13 Kasım 2012 Salı


       
                                                ANILARIN IŞIĞINDA
                               ATATÜRK VE  MUSİKİ *

 Yaşamın kıyısına vuran dalgalar, kimi zaman hüzün, kimi zaman köpük köpük neşe getirir kumsallarımıza. Ruhumuzun yıkandığını hissederiz her bir dalganın yüreklerimize vuruşunda.O an anlarız ki; özümüze damla damla akan duygular, aynı öz’den kopup gelen başkalarının duygu çırpınışlarıdır.

Musikimizde öyle şarkılar vardır ki; onların anılar diyarından bugüne seslenişleri bile, bizlerde kutsal bir mâbetten dışarıya sızan ışıltıların derinliği hissini yaratırlar. Aynı zamanda bu şarkılara dair öyle dinleyiciler vardır ki; onlar, yüreklerimizin derinlerinde bıraktıkları izleri hep taze ve sıcacık tutarlar. Tıpkı bu âleme insan olarak gelmiş, koca bir cihan olarak aramızdan ayrılmış olan Atatürk gibi…

 Abdullah Şevki Öztekin’in “Atatürk’ün Sevdiği Şarkılar, Türküler, Zeybekler ve Marşlar” adlı önemli çalışmasında satırlar arasında gezinirken, Atatürk’ün hayatının her döneminde büyük önem verdiği musikiyle, ilk olarak doğduğu topraklar olan Selânik’te tanıştığını görüyoruz. Özellikle delikanlılık çağlarında iken arkadaşlarıyla birlikte gittiği, Türk Musikisi eserlerinin icra edildiği lokaller bizlere önemli ipuçları sunuyor. Bu vesileyle, Atatürk’ün Selânikli Ahmet, Kanunî Fethi, devrin ünlü hanendelerinden Mustafa ve Necmi Beyleri dinleyerek Türk musikisiyle yoğun bir gönül bağı kurduğunu anlıyoruz. Ayrıca araştırmacı ve incelemeci kişiliği sayesinde özellikle Rumeli Türkülerini yalnızca söylemeyi öğrenmekle kalmayıp, aynı zamanda hayatı boyunca çevresindekilere öğrettiği bilgisine de ulaşıyoruz.

Atatürk’ün müzik bilgisi konusunda yine aynı kitaba da alınan Burhanettin Ökte’den naklen Sadi Yaver Ataman’ın aktardıklarına bir göz atalım:

 “Mustafa Kemâl  Atatürk Harp Okulu’nda iken, okulda bir musiki topluluğu kurmuş ve bu toplulukta bizzat şarkı söylermiş. Ünlü besteci Giriftzen Asım Bey, o tarihlerde bu topluluğa musiki öğretmenliği yaparmış. Sınıf arkadaşlarından Selânikli Tevfik Bey, Köprülü İsmail Hakkı Bey, emekli  süvari albayı Arif Bey, bir üst sınıftan Suat Bey ve bazı gençler uygun zamanlarda toplanırlarmış. Böyle zamanlarda Selânikli Tevfik Bey kendilerine eser geçer, Hakkı Bey ve Suat Bey ud, Arif Bey ney çalar, Atatürk de bu amatör fasıl grubunun içinde okurmuş. Bilhassa Giriftzen Asım Bey’in iki şarkısını, Civan Ağa’nın nihavent makamında bir şarkısını, Sabâ ve Bestenigâr makamında yedi sekiz şarkıyı çok iyi bilir ve değme hanendenin okuyamayacağı şekilde usulüne ve üslûbuna göre icra edermiş. Atatürk’ün Asım Bey’den musiki dersi aldığını bu müşahedeye ekleyince, bir hakikat ortaya çıkıyor ki; kendisi Türk Musikisini bizzat öğrenmiş ve zaman zaman çevresine öğretmiştir.”  (1)   ( 2)

Atatürk’ün musikimize olan ilgisi ve bu konudaki bilgi birikimi pek çok kaynak aracılığıyla açığa çıkmaktadır: Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı tarafından yayımlanan “Atatürk’ün Not Defterleri –II” de kendisinin 1903 yılında, Harp Akademisinin ikinci sınıfındayken ve daha sonraki yıllarda öğrendiği bilgilere ve önemli bulduğu olaylara dair, el yazısı ile yazdığı notlar yer almaktadır. Bu notlar arasında aşağıdaki şarkıların sözlerinin bulunması dikkat çekicidir:

 -Sûzinâktan-  Cevheri ruhum musun ey melek- Tatyos Efendi

-Sûzinâktan-  Bir güna çeşmi cânân sûzinâk oldum yeter- Selânikli Ahmet

-Sûzinâktan-  Gözlerinden kıskanırken bir zaman dildârını- Bestekârı belli değil –

-Hicaz nakamından- Zülfüne dil besteler zülfü perişanın kadar- Astik Ağa- Güfte: Fuzuli. ( 3)

Konuyla ilgili hâtıralara değinmişken şimdi de Atatürk’ün Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliğini yapmış olan Hasan Rıza Soyak’ın, konuyla ilgili olarak  aktardıklarına  bakalım:

“Atatürk,  hususi meclislerinde çocukluğundan beri tesiri altında kaldığı alaturka musikiyi dinlemekten büyük zevk duyar, genellikle kendisi de tatlı sesiyle saza iştirak ederdi.  En çok sevdiği eserler:

-Rasttan  “Hâbı gâhı yare girdim arz için ahvalimi”

 - Uşşaktan “Cânâ rakîbi handân edersin, ben bî nevayı giryan edersin”

-Hicazkârdan “Mani oluyor hâlimi takrire hicâbım, üzme yetişir firakınla harabım”

 -Şedarabandan “Badeyi vuslat içilsin kaseyi fağfurdan, bir ilahi neşe doğsun nağme-i tamburdan”

- Sûzinâktan “ Sen bezmimize geldiğin akşam neler olmaz”

- Bestenigârdan “Kaçma mecburundan ey ahuyu vahşi ülfet”

- Bestenigârdan “Gayrıdan bulmam teselli sevgilim, sendedir divâne gönlüm, sendedir” şarkıları ile, bütün Rumeli ve serhat türküleri idi. Bilhassa bunlardan “Vardar Ovası” ve “Pencere açıldı Bilâl oğlan, piştov patladı” yı çok sever ve coşkuyla söylerdi.” (4)

