük fabrika artık hatırı sayılır bir kuruluş olarak yurtiçi ve yurtdışında adından söz edilir hâle gelmişti. Fabrika ortaklarının tamamına yakını akademik kökenli uzmanlardan oluşuyordu. Hepsi de arâzi çalışmasına yatkın, günlerinin büyük bölümünü tarlalarda geçiren mühendislerdi.


     Ayçiçeklerinin bulunduğu geniş arâzi, o sabah önemli konuklarını ağırlıyordu. Almanya'dan gelen Profesör  Hansman ve karısı, iş ortaklığı yaptıkları tohumculuk firmasının davetlisi olarak Türkiye'ye gelmişlerdi. Fabrika müdürü Kenan Bey ve ekibi, konuklarına yeni oluşturulan deneme alanlarını gezdiriyorlardı.  


    "Bakın profesör, şurada da üzerlerinde melezleme çalışması yapılan ayçiçekleri var. Erkek bitkilerden alınan polenler, büyük bir titizlikle dişi bitkilere aktarıldı. Yeni hibritlerden yüksek verim bekliyoruz."


    Kenan Beyin sözleri karşısında heyecanlanan Alman profesör akıcı Türkçesiyle:


   "Çok güzel, çok güzel, Kenan Bey!" diye cevapladı iş ortağını. Belli ki o da yapılan çalışmalardan fazlasıyla memnun olmuştu. "Bu deneme alanının verim yüzdesi hepimiz için çok önemli. Eğer başarırsak, elde edilecek tohumluk sâyesinde hem para, hem de prestij kazanacağız. Ayrıca firmamızın kâr oranı da ikiye katlanacak."


   "Doğru" dedi Kenan Bey. Gurur dolu bir sesle devam etti:

   "Biliyor musunuz profesör, daha şimdiden üniversitelerin, üretici firmaların ve medyanın ilgi odağı olduk? Hepsi de, yürüttüğümüz çalışmanın sonuçlarını büyük bir merakla bekliyor. Eğer, her şey yolunda giderse bu defa başaracağız  sanırım."

    "Evet, bu defa başaracaksınız, sâyenizde biz de başarmış olacağız. Biz büyük bir ekibiz öyle değil mi, Kenan Bey?"

    Profesör Hassman'ın sözleri karşısında iki adam birden, birbirlerini onaylarcasına kafalarını sallayarak gülüştüler.

    Ayçiçeği tarlasında gözlemlerini sürdüren Alman profesör etrafı dolaşmaya devam ediyor, bu sırada Kenan Bey de konuğuna ayrıntılı şekilde bilgi vermeyi sürdürüyordu. Türk ve Alman ekibin diğer üyeleri uzaktaki tarlaları incelemek üzere iki adamın yanlarından ayrılmışlardı.

    Güneş yavaş yavaş gökyüzünün tepelerine doğru yükselmeye başlamıştı. Sabah saatlerinin tatlı esintisi, yerini öğlenin yakıcı sıcağına teslim etmeye hazırlanıyordu. Yaz mevsiminin kavurucu sıcaklarında çalışmak, özellikle arâzi çalışması yapan mühendisler için oldukça yorucuydu. Ancak, ihracata yönelik çalışan ve araştırma-geliştirme alanına büyük önem veren bir işletme için imkânsız diye bir şey söz konusu olamazdı. Yalnızca zor olabilirdi; zorluklar da aşılmak içindi. Bu nedenle fabrikanın üretim ve mühendislik bölümünde  sâdece erkek personeller çalışıyorlardı. Kenan Bey, işin başlarında kadın mühendisleri de fabrika kadrosuna almak istemişti. Hattâ bu amaçla birkaç mühendisi işe almıştı. Ancak kısa süre sonra, özellikle saha çalışmalarında onlardaki verim düşüşü nedeniyle işlerin istenilen düzeyde ilerlemediğini fark etmişti. Böylece pek çok tohumculuk firmasının yaptığı gibi,  o da personellerini erkekler arasından seçmeye başlamıştı. Gün boyunca kızgın güneşin altında melezleme çalışmaları yapmak, erkekler için hiçbir zaman bir şikâyet konusu olmamıştı. Oysa kadınlar aynı koşullardan sürekli şikâyetçiydiler. Sözleriyle olmasa bile, beden dilleriyle bunu açıkça belli ediyorlardı. Gayret etmeye çalışsalar da, yaratılışlarından gelen fiziksel yapıları nedeniyle çetin arâzi koşullarında zorlanıyorlardı. Onların bu hâli, fabrikasında uygulayacağı çalışma sistemi hakkında Kenan Bey'i yeniden düşünmeye yönlendirdi. En iyisi yoluna erkek personellerle devam etmekti.

    Kenan Bey de öyle yapmıştı...

   Ayçiçeği tarlası  uzaktan bakılınca  sapsarı bir güneş denizini andırıyordu. Yönlerini güneşe doğru çeviren ayçiçekleri, gülümseyen yüzleriyle konuklarını selâmlamaya devam ediyordu. Melezleme çalışmalarının yapıldığı alanlarda, farklı tozlaşma durumlarına engel olabilmek için bitkilerin baş kısımları bir poşet  vasıtasıyla koruma altında alınmıştı. Poşetlerin üzerinde her bitkiye âit bir kimlik kartı asılıydı .

   Tarlada hemen her yer vızıltısıyla varlığını hissettirmeye çalışan arılarla doluydu. Arıların, en sevdiği dostları olan ayçiçeklerini ziyâretleri engellenemezdi; ama en azından o dostlarına dışarıdan polen taşımalarının önüne geçilebilirdi. Arıların sergiledikleri zarâfetler, vızıltılarıyla çevrelerine sundukları o eşsiz senfoni görülmeye ve duyulmaya değerdi doğrusu.

    Prof. Hansman iş ortağıyla derin bir sohbete dalmıştı. O gün tarlanın tek kadın konuğu olan Bayan Hansman, kocasını ve fabrika sahibini bulundukları alanda baş başa bırakarak, ayçiçeklerinin arasında gezinmeye başladı. Boynunda asılı fotoğraf makinesini tutarak yürüyor, mucize olarak gördüğü doğanın güzelliklerini ölümsüzleştirmek için fırsat kolluyordu.

   Genç kadın kocasıyla Almanya'nın önemli botanik bahçelerinden birinde düzenlenen bir etkinlikte tanışmıştı. Onun bitki bilimi konusundaki deneyimlerini  aktarışı, insanlara karşı ılımlı  yaklaşımı ve karşısındakinde güven uyandıran ciddi tavırlarından daha ilk anda  etkilenmişti. İspanyol kadının, Prof. Hansman'a duyduğu saygı ve güven yerini bir süre sonra gizli bir hayranlığa bırakmıştı.