Hasan Rıza Soyak’ın aktardıklarını destekleyici nitelikteki pek çok örneğe rastlamak mümkün. Buradan yola çıkılarak denilebilir ki: Atatürk’ün ruhuna en fazla işlemiş olan musiki, çocukluğunda ve ilk gençliğinde işitip öğrenmiş olduğu türküler veya türkü tarzındaki ezgilerdir. Kendisi bilinçaltına yerleşmiş musiki hazinelerine her zaman ayrı bir önem vermiş, özellikle  bunların kaybolup yok olmadan Türk Musikisine kazandırılmasını sağlamıştır. Örneğin; yukarıda adı geçen “Bilâl Oğlan” türküsü Atatürk’ün not ettiği türkülerdendir  ve onun sayesinde musikimizdeki yerini almıştır. Benzer şekilde “Manastır Türküsü” de yine Atatürk’ün kendi notları arasından alınarak musikimize kazandırılmıştır. Atatürk’ün bütün askerlik hayatı boyunca bir cepheden ötekine koştuğu, köyünden-ocağından uzak kalmış, gurbet özlemiyle yanıp tutuşan çileli askerlerin arasında geçirdiği yıllar zarfında, o askerlerin zaman zaman gönüllerinden kopup gelen bozlaklarını, mayalarını, uzun havalarını dinlediği düşünüldüğünde tüm bu gayretine şaşırmamak gerekir.

 Bu yüzdendir: “Bir incecik yolum gider Yemen’e” ağıtını dinlerken içlenmesi.

 Bu nedenledir: 1930’da “Şarkın anlayamadığımız bir kısmı varsa, o da onun musikisidir.”diyen Alman gazeteciye sert bir şekilde “Bizim hakiki musikimiz ancak Anadolu halkında işitilebilir!” diye cevap verişi.

 Benzer şekilde, 1935 yılında Yalova’da sofrasında ud çalan Muhittin Baha Pars’a “Bu parçalar atalarımızın yâdigârı eserlerdir, bunların kaybolmamaları lâzım.” diyerek bu konudaki titizliğini dile getirişinde de aynı kıymet veren sahiplenme duygusu saklıdır.

Biraz daha gerilere gittiğimizde, 1925 yılında İzmir’i ziyareti sırasında Gazi Mustafa Kemâl’in İzmir Kız Öğretmen Okulu öğrencilerine sorduğu soruyu ve buna kendisinin verdiği cevabı duyar gibi oluyoruz:

-“Hayatta musiki lâzım mıdır?

- “Hayatta musiki lâzım değildir. Çünkü hayat musikidir. Musiki ile ilgisi olmayan varlıklar insan değildirler. Eğer söz konusu olan hayat insan hayatı ise musiki mutlaka vardır. Musikisiz hayat zaten mevcut olamaz. Musiki hayatın neşesi, ruhu, sevinci ve her şeyidir.” (5)

Atatürk’ün musiki anlayışı,  rengârenk bir mozayiği andırıyordu. Türk musikisine olan düşkünlüğü elbette ki bambaşkaydı. Ancak bunun yanısıra batı musikisine karşı  duyduğu hayranlığı da dikkate değer niteliktedir. Kendisinin çok severek dinlediği eserlerin arasında özellikle “Tosca Operası”nın ayrı bir yeri vardır. Bu operadan, opera tarihinin en güzel aşk aryalarından biri olarak bilinen Cavaradossi’nin  üçüncü perdedeki  “E lucevan  le stelle” adlı  ünlü aryasını, bir defasında keman sanatçısı  Prof. Necdet Remzi Atak’a art arda onbeş kez tekrarlattığı ve Atatürk’ün  eseri kısık ve duygulu sesiyle söylerken, gözlerinden sicim gibi yaşların aktığı anlatılır. (6)

Konuyla bağlantılı olarak dikkate değer nitelikteki örneklerden birini hatırlayalım şimdi de:

Türk-İran dostluğunun gelişmesine ayrı bir özen gösteren Atatürk, İran Şahı Rıza Pehlevi’nin Ankara’ya gelmesi kesinleşince, Türklerle İranlıların soy ve kültür bakımından kardeş olduğunu, sırf bir mezhep savaşı yüzünden ayrıldıklarını belirten bir piyesin yazılıp, bunun opera olarak oynanmasını ister. Bu amaçla, dönemin Millî Temsil Akademisi (Devlet Tiyatroları) ve Güzel Sanatlar Müdürü Münir Hayri Egeli’yi çağırır ve Şahın gelmesine bir aydan az bir zaman kalmasına rağmen, kendisine bir operanın yazılması, bestelenmesi ve oynanmasına yönelik olarak isteğini iletir. (7)

Ankara ve İstanbul’daki müzisyenler adeta seberfer edilir. İzmir’e gitmekte olan Ahmet Adnan Saygun, trenden indirilerek Ankara’ya getirilir. İstanbul’dan konservatuvar hocası –soprano Nimet Vahit Hanım ve tüm orkestra getirtilir. Yine Ankara’dan Musiki Muallim Mektebi elemanları bulunur.  Opera bünyesinde  koro, bale ve orkestranın oluşturulması için büyük bir çaba harcanarak, librettosu Münir Hayri Egeli’ye, bestesi Ahmet Adnan Saygun’a ait olan “Özsoy Operası” kısa sürede  bitirilerek 19 Haziran 1934 tarihinde Ankara Halkevi’nde,  başarıyla temsil edilir.

Özsoy Operası,  20 gün içinde bestelenen ve sahneye konulan ilk opera olması nedeniyle müzikçiler tarafından bir “Türk Mucizesi” olarak adlandırılmaktadır. Bundan bir yıl sonra da Devlet Operası kurulmuştur.

Bu örnek, Atatürk’ün batı musikisine olan bakış açısını  açık bir şekilde gözler önüne sermektedir. Bu sayede, evrenselliğe ulaşabilecek nitelikte Türk Ulusal Musikisi hayâlini kurarken, Türk ruhundan süzülen duygu, düşünce ve özlemlerin;  iyilik , güzellik ve sevgi yolunda bütün insanlığın gönlünde ve aklında yankısını bulması emelini taşıdığı sonucuna varmak mümkündür.