    Prof. Hansman ileri yaşına rağmen yalnızlığı tercih etmiş bir adamdı. İlk evliliğinde aradığını bulamamıştı. Alman olan karısının eziyetlerinden o kadar bunalmıştı ki, boşandıktan sonra bir süre kadınlardan nefret eder hâle gelmişti. Gerçi kendini bildi bileli yüreğinde nefret gibi olumsuz duyguları  uzun süre barındıramıyordu. Öyle de oldu. Yumuşak kalbi, tüm insanlara alabildiğine açıktı. Buna karşılık bir daha evlenmeyi hiç düşünmemişti.

     Tâ ki Aleksandra'yı görene kadar...

     Aleksandra, moda fotoğrafçısıydı. Bir dergi adına fotoğraf çekimleri yapıyor; bu sâyede hem fotoğrafçılık konusundaki deneyimlerini arttırıyor, hem de geçimini sağlıyordu. Çalıştığı  derginin katalog çekimlerinin bir kısmı açık alanda gerçekleştirilecekti. Mekân arayışları ve incelemelerinin yapıldığı dönemde, botanik bahçesinin dillere destan güzelliği hakkında fikir edinme işi genç kadına kalmıştı. Yıllar önce İspanya'dan Almanya'ya fotoğrafçılık eğitimi almak için gelen kadın, önemli bir dergiden iş teklifi alınca Almanya'ya yerleşmişti. Akıllı olduğu kadar, güzel ve etkileyiciydi. Etrafında dört dönen erkeklerin hiçbiri ilgisini çekmiyordu. Yalnızca güzelliğini değil, ondaki derinlikleri de fark eden biri olmadıkça evlenmeyi düşünmüyordu. Bir erkeğin onu etkileyebilmesi için, aklı kadar yüreğinin de zenginliklerle dolu olması gerekiyordu. Yüreğine dokunacağı ve onun da yüreğine dokunan biri olmadıkça yalnız olmanın en doğrusu olduğuna inanıyordu.
 
     Botanik bahçesindeki etkinliğin ilerleyen saatlerinde, bilim adamlarından oluşan grup dağılmıştı. Prof. Hansman, bahçeye yeni getirilen tropikal bitkiler hakkında daha fazla bilgi alabilmek için, o bölümle ilgilenen yetkiliyi bekliyordu. Elde edeceği bilgileri, üzerinde çalıştığı yeni  kitabı için kullanacaktı.

    Adamın gözleri,  bahçenin az ilerisinde  fotoğraf çekimleri yapan genç bir kadına takılmıştı. Saçlarını atkuyruğu yapmış sâde görünümlü kadın, geniş yapraklı bitkilerin arasında poz veren mankenlerin fotoğraflarını kıvraklıkla çekiyordu. Kadının vücut hareketleri, aynı fotoğrafı büyük bir titizlikle defâlarca çektiğini gösteriyordu. Genç kadın elleriyle arada bir terleyen alnını siliyor, çektiği fotoğraftan memnun kaldığını belli edebilmek için o an kendisine poz veren mankene zafer işareti yapıyordu.


   Aradan geçen iki saat boyunca Prof. Hansman yetkili kişiyle görüşerek, kitabı için gerekli bilgileri toplamıştı. Yorgun ama verimli bir günü yaşamak her zamanki gibi bilim adamını çok mutlu etmişti. Adam, huzurlu bir yüz ifâdesiyle botanik bahçesinin çıkış kapısına yönelmişti. Aynı sıralarda fotoğrafçı kadın da çekimlerini tamamlayarak botanik bahçesinden ayrılmak üzere çıkış kapısına  doğru yürüyordu. Prof. Hansman ve Aleksandra'nın gözleri ilk defa  orada buluşmuştu.

  Günler birbirini kovaladı. Her ikisi de uzun zaman boyunca birbirlerini görmediler...

   Prof. Hansman kitabının taslağını epey tamamlamıştı. Bilimsel verilerin ışığında, araştırma sonuçlarının  görsellikle destekleneceği kitabını hazırlarken çok yorulmuştu. Kitabın eksiksiz şekilde  tamamlanabilmesi için yalnızca,  seçilen bitki fotoğraflarının taslağa eklenmesi gerekiyordu. Fakat bir sorun vardı; birkaç tropikal bitkinin kaynaklardan elde edilen fotoğrafları net değildi. Üstelik konuların akışı içinde   bu bitki türlerinin mutlaka kitapta yer almaları gerekiyordu. Bu durumda tropikal bitkilerin fotoğraflarını elde edebilmek için yeniden botanik bahçesine gitmek  tek çâre olarak görünüyordu. Bir fotoğrafçı kadar profesyonel olmasa da,  profesör ihtiyacı olan fotoğrafları kendisi çekebilirdi.

   Güneş yavaş yavaş batıyordu. Botanik bahçesine gelen adam, hâlâ bitkilerin fotoğraflarını çekmekle uğraşıyordu. Ancak mesleği konusunda o kadar titizdi ki, çektiği fotoğrafları bir türlü beğenmiyor, aynı fotoğrafı defâlarca çekip duruyordu. Güneşin yansımaları, etrafta uçuşan küçük sinekler, botanik bahçesinin kapanış saatine kısa bir sürenin kalması adamın iyice gerginleşmesine neden olmuştu. Eğer çektiği fotoğraflar içine sinmezse, onları kitabına koyması mümkün olamazdı. Bu da kitabının basımını geciktirecekti.

   Profesör fotoğraf çekimleriyle uğraşırken, daha önce bilgi almak için kendisiyle görüştüğü yetkili kişi yanına geldi. Adam, profesörün saatlerdir bu işle uğraştığını biliyordu. Üstelik  yüz ifâdelerinden, yaptığı çalışmadan hiç de memnun olmadığını fark etmişti.

    Bahçe yetkilisi dayanamayarak:

   "Bay Hansman, neden bu iş için usta bir fotoğrafçıdan yararlanmıyorsunuz?" diye sordu.

    Profesör, yetkilinin sorusuna önce şaşırdı; sonra üzerindeki yorgunluğun da etkisiyle bıkkın bir ses tonuyla:

    "Doğru söylüyorsunuz, en doğrusu bu olacak galiba." diye cevap verdi. "Yalnız bu konularda uzman olan bir fotoğrafçı gelmiyor aklıma."

 
    Yetkili adam, tebessüm dolu bir ifâdeyle:

   "Üzülmeyin canım,  dilerseniz size yardımcı olabilirim. Hani geçen ay burada bir dergi için katalog çekimleri yapılmıştı. Hattâ  aynı tarihte  sizi de etkinliğimiz kapsamında ağırlamıştık, hatırladınız mı? "

   Prof. Hansman hatırladığını anlatmak için başını salladı.

   "Önemli bir dergiden bahsediyoruz profesör. Böyle bir derginin fotoğrafçıları da konularında uzman, çok önemli insanlar. Sanıyorum, bende o gün burada çekim yapan genç hanımın telefonu olacaktı."

    Yetkili adamın ilgisinden fazlasıyla memnun olan profesör, ondan aldığı numarayı telefonuna kaydettikten sonra teşekkür ederek oradan ayrıldı.