Musiki öylesine derinliklerle dolu ve  insan ruhunu aydınlatıcı bir özellik taşır ki; bunu tam anlamıyla dile getirebilmek hâyli zordur. Birer his yumağı olan yürekleri inceliklerle, güzelliklerle ve huzurla yıkayıverir her bir nota. Notalara eşlik eden sözcüklerin ışıltısıysa, engin diyarlarda gezintilere davet eder benlikleri. İnsan denilen varlık, özünde hassastır, duygu yüklüdür. Sert mizaçlı olduğu söylenen insanlar bile, ne kadar gizlemeye çalışırlarsa çalışsınlar, an gelir özlerindeki varlığın kendilerine hissettirdiği en duyarlı hâllerine teslim olmaktan kendilerini alamazlar. Atatürk de böyle biri olarak biliniyordu yakın çevresinde. “Necla Kitay Yazıcıoğlu’nun “Atatürk’ün Bilinmeyen Hassas Yönleri” adlı çalışmasında pek çok satır gibi dikkatimizi çeken ifadelerden biri şöyledir:

“Manevi kızı Âfet İnan Atatürk’ü çok yakından tanıyan biri olarak, onun “ Gözyaşları zaaf alâmetidir.” dediğini söyler. Fakat ekler ve der ki: “Ancak bu zaafın insan hislerinin bir göstergesi olduğundan kim şüphe edebilir?” (8) 

Çeşitli kaynaklardan bugüne aktarılanları incelediğimizde, Atatürk’ün de, bu insanî zaafa boyun eğmiş ve hayatının pek çok döneminde sevinç ve keder gözyaşları dökmüş olduğunu görüyoruz. Konuyla ilgili olarak, küçük bir anıyı birlikte okuyalım:

Son derece duygusal bir insan olan Atatürk, Florya Deniz Köşkü’nde Hafız Yaşar ve Selahattin Pınar’ın sanatçı konuklar olarak ağırlandıkları bir gece, okunan şarkıları dinlerken ağlamaya başlamıştır. Ertesi sabah Sabiha Gökçen Atatürk’e dün gece neden ağladığını sormadan edemez. Ancak Atatürk, sigarasından derin nefesler çeker ve hiçbir açıklamada bulunmadan Yaveri Cevat Abbas’a doğa gezintisine çıkmak üzere otomobili hazırlatmasını söyler.Yanına Cevat Abbas’ı ve Sabiha Gökçen’i alır, birlikte yola koyulurlar. Doğayı seyredip, kuş seslerini dinledikten sonra birdenbire yaverine dönerek:

 “Cevat” der, “Biz Anadolu’ya çıktığımızda hep bir ağızdan bir marş söylerdik, hatırlıyor musun?”

 Yaver cevap verir:

“Hatırlamaz olur muyum Paşam, “Dağ başını duman almış.” ”

 Bunun üzerine Atatürk, Sabiha Gökçen ve Cevat Abbas hep birlikte bu marşı söylemeye başlarlar. Ama en coşkulu söyleyeni Atatürk!…

 Marş bitince Atatürk  hüzünlenir ve gözleri dolar. Ardından Sabiha Gökçen’e dönerek şöyle der:

 “Gökçen, ben bu toprakları seviyorum, yurdumun topraklarını, dağlarını, taşlarını. Gökyüzünü, havasını seviyorum. İnsanlarını seviyorum memleketimin. Köylüsünü, çiftçisini, işçisini, balıkçısını, çobanını, sanatçısını, gencini, ihtiyarını, tüm insanlarını seviyorum memleketimin. Bazı şarkılar bana bu insanlardan bir gün kopacağımı hatırlatıyor. Onlardan uzak düşeceğimi. Bir gün onlarla olamayacağımı. İşte o zaman, şarkının sözleri ne olursa olsun içime bir ateş düşüyor. Sonradan gözyaşı olarak akıp gidiyor. Unutma; Mustafa Kemâller de insandır ve onlar da zaman zaman şu ya da bu nedenlerle ağlamak isterler.” (9)

“Gözler yaşarmadıkça gönüllerde gökkuşağı olmaz” diye bir söz vardır. Gözpınarlarınız, hislerinize ne kadar derin duyarlılıkla karşılık veriyorsa ve yaşamı algılayışınız ne kadar yüreğinizin derinliklerinden çıkıp zihninize taşınıyorsa bilin ki; siz o kadar insansınız…

Atatürk de  sahip olduğu tüm kimliklerinin yanısıra yüreğinin derinliklerinde naif bir insandı. Sanatın inceliklerini özellikle  musikimizin güzellikleri aracılığıyla yaşamına kolaylıkla katabilen bir yapıya sahipti. Bu güzellikleri derinden algılarken, insanî hislerinin açığa çıkmasına çoğunlukla izin verirdi. Özellikle kültümüzün en güzel örnekleri olan türkülerimiz kendisinde apayrı bir ruh hâli yaratır ve onu ağlatırdı:

 “ Alıverin bağlamamı çalayım.”

“ Çalayım da zâri zâri ağlayım.”

“ Bir mendil ver gözyaşımı sileyim.”

“Ağlaya ağlaya  ah yüreğime kan doldu.

“Siyah da zülfün pembe yanak üstüne bend oldu.”

Yakın çevresinde bulunanların, günümüze ulaşan yazılı aktarımlarından anlaşılıyor ki: Atatürk bu türküye karşı çok duyarlıydı. Özellikle son iki mısraya geldiği zaman sesi değişir, gözleri yaşlarla dolardı. (10)

 Atatürk, çok sevdiği Türk musikisini sofralarından, kütüphanede çalıştığı zamanlarda gramofonundan ve Dolmabahçe Sarayı’nda hasta yatağında son günlerini beklerken bile bir an olsun başucundan eksik etmemiştir. Öz musikimizin yanında, batı uygarlığının müziğinin de gelecek kuşakların müziği olduğuna inandığından Cumhuriyet’in ilânından bir yıl sonra, yukarıda da sözünü ettiğimiz gibi Ankara’da Musiki Muallim Mektebi’ni kurmuştur. İlerleyen yıllarda bu kurum yine Atatürk’ün isteğiyle Ankara Devlet Konservatuvarı adını almış ve böylece batı müziği modern Türkiye Cumhuriyeti’nde eğitim yoluyla yaygınlaştırılmaya başlanmıştır.

Sırası gelmişken, bir dönem radyoda Türk müziğinin yasaklanması konusuna da kısaca değinmekte yarar vardır:

Radyo yayınlarında kendi musikimiz yerine batı müziğine  yer verilmesi, gerçekleşme sırası tam olarak bilinmemekle beraber iki olay nedeniyle gerçekleşmiştir. Şöyle ki:

Yaşar Okur’un anılarından alınan ilk olaya göre: Atatürk İstanbul’a geldiği zaman sıklıkla fikir sofralarında dostlarıyla beraber oluyordu. Yine böyle bir akşam Vali Muhittin Üstündağ’ın Avrupa’dan Atatürk için getirmiş olduğu büyük, çift hoparlörlü, kütüphane şeklindeki radyo salonun bir köşesinde görülmekteydi. Atatürk yardımcısı Nesîp Efendiyi çağırdı:  (11)

 “Aç şu radyoyu bakalım Nesîp Efendi!”

 O günlerde İstanbul radyosu Yeni Postane üstünde faaliyette idi. Nesîp Efendi radyoyu açtı. Sarayın o büyük salonu ve avizeler yankı yapıyordu.Tesadüfen programda Atatürk’ün pek sevdiği nihavent faslı çalıyordu. Atatürk:

 “Yaşar bey, nihavent faslını beğendin mi? Güzel çalıyorlar mı?” diye sordu. “Evet Atam, pek güzel.”deyince Atatürk bu defa Cevat Abbas’ı çağırdı:

“Radyo evine telefon et, nihavent faslı devam etsin.”diye söyledi ve fasıl bir saat kadar devam etti. Nihavent faslının ardından iki bayan sanatçı solo olarak şarkılar okumaktaydılar. Bir şarkının meyanında bir karışıklık oldu. Şarkıya başka sesler ve öksürükler karıştı. Atatürk  bu hâli görünce, sinirlenerek elini masaya vurdu: “Mikrofon başında bu ne rezalet efendim!”diyerek radyoyu kapattı. İçişleri Bakanı Şükrü Kaya Bey yanında oturmaktaydı. Kendi aralarında bir şeyler konuştular.  Atatürk:

“Yaşar Bey,bir gazel okuyunuz” dedi. Gazeli tekrar tekrar okuttu. Fena hâlde hiddetlenmişti. Bu arada eski başyaveri Salih Bozok sofradan kalktı ve radyo evine telefon etti. Yarım saat sonra radyo evinden Kemâni Reşat Bey’i gönderdiler. Kemâni Reşat Bey, elinde kemanıyla salondan içeri girdi. Atatürk’ün elini öperek sofraya oturdu. Atatürk’ün hiddeti hâlâ geçmemişti. Reşat Bey’e sordu:

“Nedir bu rezalet, ayıp değil mi? Bütün dünya dinliyor.”

 Reşat Bey susuyor ve “Ne olacak, ne yapayım?” der gibi önüne bakıyordu.

Atatürk Reşat Bey’e:

“Bir taksim yapınız.” dedi.

 Reşat Bey de bir rast taksim yaptı. Taksim biter bitmez Atatürk “Hâbgâh-ı Yâre Girdim Arz İçin Ahvâlimi.” şarkısını söylemeye başladı. Ancak Reşat Bey şarkıyı Atatürk’ün istediği gibi çalamadı ve “Bizim bildiğimiz şarkı böyle değil.” dedi.

Rast perdesinden bestelenen bu şarkıyı Atatürk, mahûr perdesinden okurdu. Selahattin Pınar ve Kemanî Nubar Beyler sofrada bulundukları zaman eseri Atatürk’ün okuduğu gibi çalarlardı. Oysa Reşat Bey onun bu tarafını bilmediğinden kararsız kaldı ve kemanını önüne koydu. Olanlar üzerine Atatürk’ün iyiden iyiye canı sıkılmıştı. Ardından yardımcıları aracılığıyla Reşat Bey dışarıya çağırılarak radyo evine geri gönderildi.Bunun üzerine Salih Bozok, Atatürk’ün sinirini yatıştırmak için  radyo evine ikinci kez telefon etti. Önce Kemençeci Kemâl Niyazi Bey, ardından da Selahattin Pınar ve Kemanî Nubar Beyler Atatürk’e eşlik etmek üzere çağrıldılar. Kemâl Niyazi Bey, gayet güzel bir taksimle Atatürk’ün sinirini yatıştırdı. Biraz sonra Selahattin Pınar, Kemâl Niyazi ve Kemanî Nubar Beylerin katılımıyla bir hüzzam faslı yapıldı. Sabah güneşi doğuncaya kadar neşe ile fasıl devam etti. O geceden itibaren İnce Saz Heyetinin radyodaki görevine son verildi. Yalnızca halk türkülerinin çalınmasına izin verildi.

 Ankara’da yaşanan ve yasağı farklı şekilde yansıtan ikinci olay ise şöyledir:

Atatürk bir gün:

“Nedir bu radyonun hâli, hep alaturka hep alaturka? Hem de hepsi ağlayan, inleyen şarkılar. Kaldırın şunları!” emrini verir ve devam eder:

“Bu milletin sevinç ve neşe hakkıdır.”

Ancak bu işte aşırıya kaçılır ve Ankara Radyosu’ndan bütün alaturka yayınlar kaldırılır. Aynı akşam Çankaya’daki sofrasında her zamanki gibi Cumhurbaşkanlığı Fasıl Heyeti de vardır. Atatürk onlardan “Manastırın ortasında Var Bir Havuz” şarkısını ister. Bunun üzerine dostu ve arkadaşı Nuri Conker:

“İmam verir talkını kendi yutar salkımı. Sen radyodan alaturkayı kaldırdın, kendin de alaturka çaldırma bakalım.” der.

Gözleri parlayan Atatürk ona şöyle yanıt verir:

“Biz kötü yetiştirilme ve ihmaller nedeniyle buna alışmışız. Kendimizi kurtarmayabiliriz. Fakat gelecek nesillere kendi kötü alışkanlıklarımızı aşılamaya hakkımız yok.” (12)

Ancak Atatürk’ün bu atılımı ne yazık ki, oldukça yoğun tepkilere yol açmış, yakın çevresi dahil birçok kimse bu duruma çok üzüldüklerini belirterek, Türk Müziği duyamamaktan kulaklarının paslandığını söylemekten çekinmemişlerdir. En yakınları bile Atatürk’ün radyodaki Türk Müziği yayınlarını yasaklamasına neden olan şeyin Türk Müziğinin kendisi değil, niteliği olduğunu bir türlü anlayamamışlardır.

O dönemde, radyodaki eserlerin icrasında doğru dürüst nota dahi bilmeyen sâzendelerin olması ve sesiyle tam anlamıyla yetkin olmayan hânendelerin radyo bünyesinde yer alması önemli bir sorundu. Üstelik bu şekilde devam edilmesi, musikimizin hem yurt genelinde hem diğer medenî  memleketlerde tanıtılması ve yayılmasında büyük bir tehlikeyi beraberinde getiriyordu. Birkaç kıymetli sanatçı tarafından okunan ve çalınan klasik eserler dışındaki bütün alaturka şarkıları, çocuklara dinlettirmemek için radyoların kapatıldığı bir dönem söz konusuydu. Türk musikisinin geriliğini bütün dünyaya yaymaktan başka bir işe yaramayan radyo, eğer istenilseydi sevilen, millî motiflerle bezenmiş, Türk inkılâbından gerekeni almış mükemmel bir yapı kazanabilirdi. Besteci kimliğiyle de bilinen Doktor Şevket Uludağ’ın 1934 yılında bir gazetede yayımlanan“Musikimizin Yükselmesinde Radyonun da Kabahati Vardır!” başlıklı makalesinde konuya dair benzer ve ayrıntılı değerlendirmeler yer almaktadır.