    Ertesi gün botanik bahçesinde genç bir İspanyol kadınla, olgunluk çağındaki bir adamın yüzlerindeki memnuniyet dikkati çekiyordu. Profesör, kadının çektiği fotoğraflara hayran kalmıştı. Her biri tam da istediği gibi olmuştu. Tabi, hayranlık duyduğu yalnızca fotoğraflar değildi. Genç kadınla konuşurken, yüreğinde uzun zamandır hissetmediği bir heyecan duymuştu. Onda kendisini çeken bir şeyler vardı. Saatlerce onunla sohbet etse, ona doyamayacakmış gibiydi. Yıllardan beri biriyle, bir kadınla konuşurken, ilk defa içinin titrediğini hissediyordu. Dışarıdan gören olsa, saçı başı ağarmış bir adamın bu hâllerine gülerdi belki de. Oysa o; bir çocuğun saflığına sahip, sıcakkanlı ve sevecen bu kadına karşı sebebini bilemediği şekilde yakınlık duymuştu.


   Aleksandra için de durum pek farklı değildi. Botanik bahçesinde profesörle iş gereği geçirdiği saatler onun için de nasıl olduğunu anlayamadan akıvermişti. Uzun zamandır biriyle böylesine içten ve sıcak  şekilde sohbet etmemişti. Karşısında kendine çok güvenen ama aynı zamanda diğer insanlara fazlasıyla saygı duyan bir adam vardı. Akıllı olduğu kadar, insancıldı. Yüreğinde bir sevgi çağlayanını sakladığı her hâlinden anlaşılıyordu. Karşısındakine güvenen bu adam, belli ki kendisi de güvenilir bir insandı. Eğer öyle olmasa, zâten bu yaşında insanlara güven duyamazdı.

   Genç kadın; bir an için, onun ömrü boyunca aradığı insan olduğunu hissetti. Sonra, bunun yalnızca zihninin ona oynadığı bir oyun olduğunu düşündü. Sâdece birkaç saat yan yana olmuşlardı. Üstelik bu zamanın büyük bir kısmında da  üzerinde çalıştıkları konuyla ilgili konuşmuşlardı. Böyle durumlarda ayaküstü edilen sohbetin ne önemi olabilirdi ki? Yine de, kendine çok yakın bulduğu  bu adamdan etkilendiğini hissediyordu.

   Aleksandra için Prof. Hansman'ın kitabına yerleştirilecek fotoğrafları çekmek, oldukça zevkli bir çalışmaya imzâ atmak demekti. Ayrıca yalnızca moda fotoğrafları çekmeye alışmış bir fotoğrafçı için, ilk kez doğa fotoğrafçılığı yapmak hayli heyecan verici bir deneyimdi. Genç kadın bundan böyle farklı alanlara da yönelmesi gerektiğini düşünmeye başlamıştı.

   Prof. Hansman ve Aleksandra aradan geçen birkaç ay boyunca, profesörün kitabına koyulmak üzere çekilen fotoğrafların seçimi ve düzenlenmesi konusunda görüşmek için sık sık  biraraya geldiler. Aslında kitap hemen hemen tamamlanmış sayılırdı. Profesör istese çok daha kısa sürede fotoğrafları kendisi seçerek, taslağa yerleştirebilirdi. Fakat  büyük emeklerle hazırladığı kitabında, baktığı ve dokunduğu yere zarâfetler katan, zevk sahibi olduğuna inandığı fotoğrafçı kadının da izleri olsun istiyordu. Üstelik günler geçtikçe, bu isteğinin yalnızca işiyle ilgili olmadığını da hissediyordu.


   Belli etmemeye çalışsa da, zaman zaman profesörün içi içini yiyordu. Kitabının basımı tamamlanınca ne olacaktı? Yıllardan beri durgun bir suyu andıran yüreğine, dünyanın en güzel titreşimlerini armağan eden insanı görmeden nasıl duracaktı? O insana duygularından bahsetse onu nasıl karşılardı acaba?


    Aleksandra'ya onu  çok sevdiğini söylese, kendisine inanır mıydı?

    Yaşını başını almış bir adamın, uzun zaman sonra kendine yeni bir yaşam kurma isteğini dile getirmesi Prof.Hansman için pek de kolay olmadı. Amacı  ne gönül eğlendirmek, ne de olgun çağında macerâperest bir ruhla yaşamını sürdürmekti. Aksine böyle durumlara oldu olası bir anlam verememişti. İnsanlara güven duymasının nedeni, güvenilir bir insan olmasından kaynaklanıyordu. Aleksandra'ya duyduğu sevgi ve güvene karşılık, kendisi de genç kadına onu güvenilir kılan kalbini sunacaktı.

    Çok geçmeden  yüreğindeki iyi niyeti ve saflığıyla genç kadına duygularını açtı. Evlenme teklifine olumlu cevap alınca dünyalar onun oldu.

    Profesör için yaşam sanki yeniden başlamış gibiydi. Sevginin güzelliklerini hissetmek  bambaşka bir duyguydu. Sanki canına can katılmıştı. Üstelik Aleksandra'yla evlendikten sonra da bilimsel çalışmalarına devam edebilecekti. Ne de olsa karşısında  kültürel bakımdan da uyum içinde olduğu, her konuda ona destek olabilecek  Aleksandrası vardı.


    Öyle de yaptı...

   Üstelik artık seyahatlerinde yanında yalnızca iş arkadaşları yoktu. Çok sevdiği, ruhuna can katan biricik karısı da ona eşlik ediyordu. Almanya'da fotoğrafçılığı sürdüren kadın, moda fotoğrafçılığının yanı sıra doğa fotoğrafçılığı da yapmaya başlamıştı. Kocasıyla birlikte gittiği gezilerde, elinden fotoğraf makinesi düşmüyordu. Çektiği birbirinden güzel fotoğrafları önemli satış oranları yakalamış dergilere gönderiyordu. Günden güne adından daha fazla söz edilen bir fotoğrafçı olmuştu.

   Güneşin yavaş yavaş gökyüzünün tam tepesine kurulmaya hazırlandığı saatlerde, Prof. Hansman ve Kenan Bey deneme alanlarını gezmeye devam ediyorlardı. İki adam, uçsuz bucaksız, sapsarı bir denizin açıklarındaki küçük teknelere benziyorlardı. En azından,  fotoğraf makinesini sanki elinden biri alacakmışçasına sıkıca tutan Bayan Hansman için durum böyleydi. Kadın, kendisini  işine öylesine kaptırmıştı ki, kocasıyla birlikte gözlem yapan teknik ekibin yanından epeyce uzaklaştığını dahi fark etmemişti. Hem sonra bir fotoğrafçı için, doğanın gizemli derinliklerine dalmak kadar heyecan verici bir deneyim olabilir miydi?

    Ayçiçeği tarlalarında zarif şekilde yürümeye çalışan, onların fotoğraflarını yakından çekebilmek  için kendisine gülümseyen çiçekleri elleriyle tutup okşayan kadın, bir an için hayatının en özel ve anlamlı deneyimlerinden birini yaşadığını düşündü. Ayçiçeklerinin  kendilerine has kokularını içine çekti. Onların güneşle ve gökyüzüyle sessizce söyleşmelerini yüreğinin derinlerinde duyumsadı.

 
      Bir adım, bir adım daha...

     Aleksandra, mavi  renkli  ayakkabılarıyla bastığı yerlere çok da dikkat etmeden ilerliyordu. Sâdece elindeki fotoğraf makinesine odaklanmış, etrafında olup bitenlerden habersiz şekilde yürüyordu. Art arda çektiği fotoğraflarla, ayçiçeklerinin farklı açılardan görünümlerini sanatçı gözüyle ölümsüzleştirmeye çalışıyordu.

 
     Bir fotoğraf, bir tâne daha...

   Yüzünde önce, memnuniyetini ifâde eden kocaman bir gülümseme belirdi. Yüreğinin, huzurla karışık başarı hissiyle dolup taştığını hissetti. Çektiği fotoğraflar nasıl da beğenilecekti, kimbilir ? Doğa fotoğrafçılığında da adından söz ettireceğinden emindi. Tüm bu güven dolu düşünceler, genç kadının farkında olmadan yerlere daha sert basmasına neden oldu.


   Bir adım, bir adım daha...


   Aradan geçen saatler boyunca, fabrikanın hastalar için ayrılan dinlenme odasındaki kanepede yatan kadın sayıklayıp durmuştu. Prof. Hansman karısının yanından bir an olsun ayrılmamış, fabrikanın doktoruyla birlikte âdeta nöbet tutmuştu. Kenan Bey ve tüm personel olanlara hâlâ inanamıyorlardı. Böyle bir şey nasıl olabilirdi akıl alacak gibi değildi doğrusu!

 
   Birkaç gün önce sebebi anlaşılamayan bir fırtına çıkmıştı oralarda. Kenan Bey ve ekibi melezleme çalışmalarının bundan etkilenecekleri kaygısını taşımışlardı; ama korkulan olmamıştı. Yalnızca geniş arâzilerin bir bölümünde  az sayıda da olsa ayçiçeklerinde kırılmalar ve  devrilmeler olmuştu o kadar. Bu da, böylesine büyük çaplı bir çalışma için dikkate değer kayıplar değildi.

 
    Aleksandra'nın fotoğraf çekerken gezdiği tarlalar, işte tam da o alanlardı. Gövdelerinden kırılan ve başlarıyla yere yönelmiş olan ayçiçekleri, dimdik durarak güneşi selâmlayan diğer bitkilerin yanında dikkati çekmiyorlardı. Üstelik her birinin içleri, arılar için mükemmel birer yuva hâline gelmişti. Özellikle mavi rengin arılar için dikkat çekici olduğu düşünülürse, parlak renkli mavi ayakkabılarıyla,  başları yere yönelmiş arı yuvalarının üstüne basan kadının saldırıya uğramasından daha doğal ne olabilirdi ki?

 
    Âni hareketlere oldukça duyarlı oldukları bilinen Bombus arıları tarafından sokulan Aleksandra'nın tüm vücudunda önemli reaksiyonlar ortaya çıkmıştı. Fabrika doktorunun erken müdahale etmesi ve yakınlarda özel bir hastanenin bulunması genç kadının ne kadar şanslı olduğunu gösteriyordu. Gün boyunca acısından sayıklayıp duran Aleksandra, ancak ertesi gün kendine gelebilmişti. Olanları düşündükçe kendisini suçluyor, dikkatsizliğinden dolayı  utanç duyuyordu.


    Prof. Hansman ve karısını hastanede ziyâret eden Kenan Bey, Aleksandra'ya sordu:


    "Nasılsınız Bayan Hansman?"


    Vücudunun yarısını doğrultmuş hâlde oturarak taburcu olmayı bekleyen kadın, yorgun bakışlarını Kenan Bey'e çevirerek:


    "Daha iyiyim, teşekkür ederim." dedi. Sesinde bir mahcubiyet, hata yapmış bir çocuğun çekingenliği vardı. Kadının bu hâlini fark eden Kenan Bey:


   "Sizin bir suçunuz yok Bayan Hansman" deme gereğini duydu. "Talihsiz bir durumdu sâdece; o da  ne yazık ki size denk geldi."

 
   Aradan geçen birkaç gün boyunca karısının başına gelenlere çok üzülen Prof. Hansman, Kenan Bey'in fabrikasındaki incelemelerini en kısa sürede tamamlayarak ülkelerine dönüş tarihini öne almıştı. Aleksandra'nın yaşadığı olayın ardından durgunlaştığını fark ediyordu. Bunun sebebini bir türlü anlayamıyordu. Karısına durgunluğunun nedenini sorarak olayı tekrar hatırlatmak istemediğinden, o da bu konuda sessiz kalmayı tercih ediyordu.

    Alman havayollarına âit uçağın gelmesine kısa bir süre kala, havaalanında vedâlaşan insanlar dikkati çekiyordu. Kenan Bey ve çalışma ekibinden birkaç arkadaşı, Prof. Hansman ve karısını yolcu etmek için havaalanına gelmişlerdi. Kendilerini ağırlamaktan büyük memnuniyet duyduğunu ifâde eden Kenan Bey, Prof. Hansman'a:


    "Bay Hansman, üzerinde çalıştığımız projeye dâir analiz sonuçlarını alır almaz size göndereceğim. Ortaklığımız, yepyeni başarılara imzâ atabilmek için büyük bir adım olacak kuşkusuz, ne dersiniz?"


    Prof. Hansman ortağının söylediklerini onayladığını belirtmek için gülümseyerek başını salladı.


     Bay ve Bayan Hansman, Kenan Bey ve ekibine teşekkürlerini sunarak onlarla vedâlaştılar.

 
    Uçağa binmeden önce çantalarının kontrolü için sıraya girdiler. Su gibi  hızla akan  kontrol sürecinde, sıra Bayan Hansman'a gelmişti. El çantasının içindekileri boşaltması istendiğinde, tüm eşyaları birer birer görevlinin önüne koyan Aleksandra, çantasının dibindeki küçük bir şişeye ansızın eli değince birden  çığlık attı. Kenan Bey ve sıradaki yolcuların şaşkın bakışları arasında şişeyi kaptığı gibi yere fırlattı.

   "Menekşe kokusundan nefret ediyorum artık, nefret ediyorum!" diye haykırmaya başladı. Prof. Hansman karısının bu davranışı karşısında donup kaldı. Neler olduğunu anlamaya ve karısının omuzlarından yavaşça tutarak onu sâkinleştirmeye çalışıyordu. Kadıncağız, elinde olmadan gösterdiği bu âni tepki karşısında çok utanmış, küçük bir kız çocuğunun mahcubiyetiyle sessizleşmişti.