Buradan da anlaşılıyor ki:

Milletinin çıkarlarını daima birinci plâna alan Atatürk, alaturka musikiyi çok sevdiği hâlde önce batı müziğinin gelişmesine olanak sağlamaya yönelik önlemler almıştı. Ancak  daha sonra gördü ki; bu önlemler milletinin ruhunu incitmektedir. Bu incinmeyi telâfi etmek gerekmektedir.

Hâl böyle olunca, Atatürk çok sevdiği milleti için müzik alanında atılan adımlardan vazgeçilmesi gerektiğini farkederek, 6 Eylül 1936 tarihine kadar süren, radyoda Klâsik Türk Müziği yayın yasağını zarif bir şekilde kaldırmıştı. Hattâ bir gece sofrasındaki konuklar arasında bulunan bestekâr Sıtkı Bey’in ud ve tamburunu, eşi Vasfiye hanımın sesi eşliğinde dinledikten sonra kendilerine: “Gidip İstanbul ve Ankara Radyolarında birer konser veriniz.” diyerek radyolardaki yayın yasağının sona erdiğini dile getirmiştir.

Buna ilâve olarak, Burhanettin Ökte’nin aktardığı “Ata’nın Şeref Verdikleri İlk ve Tek Konser” başlıklı anısı, aslında Atatürk’ün hatasından nasıl döndüğünün bir kanıtı niteliğindedir. Şimdi bu anıyı aktaralım:   (13)

Atatürk, Cumhurbaşkanı olduktan sonra hiçbir konsere gitmezdi. Yerli veya yabancı sanatkârları huzuruna davet ederek dinlerdi. Bu alışkanlığına karşılık, Melek Erdik’in Ankara’da konser vermesi için gerekli olan bütün şartları bizzat hazırlayarak, sanatçıya hediye ettiği buketleri sahneye yâverleri aracılığıyla göndermek gibi çok ince bir jestte bulunmuştu. Ayrıca bu konseri şereflendirerek sanat tarihimizde önemli bir iz bırakmıştı. Çünkü Atatürk’ün Melek Erdik’in konserine bizzat gitmesinin tek nedeni, müziğimize yönelik olarak milletini inciten tavrın zarif bir şekilde telâfisinden başka bir şey değildi.

Ancak daha sonraları Atatürk, Vasfi Rıza Zobu’ya müzik devrimi konusunda yapılanların kendi düşündüğü şeyler olmadığını  şu sözlerle anlatacaktır:

“Ne yazık ki benim sözlerimi yanlış anladılar. Ben demek istedim ki: “Bizim seve seve dinlediğimiz Türk bestelerini onlara da dinletmek çaresi bulunsun. Onların tekniği, onların ilmiyle, onların sazları, onların orkestraları ile… Biz de Türk müziğini milletlerarası bir sanat hâline getirelim.”Türk’ün nağmelerini kaldırıp atalım da, sadece batı milletlerinin hazırdan müziğini alıp kendimize mâl edelim, yalnızca onları dinleyelim” demedim. Yanlış anladılar sözlerimi, ortalığı öyle bir velveleye verdiler ki, ben de bir daha lâfını edemez oldum.” (14)

Atatürk’ün esprili kişiliğinin musikimize yansıyan ışığını izlerken, bugün bile okuduğumuzda veya dinlediğimizde yüzümüzde tebessüm yaratan anılar da vardır:

Sene 1937. Atatürk Dolmabahçe Sarayı’nın denize bakan balkonunda sabah kahvesini içiyor. Yağız bir kayıkçı, kürekleri aheste aheste çekerek sarayın önünden geçiyor. Yanık yanık, bir şarkı okuyor:

“Sarı kurdelem sarı
Dağlara saldım yâri
Dağlar kurbanın olam
Tez gönder nazlı yâri
Yandım hey  vallah  yandım  esmerim
Ben esmeri badem ile fıstık ile beslerim.”

Kayıkçının gür sesi sarayın pencerelerine doğru perde perde, dalga dalga yayılıyor. Atatürk bu melankolik melodinin tesirinden dakikalarca kurtulamıyor. O gece sofrasındaki musiki meclisinde yer alan Safiye Ayla’ya dönerek:

“Bu sabah balkonda kahve içerken bir sandalcının ‘Sarı kurdelem’ diye tutturduğu şarkıyı dinledim, melodi çok hoşuma gitti.” diyor.

Ardından bu şarkıyı o gece üç defa tekrar ettikten sonra Selahaddin Pınar’a soruyor:

“ Bu şarkının bestekârı kimdir?”

“ Fahri adında bir genç paşam.”

“ O halde bestekârından da dinleyelim bu şarkıyı.”

Bunun üzerine Malatyalı sanatçı Fahri Kayahan Atatürk’ün huzuruna çağırılıyor. Fahri Kayahan Atatürk’ün huzuruna gidiyor, ellerine sarılıp öpüyor. Kendisine  aralarında  Nubar Tekyay, Şükrü Tunar Necati Tokyay, Selahaddin Pınar ve Safiye Ayla’nın da bulunduğu musiki heyetinde yer gösteriliyor. Ortadaki masanın üzerinin fındık, fıstık ve bademle dolu olması  bestekârın dikkatini çekiyor.

“Haydi” diyor Atatürk, “İşte fıstık, işte badem. Başla bakalım.”

Fahri Kayahan şarkısını “Ben esmeri badem ile fıstık ile beslerim” diye bitirince Atatürk esprili bir şekilde mırıldanıyor:

“Ben olsam kaymakla beslerim.”

Atatürk, tüm unvanlarından soyutlanmış bir şekilde düşünüldüğünde;  özüyle, sözüyle, yüreğinde taşıdığı  tüm insanî duygularla herkes gibi insan olmanın asaletini taşıyordu.  Bundan dolayı mutlu ve neşeli olduğu anların yanında, gönlündeki kırıklıkların ve hüznün ucundan kıyısından günışığına çıktığı anılarıyla da  dikkatimizi çekmektedir:

Örneğin; zaman zaman musiki sofralarında yer alan Selahattin Pınar’dan bir gece  “Anladım, Sevmeyeceksin Beni Sen Nazlı Çiçek” adlı şarkıyı  söylemesini ister. Bu şarkı bittikten sonra da hemen ardından  “Gel, Gitme Kadın” şarkısını ister ve güftedeki “kadın” sözcüğünün kendisini rahatsız ettiğini söyleyerek,  Selahattin Pınar’dan kaba bulduğu bu ifadeyi değiştirerek şarkıyı söylemesini rica eder. Hattâ bu hâtıraya dair pek çok  kaynakta  Atatürk’ün Selahattin Pınar’a  “hanım” sözcüğünü önerdiğinden bahsedilir. Ancak sanatkâr, şarkının güftesinden  ödün vermeyeceğini söyleyerek Atatürk’ü  ikna etmeyi başarır.