   Uçağın kalkmasına dakikalar kala, üzerindeki donukluğu ve hüznü hâlâ atamamış genç kadının başı, kocasının omzuna yaslanmıştı. Gözleri dolu doluydu. Dudakları, suçunu itirâf etmek üzere olan bir çocuğun dudakları gibi kıvrılmıştı.  Prof. Hansman, karısını üzmemek için az önce olan bitenden bahsetmemeyi tercih etmişti. Yine de karısının davranışlarının nedenini çok merak ediyordu.


   Aleksandra, hâlsiz bir ses tonuyla kocasına:


   "Arâzide çalışırken, terlediği için menekçe parfümüyle serinlemeye çalışan birine ne denir Hansman? "Akılsız mı, aptal mı, yoksa eceline susamış mı?" diye sordu.


    Kadının yüzüne kendisini aşağılayan, herkesten sakladığı suçunu en yakınına itirâf eden insanlara özgü garip bir ifâde yayıldı.

 
    Prof. Hansman, arıların karısına neden saldırdıklarını şimdi çok daha iyi anlıyordu. Buna karşılık, karşısındakini rahatlatan ve onu utandırmamak için suçunu duymazdan gelen olgun ve anlayışlı bir ses tonuyla:

    "Her durumda kendisine özen gösteren ve diğer canlılara da bakımlı görünmeyi seven doğa âşığı denir tatlım." diyerek karısının yanağına öpücük kondurdu.

 
    Alman Havayolları'na âit dev uçak, gökyüzündeki bulutların arasına dalıp çıkarak ilerlerken, Aleksandra onu her hâliyle kabul eden yanındaki adamı ne kadar çok sevdiğini düşünüyordu.
 

     (*): Berfin Bahar, Nisan 2016, Sayı 218

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



                                                 GÖÇ ZAMANI*

    Doğadaki her canlı göç zamanını bekler. Bulunduğu ağaca nice zamandır sıkıca tutunmuş olan bir yaprak, günü geldiğinde kendisini toprak ananın kucağına bırakıverir.  Bunca zamandır üzerinde yaşadığı ağacın küçük bir tohumdan, önce fidana sonra dev bir ağaca dönüştüğünün, bu gelişim sürecinin ardından onun da toprağa emânet edildiğinin bilinciyle yapar bunu. O nedenle öze dönüş olarak algıladığı bu göç mevsimi yaprağı üzmez. Bilir ki: her şey doğanın muazzam dengesine yaraşır şekilde gerçekleşir.

    Bitkilerle ve hayvanlarla ruhsal anlamda derin bağlar kurmayı başaranlar, onların  seslenişlerini ve canlılıklarını yüreklerinde hissederler. Çeşitli kaynaklarda, Avusturalya  yerlileri olarak bilinen Aborjinler ve kültürleriyle  bambaşka duyarlıklara zemin oluşturan Kızılderililerin, tabiattaki tüm canlılarla olduğu gibi cansız olarak nitelendirilen dağ, taş, toprakla bile gizemli bir iletişim hâlinde oldukları bilgisine rastlanır. Onlar için göç zamanı, her varlığın gerçek dünyaya kavuşma ve özüne dönme anlarını barındırır. Bu anlar, bir dünyadan  ve varoluş biçiminden diğerine geçişten ibârettir.

     Evrendeki yolculuğunu, bir emânetçinin dünya gezegeninde yol alması olarak algılayan bilgeler için de benzer bakış açıları söz konusudur. Varlığındaki derinlikleri algılamış olanların, ölümün bir son değil aksine yeni bir başlangıç olduğuna inanarak ve ruhlarını sonsuzluğa teslim etme zamanını hissederek yakınlarıyla vedâlaşmalarının, gidecekleri âlemden aldıkları sinyallerin ve özlerine kavuşma müjdesi olduğunun bilinciyle hareket etmeleri az şey midir? Benzer şekilde, Hz. Mevlâna'nın ölümü "Gerçek sevgiliye kavuşma ânı" veya "Düğün gecesi" olarak ifâde etmesi, varlığının sırrını keşfeden yüce gönüllü insanların derin algılarından biri değil de nedir?

    Dünyaya gelen her canlı hem yaşamaya, hem de ölmeye başlar. Hayatın doğumla ölüm arasında yaşananlar olduğu gerçeği,  bizlere tüm yaşananların aslında sonsuzluğa yönelişin incelikli basamakları olduğunu hatırlatır. Hayat serüvenlerimiz boyunca sergilediğimiz her şeyin, evrendeki yolculuklarımızın sonunda kavuşacağımız yepyeni boyutta yoldaşımız olacağı da yine büyük zatlar tarafından sıklıkla söylenenler arasındadır.

   Göç zamanları, göç yolculuğuna çıkanlardan çok, geride kalanlara acı verir. Bunun kökeninde, sonsuzluğa uğurlananların nasıl bir yere gönderildiklerinin bilinmemesinin kaygısı ve korkusu vardır. Ölümü boşluk ve karanlık olarak algılayanlar için, bedenin toprağa karışması o bedenle birlikte ruhun da yok olması anlamına gelir. Onlara göre ölüm, maddedeki sonsuz dönüşümlerin bir sonucudur. Üstelik bu deneyimi yaşayanlar varlıklarını tamâmen kaybetmiş sayılırlar.

     Bu yaklaşımın tersi düşünüldüğünde, maddî bedenin bu dünyadan ayrılmasının, ölümsüz olduğuna inanılan ruhun kâinatla olan ilişkisini asla yok edemeyeceği düşüncesiyle karşılaşılır. Sonsuz âleme göç eden ruhun,  giderken dünya gezegeninde bıraktığı sevdiklerini bulunduğu âlemde hissettiğine, onlarla gizemli bir iletişim hâlinde olduğuna inanılır. Kendisine yönlendirilen dua enerjisi sâyesinde, varlığını sürdürdüğü boyutlarda huzur içinde olduğu düşünülür.

     Göç zamanının kesin olarak bilin(e)memesi, ölüm kavramının insanlar tarafından farklı şekilde algılanmasını sağlar. Montaigne'nin "Ölümün bizi nerede beklediği belli değil; en iyisi biz onu her yerde bekleyelim."  deyişi boşuna değildir. Göç zamanı için her bakımdan hazırlıklı olmak, ruhsal olgunluk seviyesine erişmiş olanlar için önemli bir mertebedir. Bu mertebeye ulaşmak için yaşantıların, tasavvuf büyüklerinin düstur edindikleri gibi  "Ölmeden önce ölmek" algısı çerçevesinde sürdürülmesi gerekir. Bu deyişin ardında önemli derinlikler gizlidir. Henüz dünya gezegeninde soluk alıp verirken yapılacak iç hesaplaşmalar, kişiyi mânen olgunlaştırır ve göç zamanına  en iyi şekilde hazırlar. Böyle insanlar için, ölmeden önce ölmeyi başarabilmenin en önemli yollarından biri dünyayı misafirhâne, bedenini de bir emânet olarak görmektir. Ölümle birlikte hayatının sorgulanacağına inananlar için, sağlıklı günlerinde kendi iç sorgulamalarını yapmak da yine ölmeden önce ölmek anlamına gelir.

     Yaşayan biriyle, sonsuzluğa göç etmiş bir insanın arasındaki en büyük fark, diğer insanların kendisi hakkındaki düşüncelerinden etkilenme noktasında belirir. Dünya hayatını sürdürenler için, başkaları tarafından övülmek ya da yerilmek büyük önem taşırken, artık bu dünyada olmayan biri için bunun hiçbir anlamı kalmamıştır. Varlığa sevinmeyip, yokluğa üzülmeyenler de yine sonsuz âleme göç edenlerdir. İşte, bu bilinç düzeyine henüz dünya hayatını yaşarken erebilenler "ölmeden önce ölmek" olarak ifâde edilen ruhsal olgunluk seviyesine erişmiş sayılırlar.

      Tüm bunların yanında, aynı kavramın içinde kişinin özündeki varlıkla/ yaratıcıyla kurduğu bağların da yer aldığı görülür. Ölüm sonucunda  farklı bir boyuta göç ettiğine inanılan insanlar için tasavvufta "Hak'ka rücu etti" veya "Rabbine döndü." ifâdeleri kullanılır. Aynı şekilde, bu dünyada yaşarken  yaşam felsefesini;  "o sonsuz varlığın" güzellikleriyle bütünleşerek, ruhunu olabildiğince arındırarak yaşamak şeklinde belirleyenler,  ölüm henüz başa gelmeden zâten onu bu dünyada deneyimlemiş olanlardır. Böyleleri de bir bakıma, ölmeden önce ölmenin sırrına ermişlerdir.

   Göç zamanının hangi zaman diliminde geleceğinin bilin(e)memesi, bu nedenle ona her an hazırlıklı olunmasıyla ilgili olarak La Fontaine'nin güzel bir sözü vardır: "Ölüm akıllı bir adamı hiçbir zaman apansızın almaz; o her zaman gitmeye hazırdır."  der ünlü yazar.

   Benzer şekilde; ölümün aslında korkulacak bir şey olmadığını, özümüzdeki varlığa kavuşmanın güzelliğinin ne denli önemli olduğunu düşünen Necip Fazıl Kısakürek de dizeleri aracılığıyla : 

   "Ölüm güzel şey, budur perde arkasından haber

  Hiç güzel olmasaydı, ölür müydü peygamber." diyerek  göç zamanının kendisinde yarattığı hisleri dile getirmiştir. 
 
  
  Anlaşılan o ki: ölüm olgusu hepimiz için muamma olmanın ötesinde, hayat süreçlerimiz içinde aklımızı sıklıkla meşgul eden konuların başında geliyor.  Hayatın gizemini yüreğinin derinliklerinde arayanlar için, ölümün korkusundan çok  saklı yanları ön plâna çıkıyor. Bilinmeyene duyulan merak, göç zamanı gelenlerin birer birer aramızdan ayrılmasıyla daha da artıyor. Manevî ilimlerin ışığıyla aydınlanma yolunu seçenler, sonsuzluğa çıkılan yolculukların, özümüzdeki varlıkla bütünleşmeyi sağlayan güzelliklerin kapısını araladığına inanarak yolculuklarını sürdürüyorlar.


  Tüm bunları, ruhlarındaki derinlikleri ve aydınlıkları zamanı geldiğinde göç edecekleri diyarlara götüreceklerine olan güçlü inançla yapıyorlar. Ruh bahçelerindeki çiçeklerin sonsuz kılınması için, özlerindeki varlığa sığınarak dünya gezegenindeki seyirlerine devâm ediyorlar.

 
   (*): İstanbul Bir Nokta, Nisan 2016, Sayı 171

 

 

 

  

 

 

 

 

 

5 Nisan 2016 Salı


                                         KALEMİN SERZENİŞLERİ*

     Öyle garip bir devirde yaşıyoruz ki, karşılarındaki insanları hiçe sayan ve egoları ruhları üzerine gölgeler hâlinde serilmiş insanlar topluluğu olmakla övünür olduk. Sosyal ortamlarda, kim başkalarına önem verme tenezzülünde bulunmuyor ve yalnızca kendine hayran olarak sürdürdüğü yaşamının silik ışığıyla aydınlanmaya çalışıyorsa, pek bir rağbet görüyor nedense. Belki de insanlar, bilinçli veya bilinçsiz olarak genellikle hiddetinden çekindikleri, ne zaman ne yapacağı belli olmayan kişilere karşı bir savunma mekanizması oluşturuyorlar. Günümüzde yaşam içinde ön plânda olanlara bakıldığında, devamlı kendi varlığıyla meşgul olduğundan kendisi dışındakileri önemsemeyen, yaratılmış varlıkların en değerlilerinden olan insanlara karşı gizli bir hükmetme duygusuyla yaklaşanların olduğunu görüyoruz. Tuhaf şey doğrusu! Üstelik böylelerinin oldukça başarılı sayılabilecek bir rol yetenekleri de var. Çoğu zaman söyledikleriyle bütün insancıllıklarını yansıtırken, iş uygulamaya gelince dediklerini bir çırpıda unutuveriyorlar. Bu durum, gerçekten çok acı. Bir tarafta ezenler ordusu, diğer yanda ezilenler…

     Bu duruma, kâğıdın üzerinde genellikle ılık bir sonbahar gününde huzurla yürüyüş yaparcasına gezinen kalem de şaşırıyor. Ağaçtan yapılmış olduğundan mıdır nedir konuya pek bir duyarlı yaklaşıyor. Önce ağacın içindeki can’ı keşfediyor sessizce. Sonra kendisine ağaçtan geçen can’dan aldığı güçle satırların arasında gezinmeye başlıyor. Yazan el teslim oluyor kaleme ve onu saygıyla selâmlıyor. Sonra kulak veriyor ona, yüreğinin tâ derinleriyle hem de:

     İnsan olmak zor iş, hem de çok zor. Sadece insan bedenine sahip olmak değil ki insan olmanın tanımı. Ruhunu ve canını bedenine katarak, onunla bütünleşen varlık demek insan. “Öyle görüntüsü insan olan herkesi insan sanmayın sakın, biz nelerini gördük gönül gözümüzle” demiş bir bilge. Böylesine derin algıları olan insanların karşısında yalnızca saygıdan eğilmek kalıyor. Bizler, evrenin sonsuzluğunu sımsıcak kanatlarıyla kucaklayabilmeyi başarmış böyle insanların yanında ancak gökyüzünde süzülmeye çalışan beyaz güvercinler olabiliriz. Bu gayretlerimizle birlikte bazen anlayışlarımız da derinleşiyor. Etrafımızda olanları üzülerek seyrediyoruz. İnsanın insana olan ezici hükmünün, baskısının ve kıymetbilmezliğinin karşısında beliren karanlığa bürünüyoruz istemesek de. İnsanlara değer veren, mütevâzı ve özverili zihniyetteki kişilerin pek de önemsenmediği bir dönemin hüznünü yaşıyoruz. Sevgiyi, saygıyı, birlik ve beraberliği unutalı ne kadar oldu acaba? Bizleri bu hâle ne getirdi? İnsanlık bu hâle nasıl ve neden geldi?