Bu şarkıyı başka şarkılar izler ve son şarkının, son dizesinde Atatürk artık daha fazla dayanamaz: “Karşında esirim, bana düşman gibi bakma” sözleriyle  birlikte gözleri yaşarır ve masadan kalkar gider. Sofrada bulunanlar şaşkınlık içinde kalırlar. Müzik sona ermiştir. Sohbet hâlâ devam etmektedir. Atatürk bir süre sonra yeniden masaya döner. Eliyle Selahattin Pınar’ın yanağını okşayarak:

“Selahattin Bey, sizin ve sofranın keyfini biraz kaçırdım, kusura bakmayın.” der ve yerine oturur.

 Benzer şekilde  “Mâni Oluyor Hâlimi Takrire Hicâbım” şarkısıyla ilgili olarak da yine Atatürk’ün eseri dinlerken ve söylerken  çok duygulandığından bahsedilir.

“Atatürk’ün en sevdiği şarkı hangisiydi?” diye mi sordunuz?

 Kızkardeşi Makbule Atadan’ın konuyla ilgili değerlendirmesi  yıllar öncesinden bizlere ışık tutuyor ve  “Cânâ rakîbi handân edersin” şarkısı çıkıveriyor karşımıza.

“Emin olun bu şarkıda ben her şeyimi, hâtıralarımı ve tek kelime ile kardeşimi bulurum. Unutulur mu bu?..  Ne güzel, ne unutulmaz günlerdi onlar! Şimdi tatlı ve unutulması artık mümkün olmayan bir hayâl, ebedî bir hâtıra oldular.” (15)

Görüldüğü gibi bu şarkının Atatürk’ün yaşamında apayrı bir yeri olmuştur.

Bunun yanısıra bazı şarkıların Atatürk’te bıraktığı izler farklı anılara konu olacak kadar önemliydi. Bu anılardan biri kendisinin Münir Nurettin Selçuk’la ilgili olarak yaşadıklarına temas eder: (16)

Bir tren seyahati sırasında Atatürk, yanında bulunan Fahrettin Altay Paşa ile sohbet ederken kütüphanecisi Nuri Ulusu’dan gramofona bir plak koymasını ister. Nuri Bey plakların arasından rastgele birini seçerek gramofona Münir Nurettin Selçuk’un bir plağını koyar. İlk sesin duyulmasıyla birlikte Atatürk, hemen bunu kapatmasını ve başka bir plak çalmasını ister. Münir Nurettin Bey’in Atatürk’ün sevdiği ve takdir ettiği sanatçılardan biri olduğunu çok iyi bilen oniki yıllık kütüphanecisi Nuri, bu duruma çok şaşırır ve hemen plağı Safiye Ayla ile değiştirir. Bunun üzerine Atatürk şöyle der:

“Tamam, bu çok iyi oldu. Bak bakalım, Münir Nurettin’in ne kadar plağı varsa hepsini çıkar ve bana ver.”

 Plakları gözden geçiren Nuri, bulduğu 3-4 plağı Atatürk’e verir. Bunun üzerine Atatürk, herkesin gözleri önünde plakları tek tek trenin camından dışarı fırlatır. Ardından “Ooooh be!” diyerek kahvesini içmeye ve sohbetine devam eder.

Ankara’ya döndükten sonra plakların neden fırlatıldığını çok merak eden çalışanları bunu Atatürk’e sormaya karar verirler. Ancak bu soruyu sorabilmek için onun keyifli bir ânının yakalanması konusunda hepsi hemfikirdir. Sonunda bu iş, onun yanında onüç yıl boyunca geceli gündüzlü çalışan Başsofracı İbrahim Ergüven’e düşer. Çünkü Atatürk’ün en keyifli anları çoğu zaman sofra başında geçen anlarıdır.

Sonunda bir fırsatını yakalayan İbrahim sorar:

“Paşam, o gün trenden Münir Nurettin’in plaklarını neden attınız? Çok merak ettik.”

Gülmeye başlayan Atatürk:

 “Çok mu merak ettiniz?” der. Peki anlatayım:

“Ters bir zamanıma geldi herhalde. O sıralarda ona biraz kızmıştım ama yine de bunu yapmamalıydım. Hatırlıyor musunuz, hani bir gece kendisi Dolmabahçe’ye gelmişti, sofrada güzel güzel şarkı söylerken ben de ona eşlik ediyordum ki, bir süre sonra şarkısını kesti ve yanıma gelerek hiç kimsenin duyamayacağı şekilde: “Lütfen benimle beraber söylemeyin, şarkıyı bozuyorsunuz, ben de rahat söyleyemiyorum.”  demez mi? Belki kimse sezinlemedi ama o an ben nasıl kendime engel oldum ve ters bir şey söylemedim, hâlâ şaşarım. Ne olacaktı yani, tabi ki şarkı bizim işimiz değil, ama o an keyiflenmişiz, söylemeye çalışıyorduk, beyefendiyi pek rahatsız etmişiz. Ona o gece çok kırıldım, hem de pek çok. O an kendimi ikinci sınıf bir insan olarak hissettim. Bu, benim kimliğime uyan bir durum değildi. İşte olay budur. Şimdi rahatladınız mı? Yahu ne meraklı adamlarsınız!” diyerek soruyu yanıtlar.

Bu olayın üzerinden bir süre geçtikten sonra, bir akşam Dolmabahçe Sarayı’ndaki bir davete  Münir Nurettin’i de çağırır. Ama o gece kendisinden hiç şarkı istemez. Çünkü bunun altında bir yandan o  şarkı söylerken farkında olmadan katılırım da, yine bir olay çıkar endişesi yatmaktadır. O gece kendisiyle sadece uzun uzun sohbet eder. (17)

Aynı olay, Fahrettin Altay Paşa tarafından da aktarılmıştır.(18)

Yine bir gece Bursa Çelik Palas Oteli’nde kurulan sofranın davetlileri arasında Münir Nurettin de vardır. Atatürk, kendisinden şarkı söylemesini ister. Münir Nurettin bu isteği kırmaz ve Atatürk’ün çok sevdiği şarkılardan biri olan “Şahane Gözler Şahane”yi söylemeye başlar. Bu şarkı vesilesiyle aralarındaki soğukluk böylece sona ermiş olur.

Bir yaz gecesi, başka bir sofrada  yine Münir Nurettin söylemeye başlar: “Cânâ Rakîbi Handân Edersin” ve diğer şarkılarla devam eder. Ardından türküler gelir ve  en sonunda da Atatürk’ün gazeli çok sevdiğini bildiği için güftesi Abdülhak Hamit’e ait bir gazeli okumaya başlar. Bunu dinleyen Atatürk çok duygulanır, gözleri yaşarır ve dalıp gider. Münir Bey’den eseri tekrar okumasını rica eder. Münir Nurettin okurken Atatürk de ona katılır ama bu kez çok yavaş, sessizce söylemektedir. Gazel bitince yerinden kalkarak sofrada bulunanlara şöyle der:

 “Beyler hepiniz, hepimiz belli zamanlarda belli yerlere, kademelere ve rütbelere rastlantı sonucu gelebiliriz ama sanatkâr olamayız. Çalışmakla sonradan sanatkâr olunmaz. O Allah’ın doğuştan insanlara verdiği bir lütûf, bir nimettir.” (19)

Görülüyor ki: Atatürk sanata ve sanatçıya büyük önem vermiş, onlarla ilişkilerini her zaman insanî değerler ölçüsünde sürdürmüştür. Münir Nurettin Selçuk dışında; Tanburi Selahattin Pınar, Kemanî Nubar Tekyay, Safiye Ayla, Hafız Yaşar Okur, Hafız Mehmet Bey, Hafız Ferit Bey, Hânende Udî Şevki, Tanburi Zühtü Bey ve Neyzen Burhanettin Ökte Atatürk’ün sofrasında ve gönlünde  yer etmiş saz ve ses sanatkârlarıdır.

Bu sanatkârlar içinde yer alan  Hafız Yaşar Okur’un “Atatürk’le Onbeş Yıl, Dinî Hâtıralar” adlı kitabında farklı bir konuya temas edilir. Bu anlatımlara göre: musikiyi çok geniş bir bakış açısı ve dağarcığındaki kapsamlı bilgilerle dinleyen Atatürk için dinî musikinin ayrı bir yeri vardı. Ramazanlara çok büyük bir önem verirdi. Ramazan gelir gelmez İncesaz heyeti Çankaya köşküne giremezdi. Kandil geceleri de saz çaldırmazdı. Sadece Hâfız Yaşar Okuyan Atatürk’ün huzuruna davet edilir, kendisine Kurân-ı Kerim’den bazı sûreler okutulurdu. Ayrıca yine Ramazan ayı boyunca Hacı Bayram-ı Velî ve Zincirlikuyu Camilerinde Atatürk’ün emriyle şehitlerimizin ruhuna  Hatm-i şerif okutulma alışkanlığı kazanılmıştı. Zaman zaman da rast makamından Kur’an ve Mevlid okutulurdu. Ağırlıklı olarak Yasîn Sûresi ve Süleyman Çelebi’nin Mevlid’inden  bölümlere yer verilirdi.

Şimdiye kadar anlatılanların yanısıra; dilerseniz, kulaklara yumuşacık nağmeler olarak akan musikiye eşlik eden dansın, Atatürk  açısından öneminden de  kısaca bahsedelim:

Dans, Atatürk’ün yaşamının vazgeçilmezlerindendi. Saadettin Kaynak’ın günümüze ulaşan aktarımları dikkate alındığında: Atatürk’ün dansetmek için daha çok alafranga musikiyi tercih ettiğini söylemek mümkündür. Ayrıca onun dans aşkının kökenleri çocukluk yıllarına kadar uzanmaktadır. Konuyla ilgili olarak Selanik’te mahalle ve okul arkadaşı olan Savaş İlbay’ın anılarında dile getirdiklerine bir göz atalım:

“Artık büyümüştük. Rüştiye öğrenimi yapıyorduk. Tatil zamanlarımızı biz daima oyunlarla geçirirken, Mustafa Kemâl azınlıkların serbest hayatından yararlanarak edindiği birkaç dostunun evine gider;  Fransızca öğrenir, o zamanın modasına göre polka, mazurka, kadril ve vals gibi bizlerin adını bile çok sonradan duyduğumuz salon oyunlarını öğrenir, dans ederdi.”

Bir başka arkadaşı Fuat Bulca ise Halil Efendi’den Fransızca dersi alıyordu. Mustafa Kemâl de Fransızca konuşmasını geliştirmek için  Fuat ile birlikte Halil Efendi’nin yanına giderdi. Halil Efendi’nin bir dans salonu vardı. Buraya gelenler Fransızca konuşuyorlardı. Mustafa Kemâl ve Fuat Bulca Fransızcalarını ve konuşmalarını geliştirmek için bu salona gitmeye başladılar. Mustafa Kemâl bu fırsattan yararlanarak batı danslarını öğrenmeye başladı. Kısa zamanda çok güzel dans eder hâle geldi.

Yine  İstanbul’da okumaya başladıktan sonra tatil için annesinin yanına gittiğinde boş durmayan Mustafa Kemâl, valsi iyice öğrendi. Okuldaki kasvetli havayı değiştirmek ve çağdaş bir subay olmak için Mustafa Kemâl kendince bir şeyler yapmaya çabalıyordu. “İleride kurmay subay olduğunuzda dans bilinmesi gereken şeyler arasındadır” diyerek arkadaşlarına vals öğretmeye başladı. Tenefüslerde öğrenmek isteyenlere dans dersleri verdi.

Tüm bu anlatımlar, Mustafa Kemâl Atatürk’ün yalnızca batı kültürüne yönelik danslarla ilgilendiği yanılgısına düşürmemeli bizleri. Çünkü “Sarı Zeybek” olarak da adlandırılan Atatürk’ün, özellikle efelere yönelik millî mücadele yıllarında başlayan ilgisi daha sonraki yıllarda da  sürmüştür. Zeybek oyunlarını çok seven Atatürk, balolarda ve davetlerde sık sık zeybek havası çaldırır ve kalkar oynardı. Bir defasında Celâl Bayar’a, “Atatürk, efelere ve zeybek oyunlarına neden bu kadar düşkün?” diye sorulmuş, o da, oyunda ellerin yukarı doğru açılarak sonra aşağı inişinin  kartal hareketini andıran ve gücün simgesi olan bir figür olmasından dolayı bunun, Atatürk’ün zeybek oyununa olan beğenisinde önemli bir faktör olduğunu söylemiştir.