   Sorular, sorular… Kalem de şaşırıyor çözümsüz kalan bu sorulara. Kardeşin kardeşi öldürdüğü, unvanların ve paranın insandan kıymetli olduğu, başkalarının aklıyla akıllı geçinebilen kurnazların ortalıkta cirit attığı; vefâ, içtenlik, saygı, sevgi ve duygudaşlığın artık masal kitaplarının solgun sayfalarında kaldığı bu döneme nasıl gelebildik?

    Nasıl?

    Şu an dünyada olmayan yaşlılarımızın anlattıkları aydınlatıyor ufuklarımızı. Bir an için zihnimizin geçmişten günümüze kurulan köprüsünde yürüyoruz. Kalem de katılıyor bizlere:

    Eskiden insanlar arasında kenetlenme varmış. Mahallede iki bakkal varsa, hangisine alışveriş yapmak üzere bir müşteri gelirse, o bakkal müşterinin satın alacaklarının yarısını ona satar, müşteriden kalanını diğer bakkaldan satın almasını rica edermiş. İstermiş ki, mahallenin diğer yanındaki kardeşi de kazansın. Dilermiş ki kendisini mutlu eden bir durum, kardeşine de mutluluk yaşatsın. O yıllarda, insanlar komşuları açken tok yatmamaya özen gösterirlermiş. Bir büyüğümden, geçimini zar zor sağlayabilen ve etrafında oldukça fakir olarak tanınan birinin uzunca bir dönem her akşam, yemeğinin yarısını yan evdeki hasta ve kimsesiz komşusuyla paylaştığını işitmiştim. Kadıncağız evinde pişirdiği bir tencere yemeğin yarısını bir tasa boşaltıp komşusuna götürürmüş. Bir-iki akşam da değil üstelik, her akşam yaparmış bunu. Sonraları durumu öğrenen diğer komşular da ona katılmışlar. Dayanışmayla kenetlenmişler, sevgiyle sarmalamışlar muhtaç komşularını;  o, bu dünyadan sonsuzluğa göç edene kadar. Hepimizin çok yakından bildiği, buna benzer çoğu geleneğimiz gerçekten hayranlık uyandırıcıdır. İnsanî değerlerin ağızlarda sakız olup ayaklar altına alındığı değil, yüreklerde yüceltilerek  hayata aktarıldığı bir dönemden bahsediyoruz.

     Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırının olduğu anlatıldı bizlere. “Sana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi ol.” denildi. “Söz gümüşse, sükût altındır.” öğüdü verildi: yerinde ve gerektiği durumda konuşmanın öneminden bahsedilirken. Tebessümün karşımızdaki kişilere sunulabilecek en  güzel ve en anlamlı armağan olduğu söylendi. Edebin, görgünün, büyüklere saygının, vefânın, sevgi dolu olmanın önemi, bize iyilik eden insanların bu iyiliklerinin ömür boyu yüreklerde saklanacağı, kıymetbilir insan olmanın güzellikleri hatırlatıldı. Benliklerimize; sahip olunan unvanlarla, parayla, maddî değerler nedeniyle geniş insan gruplarında yüceltilen biri olmaktan çok, gönül evlerimizdeki zenginlikleri keşfederek ve onları yücelterek yaşam yolculuğunu sürdürmenin önemli olduğu fikri kazındı. Atalarımızdan öyle gördük biz millet olarak. Atasözlerimiz ve deyimlerimiz bizlere tek bir cümleyle, belki ciltler dolusu kitap okunsa ancak ulaşılabilecek mesajları sundu. Böylece öz değerlerimizi korumayı öğrendik. Batının bilimini, tekniğini ve gelişmelerini tâkip ederek, onları kendi değerlerimizle kaynaştırmayı hedef bildik. Bunları yaparken asla özümüzü kaybetmeden, kendi değerlerimizi hiçe saymadan yapmalıydık; bizlere bunun için öğütte bulunuldu. Geçmişin tecrübelerini geleceğe katmak suretiyle, gerilere değil daima ilerilere bakarak ilerlememiz gerektiğini biliyorduk. En önemlisi de, tüm bunları yaparken asla insan olduğumuzu unutmamamız gerektiği söylenmişti her birimize.

      Oysa şimdi?

    Kalem sanki bir düşten uyanmış gibi. Gerçekle düşü ayıramıyor önce. Bir yaşama bakıyor, bir yaşananlara. Bir dileklerine bakıyor, bir insanlığın seyrine. Kendince, yaşam içindeki olaylara vesile olan insanları izliyor. Olmasını istedikleriyle yaşamda gerçekleşenleri, çıktığı zihinsel gezintilerde bir o yana bir bu yana savuruyor. Ardından üst üste yığıyor iyilikleri ve güzellikleri. Onları birer birer, özenle seçiyor. Tüm bunları sevgiyle ve istekle yapıyor. İnsana yakışmayan ne varsa ötelere fırlatıyor nefretle. Öylesine acı çekiyor ki ağaçtan yapılan gövdesi, birden “Çat!” diye yarılıyor tam orta yerinden, yüreğinden, en derininden…

     Umut ediyor yine de kalem, umut diliyor.

   “Belki” diyor, “Kimbilir belki bir gün…”

 
     (*) IHLAMUR, Nisan 2016, Sayı 41

 

 

 

 