Anlaşılan o ki: Atatürk’ün yaşamında efe ve zeybek kültürü büyük önem taşımaktadır. Belki de bu nedenledir:  hasta yatağındayken Halide Edip Hanım’ın “Efe’nin Hikâyesi” adlı yazısını Sabiha Gökçen’e okutarak acılarını hafifletmeye çalışması. Hattâ  benzer şekilde  Yörük Ali Efe’nin hikâyesiyle huzur bularak, sancılarını biraz olsun unutma yolunu seçmesi…

Sonuç olarak:

Atatürk, Anafartalar’da (Arıburnu’nda) askerlerine “Size ölümü emrediyorum.” diyecek kadar katı yürekli görünmesine rağmen, insanlara ve varlıklara karşı son derece şefkatli yapısı nedeniyle; sanatın en anlamlı ve özel dallarından biri olan musikiye hayatı boyunca kalbinde dikkate değer bir yer açmıştır. Geleneksel musikimizin zedelenmeden, özünden bir şey kaybetmeden geliştirilebilmesi konusunda önemli çalışmaların yapılmasını sağlamıştır. Tek amacı: Batı medeniyetinin musiki konusunda elinde bulundurduğu teknik olanaklarını ve birikimlerini musikimize katmak, özellikle Cumhuriyet sonrası ses ve saz sanatkârlarının veya sanatkâr adaylarının  daha nitelikli eğitimlere tabi tutularak, musikimizin kalitesini evrensel düzeye çıkarabilme düşüncesi olmuştur.Türk müziğinin dünyanın her tarafında dinlenilmesi ve bilinmesine yönelik arzusu kendisini yönlendirirken, bireylerin çabalarıyla toplumların gelişeceğine, toplumların bilgilerini ve uygulamalar konusundaki  donanımlarını birbirlerine aktarmaları yoluyla da dünyanın gelişeceğine dair güçlü inancı sayesinde  musikimize ayrı bir özen göstermiştir.

Türk müziği ses sisteminin 1933 yılında Sadettin Arel ve Dr. Suphi Ezgi’nin ortak çalışmasıyla ortaya çıkarılması, klâsik eserlerimizin ve türkülerimizin taş plâklara kaydedilmesi, yurt düzeyinde folklor araştırması yapılarak türkülerin tespit edilip notaya alınması ve “Yurttan Sesler” korosunun kurulması, Necip Celâl’in 1929 yılında Türk ezgileri ile ilk tangoyu bestelemesi, 1932 yılında Halkevlerinin kurularak ülkenin en uzak köşesindeki insanlara kadar müziksel bilgilerin götürülmesi, 1936 yılında bir konservatuvar açılması ve bu sayede modern dünyanın çaldığı evrensel müziğin Türk çocuklarına öğretilmesi, bununla ilgili olarak kurulan Cumhurbaşkanlığı Orkestrasının bir gemi ile yola çıkarak 17 ülkenin başkentinde konserler vermesi gibi gelişmelerin tamamı Atatürk’ün müziğimize verdiği değerin ve gösterdiği özenin bir sonucudur.

Öyle ki; yukarıda da bahsettiğimiz gibi 1934-1936 yılları arasında  geleneksel müziğin (o zamanki adıyla alaturka müzik)  radyolarda çalınmamasının sebebi, Türk milletinin çok sesli müziğe alıştırılmaya çalışılmasıdır. Atatürk duygularıyla geleneksel müziği tercih ettiği hâlde, aklı  kendisini evrensel müziğe yöneltmiştir. Bu amaçla Türk müziği, piyano ve viyolonsel gibi bazı batı sazları ile takviye edilmiştir.

Kültürümüze ve musikimize dair okuduğumuz kitaplarda, gözlerimizi hangi satıra çevirirsek o büyük insana ait bir anıya, bir parçaya rastlıyoruz.

Bu yazı, o satırları okurken her defasında saygı ve minnet dolu duygularla dolan kalem tarafından Büyük insan Atatürk’e ithaf edilmiştir.

 
KAYNAKÇA:

(1)  Sadi Yaver Ataman, Atatürk ve Türk Musikisi, Kültür Bakanlığı, Ankara 1991, s.66.

(2)    Oğuz Akay, Atatürk’ün Sofrası, Burhanettin Ökte’den naklen,İstanbul 2005,

(3)    T.C.Genelkurmay Başkanlığı, Atatürk’ün Not Defterleri-II, Ankara 2004

(4)   Hasan Rıza Soyak, Atatürk’ten Hatıralar, Yapı ve Kredi Bankası, T.C.50.Yıl Yayınları,İstanbul 1973, s.20-21

(5)    Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt I, Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Yayınları, Ankara 1961

(6)  Hacı Angı, Marşlarda- Türkülerde Atatürk, Angı Yayınları

(7)  Cemal Granda, Atatürk’ün Uşağı , Kristal Kitaplar-1, Pal Medya ve Org.Ltd.Şti., Ankara, Haziran 2007, s.306

(8) Dr. Necla Kitay Yazıcıoğlu, Atatürk’ün Bilinmeyen Hassas Yönleri, Sentez Yayıncılık, İstanbul 2008, s.84.

(9)   Ahmet Gürel,  Atatürk’ten Gençliğe Unutulmaz Anılar, Mayıs 2009

 (10) A. Adnan Saygun, Atatürk ve Musiki, Sevda-Cenap And Müzik Vakfı Yayınları:1

(11)  Halil Erdoğan Cengiz, Yaşanmış Olaylarla Atatürk ve Müzik: Riyaset-i  Cumhur İnce Saz Heyeti Şefi Binbaşı Hafız Yaşar Okur’un Anıları (1924-1938), Müzik Ansiklopedisi Yayınları, Ankara, 1993, s.100-101

(12)   Niyazi Ahmet Banoğlu, Nükte ve Fıkralarla Atatürk, İstanbul 1967, Cilt II, s.70.

 (13)  Burhanettin Ökte, Atatürk’ten Hâtıralar, Son Posta, 1954. Gültekin Oransay: Atatürk ve Küğ, Küğ Yayını No.6, Küğ Dergisi 1.Yıl, 2.Sayı Eki, Ankara,Kasım 1965, s.26

(14)   Vasfi Rıza Zobu, Yanlış Anladılar, Görüşler ve Hâtıralarla Atatürk, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Talebe Cemiyeti Yayınları, İstanbul 1962, s.41.

 (15)  Oğuz Akay, Atatürk’ün Sofrası, Truva Yayınları,İstanbul 2007, s.15

(16) Süleyman Tarman, “Doğumunun 130.Yılında Atatürk ve Müzik, Müzik Eğitimi Yayınları, Mayıs 2011

(17)  M.Kemal Ulusu, “Atatürk’ün Yanıbaşında: Nuri Ulusu, Doğan Kitap,12. Baskı, İstanbul, Ocak 2010, s.31.

(18)  Niyazi Ahmet Banoğlu, Nükte ve Fıkralarla Atatürk, İstanbul 1954, Cilt I, s.118-119.

(19)  M.Kemal Ulusu, “Atatürk’ün Yanıbaşında: Nuri Ulusu, Doğan Kitap,12. Baskı, İstanbul, Ocak 2010, s.33.

(*): Berfin Bahar, Kasım 2012, Sayı 177
















































Hiç yorum yok:

Yorum Gönder