11 Mart 2016 Cuma

                                              UĞUR İNANCI*
     Uğur inancı, pek çok kültürde insanların yaşamlarını şekillendiren inançların başında gelir. Uğur sözcüğünün kökeni Lâtince’ye kadar dayanır. Lâtincede kullanılan "Augur" kelimesi "Falcı, bilici, gizli bilgileri bilen ve gizli ülkelerden bildiriler getiren kimse" anlamında kullanılmaktadır. Gizemli ülkelerin sözcüsü sayılan "Augur"ların özellikle eski Roma'da önemli görevler üstlendikleri bilinmektedir. "Augur"lar tapınaklarda büyü ve fal işleriyle uğraşan, devlet işlerinin  kendilerine danışılarak yürütüldüğü özel görevlilerdir. Savaşlarda kimin gâlip geleceği, ülke yönetiminin gelecekteki durumunun ne olacağı gibi konular augurların öngörülerinden destek alınarak değerlendirilmiştir.
      "Augur" kavramının etkilediği topluluklar, yalnızca Roma dönemine âit değildir elbette. Benzer şekilde; Anadolu'da, Hititlerde, Urartularda, Likya, Lidya, Frigya ve Bergama toplumlarında da özellikle devlet işlerinin yolunda gidip gitmeyeceği bu konuda yetkin oldukları düşünülen augurlara sorulurdu. Bir işin uğurlu olup olmayacağını öğrenmek için tapınaklarda fal bakmak, büyü yapmak, savaşların sonucunu  ve İmparatorun sonunu önceden kestirmek onların göreviydi. 
     Benzer bir yaklaşımla, Mısır kültüründe de uğur kavramına fazlasıyla önem veriliyordu. Öyle ki: Mısır'da büyücülük anlayışı, özellikle Firavun mezarlarının korunmasında ileri boyutlara varıyordu. Firavun mezarlarında onları koruyan varlıkların olduğuna, bu nedenle o mezarlara yaklaşanların çarpılacaklarına inanılırdı. Tanrılara adak sunma törenlerinin tek amacı, onlardan uğur dilemekti.
     Özellikle Hititlerden kalan kaya kabartmaları ve yazılı belgeler aracılığıyla, uğur dileme geleneğinin Tanrılara adak sunmak yoluyla gerçekleştirildiği görülmektedir. Adak törenlerinde hayvan kemiklerinin, bağırsaklarının, kutsal sayılan bitkilerin, ağaçların, otların, yaprakların ve suların kullanıldığı da yine aynı kaynaklar sâyesinde ulaşılan bilgiler arasındadır.
     Bir işin yolunda gitmesi, bir eylemin sağladığı sevinç, mutluluk, çıkar anlamına gelen uğur kavramı, eski Anadolu dinlerinde de vardı. Geleceği öğrenmek için yıldızlara, kuşların uçuşuna ve hayvan bağırsaklarına bakma geleneğini sürdüren Bâbil büyücüleri becerileriyle ünlü, bu konuda yetkin kişilerdi.
 
     Asya Türklerinde, bilhassa şaman inancını benimseyen topluluklarda uğur inancının Çin ve Hint inançlarının etkisi altında gelişim gösterdiği bilinmektedir.  Benzer şekilde Anadolu'da hâlen Yörükler arasında yaşayan inançların pek çoğunun Şamanlığın izlerini taşıdığı görülmektedir. Bununla birlikte kökenini eskiçağ dinlerinden alan ve bazı hayvanları uğurlu sayan inanışlar da etkisini yine günümüzdeki uğur inancına kadar taşımıştır.
 
    Özellikle Anadolu'da insanlar başta olmak üzere bitkilerin, hayvanların ve doğa varlıklarının uğurlu olduğuna inanılmıştır. Eski dönemlerde, Tanrılarla bağ kurduklarına ve gizli bilgilerden haberdar olduklarına inanılan krallar kutsal kabul edilmişlerdir. Bu inanış, sonraları ermiş insanların uğurlu sayılmalarının ve onları incitenlerin başına er-geç  bir şey geleceğine inanılmasının temelini oluşturmuştur.
    Genellikle ilâç yapımında kullanılan yararlı bitkilerin özlerinde saklı bir gücün olduğuna inanıldığından, bitkilerin bazıları da uğurlu kabul edilmiştir. Bu kabullenişin kökeninde de yine eskiçağda tapınaklarda bulunan din görevlilerinin ilâçların yapılmasında ve büyücülük işlerinde bitkilerden yararlanmış olmaları yatmaktadır.
    Geyik boynuzu-kemiği, köpek kemiği, yılan kılçığı ve kurt başı kemiği gibi materyaller uğurlu sayıldıklarından, kapılara ve pencerelere asılmanın dışında tütsü, büyü ve ilâç yapımında da kullanılmıştır. İyilik getirdiğine inanılan hayvanların kemikleri uğurlu, kötülük getirdiğine inanılan hayvanların kemikleriyse uğursuz sayılmıştır. Tüm bunların kökeninde, kemiklerin hastalıkları giderici özellikler taşıdıkları inancı ve hayvanların tanrısal bir varlık olarak saygı görmeleri vardır. Hayvan kemiklerinin, içlerinde koruyucu bir güç taşıdıklarına inanıldığından, iyilik tanrılarının yönetiminde bulunan hayvanların uğur getirdikleri düşüncesi yaygınlaşmıştır. Buna göre, kurt kemiği koruyucu bir nitelik taşırken; kurt, eski Anadolu dinlerinde, Hitit, Urartu, Lidya ve Roma inanç kültürlerinde büyük değer gören hayvanlar arasındadır.
 
     Yine uğur inancına göre; karga, tavşan ve doğan kemikleri daha çok büyü işlerinde kullanıldığından, bu hayvanlar pek uğurlu sayılmamışlardır.
     Bunun yanı sıra, Anadolu kültüründe kartallara büyük önem verildiği görülmektedir. Özellikle baş kemiklerinde uğur taşıdığına inanılan kartallardan büyü, ilâç, tütsü ve süs eşyası yapımında yararlanılmıştır. Hititlerde, Gök Tanrı’nın buyruğunda olduğuna inanılan kartallar kutsal sayılmış, medeniyetin izlerini taşıyan kayalarda kartal kabartmalarına yer verilmiştir. Roma kültüründeki kartal saygısının da yine Anadolu'dan geldiği bilinmektedir.
     Hayvanlar yalnızca kemikleriyle değil, dişleriyle de uğur inancının içinde yer almışlardır. Köpek dişlerinin tütsü ve büyü işlerinde kullanılması; kurt, koyun, yılan ve domuz gibi hayvanların dişlerinden de ilâç yapımı başta olmak üzere pek çok alanda yararlanılması bunun en güzel örneklerindendir.
    Bunların yanında, dağlar, taşlar, sular ve kayaların uğurlu sayılmaları eskiçağ inançlarının bugüne yansıyan uzantılarıdır.
   Görülen o ki: uğur, önceleri somut kavramlardan yola çıkılarak oluşan bir inancı temsil etmiş, zaman içinde soyut kavramlar aracılığıyla gelişim göstererek, bir insanın iyiliğine olan, işine yarayan herhangi bir olay/durum da uğurlu olarak değerlendirilmiştir. Bu sâyede, halk arasında yaygın söyleyiş kalıpları oluşmuştur. Sözgelimi:
    Birini yolcu ederken "uğurlar olsun", ekin eken, harman yapan veya herhangi bir el sanatıyla uğraşan birine "uğurlu ola" denmesi buna en güzel örneklerdendir.
     Buradan da anlaşılıyor ki:
 
   Kültürümüzde ve pek çok kültürde geçmişten gelen inançların günümüze yansıyan ışıkları, toplumsal değerlerimizi ve inançlarımızı etkilemektedir. Uğur inancı da, kökenini çok eski medeniyetlerden almasına karşılık; yaşadığımız çağda olduğu gibi, ilerleyen dönemlerde de etkisini sürdürecektir. İnsan olmanın temelinde, bir şeylere inanmak ve inanılan şeylerden güç alarak yaşam yolculuğunu sürdürmek var olduğuna göre, uğur kavramının  inanç kültürümüzdeki yeri de aynı şekilde önem taşımaya devam edecektir.
    (*): IHLAMUR, Mart 2016, Sayı 40